Günlük Arşiv: Mar 13, 2026
Boşluk ve Açıklık
Bu yazıda Asuman Susam şiiri, ontolojik, anlamsal ve dilsel boyutlarıyla ele alınmaktadır. İlk olarak şiirin ontolojik imkânı Heidegger’in alethéia ve açıklık kavramları çerçevesinde incelenmiştir; çünkü Asuman Susam’ın şiiri hakikati ve varoluşu sorgulayan bir şiirdir ve ontolojiden ayrı düşünülemez. Ardından, şiirde anlamın sabit ve verili olmadığı; alımlayıcı tarafından keşfedilmeyi bekleyen, çoğul bir yapıya sahip olduğu vurgulanmış ve bu bağlamda Derrida’nın différance kavramı devreye sokulmuştur. Son olarak, şiirin ve dilin politik ve etik işleyişi ele alınmış, Foucault’nun söylem kavramı üzerinden Asuman Susam şiirinin iktidar sistemlerinin hakikat rejimlerine karşı hakikat rejimlerinin başka imkânlarını aralayıp aralamadığı sorgulanmıştır.
1. Şiirin Ontolojik İmkânı
Asuman Susam’ın şiiri,...
“Keşke günün birinde Türkiye de Boğaziçi gibi olsa”
Bilişsel bilimci Yunus Şahin, teorik bilgisayar bilimci, akademisyen Cem Say ile Büyük Dil Modelleri’nden yapay genel zekâya, oralardan Boğaziçi Kültürü’ne varan sohbette #CorpusBilimSöyleşileri için bir araya geldi.
Otoriter Yönetimlerin “Kapo”ları Olarak Yaralı Kimlikler ve İstisnanın Olağanlaşması
İktidar partisine transfer olan belediye başkanları, geride kalanları kriminal bir topluluk olarak işaretlemek zorunda kalmışlardır. Bu işaretlemenin kamplardaki kapoların hemcinslerine gönül rahatlığıyla işkence etmelerinden, en pis işleri içtenlikle yapmayı kabul etmelerinden farkı yoktur.
Felsefe Nedir?
Felsefenin bilgiyle ilişkisi olmadığını söyleyemeyiz –bu tamamen saçma olurdu– ama felsefenin kendisinin bir bilgi olup olmadığını sormalıyız.
Çakıl Taşıyla Sohbet
Tatil dönüşü ritüelleri, çakıl taşları veya bizim muhteşem hızlı yaşamımız üzerine bir deneme.
O Sabah Oradaydık
O sabah oradaydık. Garın önünde, birbirimize benzeyen yüzler içinde, aynı sözcüğü söylüyorduk: Barış. Ankara Garı’nın önü artık o sabahki gibi değil. 10 Ekim sabahı kimse kahraman değildi; kimse kime son kez baktığını bilmiyordu. Cebimiz araklayıp geri veremediğimiz çakmaklarla doldu. Ama hepimiz, bu memleketin hâlâ sevilebileceğine inanıyorduk. Belki de o yüzden oradaydık: Çünkü inanmayı, hâlâ mümkün belliyorduk.
Suruç Katliamı’nın üzerinden yalnızca birkaç ay geçmişken, ülke yeniden seçime sürükleniyordu. Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları, bombalanan mahalleler, çökmekte olan bir barış süreci vardı. Garın önü o sabah, savaşın değil yaşamın sesini duyurmak isteyen insanların buluşma yeriydi: işçiler, sendikacılar, öğrenciler, sanatçılar, emekliler… Patlama, o...









