Freud, Yas ve Melankoli’de1 Freud, S. (2019). Yas ve melankoli (L. Uslu, Çev.). Cem Yayınevi. (Özgün çalışma 1917’de yayımlanmıştır) iki deneyimi birbirinden ayırır: Yasın nesnesi bellidir, acı gerçektir, zamanla libido o nesneden yavaşça çekilir ve özne yeniden bir dünyaya açılır. Melankolide bu çalışma bloke olur. Özne neyi yitirdiğini biliyor gibi görünür, hangi narsisistik yatırımı o nesneye yüklediğini, nasıl bağlandığını ise bilemez. Libido dışarıdan çekilir, yeni bir bağa aktarılmaz ve benliğe geri katlanır. Nesne öznenin içine alınır, nesneye yönelik ambivalans bir süre sonra benliğe döner. Yasta dünyanın yoksullaştığını, melankolide egonun yoksullaştığını söyler Freud; kayıp dışarıda değil, içeridedir. Süperego sertleşir, kendini suçlama ve değersizleştirme başlar; yitirilen artık nesne değil, öznenin kendisi olur.
Bu ayrımı burada tüketim toplumunun ürettiği kronik mutsuzlukla ilişkilendirmeye çalışacağım. Başlangıç noktası oldukça somut bir soru: Yeni aldığımız telefonun, bilgisayarın ya da arabanın yarattığı keyif neden bir gün bile sürmez? Sıradan bir hayal kırıklığı olarak geçiştirilen bu duygu, aslında sistemin kendisinden kaynaklanan yapısal bir döngüdür. Melankolinin kavramsal çerçevesi bu noktada tüketim öznesinin koşulunu anlamlandıran bir araç olarak işe koşulabilir.
Tüketim melankolisi kavramının analitik değeri, libidinal yatırımın nesneler üzerinden nasıl örgütlendiğini ve kayıp deneyiminin neden hiçbir zaman kapanmadığını görünür kılmasından gelir. Yeni bir nesne alan birey kısa süre sonra o nesnenin yeterli olmadığını hisseder; bir sonrakine geçer, bir sonrakinden de aynı boşluk kalır. Alışverişten dönen biri neden hâlâ eksik hisseder? Bütçesinin çok üstünde bir tatilden geri dönen biri neden ertesi sabah kendini yine aynı yerde bulur? Yıllarca özlediği arabayı alan biri neden birkaç ay içinde o arabaya bakmaz olur? Bunların hiçbiri kişisel bir zaaf değildir. Sorun, arzunun nesnede değil, nesneye yüklenen anlam katmanlarında saklı olmasıdır.
Baudrillard2Baudrillard, J. (2021). Tüketim toplumu (F. Keskin & H. Deliceçaylı, Çev.). Ayrıntı Yayınlar, geç kapitalizmde nesnelerin kullanım değeriyle değil gösterge değeriyle dolaşıma girdiğini söyler. Satın alınan şey bir ihtiyacı karşılamaz; bir kimliği, bir konumu, bir aidiyeti kodlar. Hangi çantanın taşındığı, hangi semtte oturulduğu, hangi platformun aboneliğinin alındığı, bunların tamamı “ben kimim” sorusunu nesne üzerinden yanıtlamaya çalışan jestlerdir. Özne, nesneyi elde ettiğinde yalnızca bir ürüne değil, o ürünün taşıdığı vaade de sahip olduğunu hisseder: daha tutarlı, daha tamamlanmış, daha görünür bir kendilik. Tüketim melankolisi tam bu noktada başlar. Kendilik inşası hiçbir zaman tamamlanamaz, çünkü göstergeler sabit kalmaz, kodlar sürekli kayar. Bir önceki sezonun statü nesnesi sıradanlaşır, yeni bir gösterge devreye girer, “ikame” nesne doyum üretmek yerine eksikliği yeniden üretir.
Freud’un melankolik yapısıyla bu döngü arasındaki ilişki yüzeysel bir benzerlikten ibaret değildir. Melankolide nesne kaybı yas yoluyla işlenmez, nesne benliğin içine alınır ve kaybın acısı özneye yönelir. Tüketim döngüsünde de olan budur: Her nesnenin terk edilişi, bir kayıp olarak simgesel düzeyde adlandırılmaz, yerini hemen bir sonraki nesne alır. Yas tutulmaz, boşluk doldurulamaz; libido nesneler üzerinde dolaşmaya devam eder ama hiçbirinde karar kılamaz. Özne giderek artan bir yetersizlik duygusuyla kalır. Bu duygu ise yapısal bir koşulun değil, kişisel bir başarısızlığın ürünü olarak deneyimlenir.
Burada kritik olan nokta bu eksiklik, öznenin neye sahip olduğundan çok kim olduğuyla ilgilidir. Baudrillard’ın gösterge sistemi nesneleri anlamın taşıyıcısı hâline getirdiğinde, o anlama ulaşamamak bir şeyi elde edememek gibi değil, kendini kaybetmek gibi hissettirmeye başlar. Orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak büyüyüp aynı semtte oturamayan, aynı tatile gidemeyen, aynı markayı taşıyamayan birey sıradan bir yoksunluktan çok varoluşsal bir geride kalmışlık yaşar. Freud’un melankolik öznesinde nesnenin kaybı öznenin kaybına dönüşür, tüketim düzeninde de göstergeye ulaşılamaması, o göstergenin temsil ettiği “olmak istenen kişi”nin elden çıkması gibi deneyimlenir. Nesne değişebilir, liste uzayabilir, bütçe genişleyebilir ama o olmak istenen kişi hep bir adım ötede durur. Bu yüzden sorun hiçbir zaman yanlış nesneyi almış olmak değildir. Sorun, doğru nesnenin var olmayışıdır.
Sosyal medyanın bu döngüye kattığı katman ayrıca düşünülmeye değer. Instagram’da kocasının aldığı Playstation 5’i paylaşan bir kadının, sevinci gerçek olmakla birlikte paylaşımın altında taşınan hüznü de pek gizlenemez bir hâldedir. Kocası küçükken sahip olamadıklarına şimdi sahip olduğu için hüzünlü bir müzikle paylaşmaktadır. Sevinç, başka türlü sevinebilmeyi hayal etmiş birinin sesiyle paylaşılmaktadır. Bu görüntü, gösterge ekonomisinin içinde konumlanmış iki öznenin, sahip olunan nesneyle beklenen nesne arasındaki mesafeyi sessizce müzakere ettiği bir andır. Nesne vardır, sevinci de gerçektir ama o sevinç daha büyük bir yoksunluğun içinden geçerek ulaşmıştır. Freud’un melankolik öznesine özgü ambivalans tam da burada kendini gösterir: Nesne hem alınmıştır hem de bir şekilde eksik kalmıştır.
MUBI aboneliği bu bağlamda çarpıcı bir örnek sunar. Sinema tarihine erişim vaadi taşıyan bu platform, pek çok kullanıcı için film izleme pratiğinden önce bir kimlik yatırımı olarak satın alınır. “Sinefil olmak” arzusu gerçektir ama o arzu, izlemekten çok sahip olmakla karşılanmaya çalışılır. Abonelik başlı başına bir gösterge, belli bir kültürel zevkin, belli bir estetik hassasiyetin taşıyıcısı olarak okunur. Oysa sinefil kimliği birikimle, izlemeyle, yorumlayabilmekle inşa edilir; bir abonelik bunu sağlayamaz. Birkaç hafta sonra uygulama açılmaz olduğunda ortada kalan his, parayı israf etmiş olmanın ötesindedir. Olmak istenen o kişiye yine ulaşılamamıştır. Bu küçük yenilgi, Freud’un melankolik konfigürasyonuyla yapısal olarak örtüşür: Nesne içe alınmış, vaadi gerçekleşmemiş, eksiklik ise nesneye değil özneye fatura edilmiştir.
Kitap satın almanın ürettiği dinamik de bu çerçevede okunabilir. Çok sayıda kitap biriktirip okuyamamanın yarattığı suçluluk duygusu, yüzeyden bakıldığında bir zaman yönetimi sorunuymuş gibi görünür. Daha derinden bakıldığında ise bu birikimin kendisi bir anlam yatırımıdır. Raftaki kitaplar okunmamış olsa da bir şeyi temsil eder: meraklı, düşünen, gelişmeye açık bir özneyi. Okumak bu arzuyu gerçekleştirmenin yolu olduğu kadar, satın almak da o özneyle özdeşleşmenin kısa yoludur. Kısa yol ise tıpkı tüm ikame nesnelerde olduğu gibi asıl mesafeyi kapatmaz. Kitap okunmadığında ortaya çıkan üzüntü, yalnızca içeriği kaçırmış olmakla ilgili değildir; olmak istenen o okur-öznenin bir kez daha ertelenmiş olmasıyla ilgilidir.
Han’ın3 Han, B.-C. (2020). Psikopolitika: Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları.4 Han, B.-C. (2022). Yorgunluk toplumu (S. Güvenç, Çev.). Metis Yayınları. neoliberal özne üzerine geliştirdiği çerçeve bu noktada devreye girer. Han’a göre neoliberal iktidar özneyi dışarıdan baskı altına almaz; özne kendi kendinin girişimcisi hâline gelir, başarısızlığı içselleştirir ve yorgunluğunu bireysel bir sorun olarak taşır. Tüketim melankolisi bu çerçeveyle kesişir: özne satın alma kararlarını özgürce aldığını düşünür, seçimlerinin sorumluluğunu üstlenir ve tam da bu yüzden doyumsuzluğun faturasını kendine keser. “Daha dikkatli seçseydim”, “Bu parayı başka şeye harcasaydım”, “Belki bir üst modeli almalıydım” bu cümlelerin hepsinde yapısal bir şey kişisel bir hataya dönüşmüştür. Süperego mekanizması çalışmaktadır; eleştiri dışarıya değil içeriye yönelmiştir.
Bu dinamiği daha da karmaşık hâle getiren şey, tüketim melankolisinin bireysel düzeyde değil, toplumsal karşılaştırma mekanizmaları aracılığıyla da işlemesidir. Chetty ve diğerleri5 Chetty, R., Hendren, N., Kline, P., & Saez, E. (2014). Where is the land of opportunity? The geography of intergenerational mobility in the United States. The Quarterly Journal of Economics, 129(4), 1553–1623. https://doi.org/10.1093/qje/qju022, toplumsal hareketliliğin coğrafi ve yapısal engellerini sayısal olarak ortaya koyar; fırsatların dağılımı eşitsizdir ve bu eşitsizlik büyük ölçüde kalıtsaldır. Ne var ki tüketim kültürünün içinde bu tablo farklı yorumlanır; gösterge ekonomisinde herkesin teorik olarak her şeye “ulaşabileceği” bir dünya kurgulanır ve bu kurguda ulaşamamak kaçınılmaz olarak bireysel bir yetersizliğe bağlanır. Melankolinin özneyi içten çökertmesinin koşulları tam da bu görünmezlik içinde olgunlaşır.
Tüketim melankolisinin belki de en belirleyici özelliği, kaybın nesneye özgü olmaktan çıkıp kronik bir zemine yayılmasıdır. Freud’un yasında kayıp bellidir: belirli bir nesne, belirli bir ilişki yitirilmiştir. Yas bu belirlilik üzerinden ilerler ve tamamlanır. Melankolide ise kayıp muğlaklaşır; özne neden acı çektiğini tam olarak bilemez. Tüketim düzeninde bu muğlaklık sistemin yapısına işlemiş durumdadır: elde edilmek istenen şey sürekli yeniden tanımlanır, sezon değişir, trend kayar, gösterge güncellenir. Özne hangi kaybın yasını tutması gerektiğini bilemez, çünkü kayıp sabit değildir. Bu durum melankolinin en belirleyici özelliğiyle örtüşür: yas tutulacak nesnenin kendisi kayıptır. Yasın yeniden mümkün kılınabilmesi için özdeşleşme zincirlerinin görünür kılınması ve kaybın simgesel olarak adlandırılması gerekir. Tüketim melankolisi için bu, yapısal bir sorunu bireysel çözümlere havale etmekten vazgeçmek ve kolektif olarak adını koymak anlamına gelir.




