Duygunun Makro Sosyolojisi Olarak
Sınıf Kini

Duygu, toplumsal ilişkilerle başlayarak eylemselliğin temelini oluşturur ve bu sebeple toplumsal ilişkilerin yapısını şekillendirir. Böylece duygu, zamanın birbirinden uzaklaştırdığı toplumsal yapılar arasında bir köprü işlevi görür.
Okuma listesi
Çeviren:
Sociological Theory
Özgün Başlık:
A Macro Sociology of Emotion: Class Resentment
1 Ekim 1992

Duygu, aynı anda hem bireylerde hem de bireylerin içinde bulunduğu toplumsal yapıların ve ilişkilerin doğasında gömülüdür. Bu yazının amacı, T. H. Marshall’ın sınıf kini üzerine olan görüşlerine eleştirel bir değerlendirmeyle başlayarak, sınıfsal eşitsizliğin doğurduğu hoşnutsuzluklar içindeki duygusal örüntüleri, ticari döngünün harcamalar ve gelir edinme fırsatlarında yarattığı değişimleri ve sınıfsal kültürlerini ele almaktır.

Bu yazının amacı, duyguların değerlendirilmesini genişletmek ve kavramsallaştırmak. Bunu da bir duygunun, kinin, sınıf yapısı içinde ve sınıfsal süreçlerdeki önemini göstererek yapacağım. Toplumsal yapının başka bir ögesi yerine sınıfı seçmemin sebebi ise, sınıf üzerine bir hayli fazla yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, bilim insanlarının sınıfsal analiz üzerinde bir çıkmaza girmiş durumda olması. Burada yapılacak olan duygunun kavramsallaştırılması, bu tıkanıklığa bir çıkış yolu sunabilir.

Kinin yapısal temelleri Max Scheler’in 1912’de basılan Hınç adlı kitabında incelenmiştir. Günümüzdeki çalışmaların kapsamı, Scheler’in klasik değerlendirmesinden üç temel noktada ayrışır. Birincisi, Scheler kin kavramını iktidarsızlık veya iktidar üzerinden, Nietzscheci, sınırlı ve ikiye bölünmüş bir varoluş hali olarak kullanmıştı: yani kin onun için, gizlice arzulanan ancak ulaşılamadığı için kınanan bir şeydi. Bu yazıda ise, kin daha düz ve bilinen anlamında kullanılıyor. Ancak Nietzscheci kavram, yok sayılmış kine, sosyal ilişkilerde yıkıcı bir kuvvet olarak özel bir yer veriyor, yani onu bilinç düzleminden çıkarır ki bu konuya yazının devamında döneceğiz.

İkincisi, Scheler toplumsal yapıyı, sosyal ilişkiler üzerinden kavramsallaştırmıştır. Bu bağlamda, Robert Merton’un toplumsal yapı ve kuralsızlık üzerine yaptığı analizlerin bir kısmını öngörebildi. Bu yazıda da referans grubu davranışları gibi meslek bazlı kategorilere yer verilmiş olsa da toplumsal yapıların kavramsallaştırılması, sınıf sistemlerini de içerisinde bulunduran daha geniş bir ölçekte ele alınır.

Son olarak, Scheler duyguları psikolojik bir açıdan, yani içsel durumlar olarak değerlendirmişti. Buna karşılık bu yazıda kinin değerlendirilmesi duyguların sosyal boyutlarıyla açıklanıyor.

Duygu ve toplumsal sınıflar ilk bakışta bir hayli farklı varoluşsal ve teorik alanlarda bulunur. İnsanların duyguları vardır ancak bir sınıfa mensupturlar: duygular mikro sosyolojik veya sosyal psikolojinin konusu olan psikofizyolojik bir vakadır, oysa sınıflar makro sosyolojik veya politik ekonominin alanı olan sosyoekonomik bir vakadır. Ancak, sınıf teorisyenleri yapısal hesapların sınırlarının farkına varmaya başlıyor: örneğin, bir sınıfın mensuplarının neden her zaman maddi koşullar tarafından belirlenmiş biçimlerde hareket etmediklerini açıklayamıyorlar.

Örneğin Marx’ın sınıf teorisinde, teorik olarak belirlenmiş maddi koşullar altında sınıfsal eyleme geçmemek “yanlış bilinç” tanımıyla açıklanır. Yanlış bilinç, Engels’in klasik tanımına göre, “sınıfın mensuplarını harekete zorlaması gereken gerekçelerin, onlar tarafından bilinmemesi” halidir. Bu bağlamda, yanlış bilinç, insanların içinde bulundukları durumu tam kavrayamamasından kaynaklanır, bu da onların kendi gerçek çıkarları yönünde eyleme geçmelerini engeller.

Yanlış bilinç kavramı Marksizm’e sempati besleyenler tarafından yazılmış yazılar yüzünden kısmen de olsa yanlış kullanılmaya başlandı. Belki de bu durumun sebebi, bunun artık bir kategori olduğunun kabul edilmesidir; bu nedenle neye atıfta bulunduğunu açıklamaz, aksine ait olduğu eylem kuramsal açıklamasında bulduğu zayıflığı üstü kapalı olarak kabul eder. Ancak hâlâ sosyal davranışların öznelerin eğilimlerine dayalı bir analizinin ihtiyacı sürüyor. Dahası, “yanlış bilinç” olgusunun bilişsel boyutu, sınıf hareketinin başarısızlıkları sorununu çözmeye yönelik sonraki girişimlere de yansımıştır.

Öznelerin eğilimlerinin yapısal süreçler üzerindeki önemi hakkında artan farkındalık ‘rasyonel seçim teorisinin’ bu alanda kullanılmaya başlamasının sebeplerinden birisidir. Rasyonel seçim teorisi, öznelerin kolektif hareketlerin neden parçası olmadıkları konusunun üzerinde durur ve yanlış bilinç teorisine bir alternatif haline getirir. Bu iki yaklaşım da analitik Marksizm içinde harmanlanır ve Jon Elster’dan alıntı yapacak olursak, “(olumlu) sınıf bilincine, “bedava binici sorununu” aşmada katkı sağlayarak sınıf çıkarlarını öne çıkarır”. Aslında, bu biçimcilik ve rasyonel seçim teorisine bağlı olarak aşırıya varan bilişsel varsayımlar, bunların sosyolojik analiz değerini sınırlamaktadır. Toplumsal eylem bireysel aktörlerin kendi çıkarları üzerinden yaptıkları hesaplardan kaynaklansa bile, çıkarın duygusal temeli son derece önemlidir. Duygunun toplumsal eylemde asli belirleyicilerden biri olduğunu sadece kimliğin ve aidiyetin merkezi olduğu için değil, aynı zamanda toplumsal eylemin oluşumsal temeli ve aldığı biçimin niteliğini belirlemesi üzerinden örneklendireceğim.

Aktörlerin yönelimleri ve eğilimlerine dayalı sosyal olgu açıklamalarının bir özelliği ise ister rasyonel seçimleri ister duyguları olsun, makroskobik olguları bir şekilde mikroskobik unsurların bir araya gelmesine indirgeme yönündeki metodolojik bağlılıktır. Başka bir deyişle, bir olay esnasında açıklama bir derecede kendi başına indirgemecidir, çünkü varoluşsal olarak açıklama bazı şeylerin önemini vurgular ve bunu yaparken de kalan şeylerin önemsizliğine değinir. Ancak, toplumsal alanın (makro) bütünlüğü hakkındaki önsel ret ve hakikatin gerçekliği hakkındaki varsayımlar (mikro), duyguların toplumsal yapıdaki etkisini anlamak için ne meşrudur ne de gereklidir.

Duyguların sınıf oluşumunda ve sınıfsal eylemlerde etkisi olduğunu göstermek sınıfı bireysel etkileşimlere indirgemeyi gerektirmez. Duyguların makro sosyolojik bir varlığı olduğunu veya detaylandıracak olursak, duygunun aynı anda hem bireyde hem de içinde bulunduğu toplumsal yapılar ve ilişkilerin doğasında olduğunu göstereceğim. Bu kavramsallaştırma, sadece duyguları anlama sınırlarımızı genişletmek ile kalmayacak aynı zamanda sınıf yapısının ve oluşumu gibi toplumsal yapının içinde devam eden bir halde bulunun sorunları çözümlemeye yardımcı olacaktır. Bilhassa, duygu toplumsal yapıların farklı aşamalarını zamanın ötesinde birbirine bağlar. Duygu, yapılandırılmış ilişkiler örüntüsünde ortaya çıkar ve daha sonraki bir aşamada toplumsal yapıyı pekiştiren veya değiştiren eylemin temelini oluşturur.

Aşağıdaki tartışma duygunun toplumsal eylemler, sınıfsal kinin rolü açısından ne kadar önemli olduğunu gösterecek. Sınıf kininin toplumsal temelinin sebepleri sadece sınıfsal eşitsizlik gerçekliği ile açıklanamaz. Sosyal yapının, kinin ilişkisel temeline nasıl katkıda bulunduğunu ve bunun sınıfsal eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerden doğan kinin karmaşık ilişkilerini göstereceğim.

Sınıf ve Sınıf Kini

Sınıf üzerine yapılan yapısal açıklamalar, koşulların toplumsal temellerine ve hareket fırsatlarını kolayca tespit edebilir, ancak sınıf yapısının temeli göz önüne alındığında, sınıfsal oluşumun veya hareketin yokluğunu açıklayamazlar. Sınıf üzerine yapılan yapısal açıklamalar, kültür ve bilinç gibi yapısal olmayan faktörleri görmezden gelir. Ancak bu faktörlere dayalı yaklaşımlar da üzerine odaklandıkları biliş ve kültür tarafından sınırlandırırlar, ki bunların da dikkat çekici yanları bilişsel ve kültürel açıklamalar ile detaylandırılamaz. Hem sınıfsal yapılar hem de biliş ve kültür gibi sınıf öznelerinin kavrayışlarına ek olarak, toplumsal hareketin parçası olanlar, içinde bulundukları şartların ve durumların farkında olmalı veya değerlendirmeli ve üzerine harekete geçecek enerjiyi içinde bulundurmalıdır.

Bu son iki işlev, yani uyarıcıların analiz edilmesi ve bunlar üzerine eyleme geçmek için hazır olma, duygular tarafından gerçekleştirilir, bu sebeple de farkındalık ve bilinç barajının altında kalırlar. Yapısallığa, bilişe ve kültüre bağlı kaynaklar, bilgi ve hatta atfedilen anlamlar eylemsellik için yeterli temeli oluşturmaz. İnsanların etkinliği veya pratikler sadece duygular aracılığı ile mümkün olabilir, çünkü duygular, şartlar ve fırsatlar arasında bir köprü görevi görür. Klaus Scherer’in söylediği gibi: “Duygunun temel işlevlerinden biri, dışsal ve içsel uyaranların organizma için taşıdığı önemin sürekli olarak değerlendirilmesi ve bu uyaranlara yanıt olarak gerekebilecek davranışsal tepkilerin hazırlanmasından oluşur.” Duygu, tam olarak eyleme hazır olma deneyimidir.

Duygu ve eylem arasındaki ilişki karmaşık ve çoğu zaman yorum ve teorik yaklaşımlar yüzünden farklı değerlendirmelere açıktır. Basitleştirmek adına, bir yazar modern psikolojinin “zaman aracılığı ile varılmış, duyguların doğası gereği motivasyon faktörü olduğu ve hatta insan motivasyonunun temeli olduğu sonucuna karşı direndiğini” söyler, bunun sebebi de “bu sonucun pekiştirme kuramı üzerinde yaratacağı sonuçlardır”. Ancak duyguyu, motivasyon aracılığıyla eylem ile ilişkilendirmek çok dar görüşlü ve basite kaçmak olurdu. Eylemlerin duygusal temellerine karmaşık açıklamalar getirmeye çalışan sosyolojik denemeler, çok çeşitli olmanın yanı sıra etkileyicidir de, çünkü bunu yaparken duyguları motivasyon ile karıştırmaktan kaçınabilirler. Burada duygular için öne sürdüğüm, güdü kavramına bağlı kalmaksızın duygu yoluyla toplumsal eylemliliğe yönelik hem teşvik hem de yönlendirme işlevi, Randall Collins’in “duygusal enerji” kavramında okunabilir. Duygusal enerji, toplumsal hareketliliğin seviyesini (bu girişken olmamak da olabilir, kendine güvenen bir coşku da) ve doğru ve yanlış kavramları veya ahlaki bir dayanışma seviyesi üzerinden yönünü belirler.

Sınıfsal güçler üzerinde etki yaratan duygular tek başına bireyleri etkileyen ister izole ister kolektif bir ölçekte olsun, kendine özgü deneyimler ile açıklanamaz. Sınıfa dayalı duyguları toplumsal ilişkilerin yapıları seviyesinde kavramsallaştırmak gereklidir. Önemli olan da duyguların sadece bireylerin içsel bir halinden ibaret olmadığını, aksine onların bireyler arası etkileşimler, ilişkiler ve içinde bulundukları toplumsal durumlardan doğduğunu kavrayabilmektir. Bu şekilde duyguları makroskobik bir ölçüde kavramsallaştırmak mümkündür.

Sınıf ilişkilerinin yapısının, sınıfın mensuplarının bireysel ölçekte hissettikleri duyguları nasıl belirlediğini açıklayacağım. Sınıf ve duygular arasındaki ilişkiler tek düze veya basit olmasa da sınıfın mensuplarının duygusal tavırları, sınıf ilişkilerinin örüntüleri ile açıklanabilir. Bu örüntü, toplumsal bütünlükleri belirli eylem veya eylemsizliğe yönlendirir ve bu da sınıf ilişkileri örüntüsünü besler. Burada sunduğum şey basit bir döngü değil: Göstereceğim şey, sınıf yapılarının çoğu zaman gözden kaçırılan bir karmaşıklığa sahip olduğu ve yaygın biçimde vurgulanan, mülk, servet, güçler arasındaki çelişkiler ve üretim ilişkilerinin, gerekli ve önemli olmak ile beraber tek başlarına sınıfsal eylemliliğe veya eylemsizliğe sebep olacak güce sahip olmadıklarıdır.

Sınıfsal düzenlerde birçok farklı duygu ortaya çıkar ama sınıf kini bunlar arasında öne çıkar ve sınıfsal düzenlere ait süreçlerin oluşumunda önemli bir etkiye sahiptir. Kin, toplumsal öznelerin hak ettiklerini düşündükleri fırsatların veya kaynakların (buna statü de dâhildir) dışsal bir kuvvetin müdahalesi ile ellerinden alındığını düşündüklerinde hissettikleri duygudur. Sınıfsal düzenler, yapısal olarak kronik güç ve ödül asimetrilerine dayalıdır, bu da her şeye rağmen istikrarlı kalmayı başarabilir. Ancak yapısal çelişkiler sınıfsal düzenler için gerekli bir unsur olup düşmanlıklar ve çatışmalar beklenmedik ve ara sıra gerçekleşen olaylardır. Vurgulanması gereken, bu yapısal çelişkileri sınıfsal düşmanlığa çeviren şeyin kin duygusu olduğudur. Bu durum ise toplumsal sınıfları harekete geçmeye yönlendirir.

Sınıfsal düzenlerin üzerine araştırma yapanlar, eşitsizliğe karşı hissedilen öfkenin, sınıfsal düşmanlıkların ortaya çıkması için gerekli olduğu önerisine karşı fazlasıyla sağduyulu yaklaşırlar. Ancak sınıf kini kavramı, tek bir istisna olarak tarih sosyoloğu olan T. H. Marshall’ın yazıları haricinde, sınıf teorisyenlerinin yazılarında yer bulmaz. Marshall’ın çalışmalarının bu yönü okuyanlar tarafından pek de fark edilmez ve Marshall’ın kendisi de bu konu üzerine pek durmaz. Çoğu toplumsal sınıf teorisyenlerinin aksine, Marshall, sınıf çatışmalarına sebep olan şeyin belli başlı duygular aracılığı ile oluştuğu görüşüne sahiptir. Bu görüş sınıf üzerine üretilen teorilerin çoğundan bir kopuş anlamına gelir, çünkü diğerleri sınıf çatışmalarını yapısal ve bilişsel kavramlar ile açıklayıp, sebeplerini de çıkarlar ve bilinç üzerinden temellendirir.

Marshall bütün argümanlarını açıktan duygu teorileri üzerinden tartışmaz. Buna rağmen, duyguların toplumsal doğası ve tezahürü ile toplumsal yapısal süreçler üzerindeki kavrayışımıza büyük katkıda bulunur. Toplumsal çatışmalar ve refah devletindeki kurumsal gelişmeler hakkında yeni tartışmalar üretirken, Marshall sınıfsal kin üzerine önemli kaynakları vurgular ve bunların makro-yapısal ölçekteki biçimlerini ve süreçlerinin sonuçlarına parmak basar. Bu bağlamda, Marshall’ın argümanları, sınıf kininin sosyolojik değerlendirmesinin temellerini atar. Marshall’ın yaklaşımının bazı sınırlarının daha detaylı bir şekilde tartışılması, sınıf kininin ve sınıf yapısının anlaşılma biçimini genişletecektir.

Sınıfsal Eşitsizlik ve Kin

Marshall, sınıf çatışmalarının doğası üzerine yazdığı ilk makalelerinden birinde, sınıf düşmanlığının “eşitsizliğe karşı duyulan kızgınlıktan” kaynaklanan duygusal bir sebebi olduğunu savunmuştu. Marshall, toplumsal çatışmaların duygusal bir temele dayandığını kabul etmekle birlikte, kendisinden önce gelen Gabriel Tarde ve Gustave Le Bon gibi “duygucuların” izinden gitmez; çünkü bu düşünürler, insanları ortak biçimde harekete geçiren duyguları psikolojik, patolojik ya da irrasyonel olgular olarak değerlendiriyorlardı. Eşitsizliğe karşı duyulan kin, belirli toplumsal şartlar altında zaten var olan bir durumdur. Marshall bu durumu üç belirgin süreç ile açıklıyor: kıyaslama, yılgınlık ve baskı kurma. Kıyaslama, Marshall’a göre “toplumsal seviyeyi oluşturan temel kuvvettir.” Bunu yaparken “bireyin şahsi farkındalığını ve topluluğun kendi özellikleri konusundaki bilincini pekiştirir.” Marshall’a göre, kıyaslama, çatışma yerine izolasyona yol açar, çünkü varoluşu gereği temas kurmak yerine temaslardan uzaklaştırır. Ancak kıyaslama bir çatışma olursa durumu kızıştırır.

Yılgınlık “ayrıcalıkların fırsat eşitsizliği yarattığında” ortaya çıkar. Çatışmalarda ve daha doğrudan sınıf kinini yoğunlaştırmada yılgınlığın rolü, “üstün sınıfa, alt sınıfın çektiği adaletsizliklerin sorumluluğunu yüklemesidir”. Son olarak da Marshall baskı kurmayı, “eşit olmayan şartlarda iş birliğinde bulunan iki grup arasındaki çatışma” olarak tanımlar. Bu da karşısında mücadeleye girişilebilecek “elinde gücü bulunduran bir grup insanı” tanımlar.

Marshall’a göre, bireylerin hissettiği kin, “toplumsal tabakaların” yaratılması ve yeniden üretilmesinin, ayrıcalığın sebep olduğu imkân veya imkânsızlıkların ve “tabakalı bir toplumun (baskıcı) kurumlarının” yapısal ilişkilerinde yatmaktadır. Bu ilişkilerin her biri bireylerde, özellikle duygusal deneyimler biçiminde, derin etkiler yaratır; ancak bunların hiçbiri ilişkilerden bağımsız bireysel özelliklerle açıklanamaz veya anlaşılamaz. ”Yapısal ilişkilerin aksine bireyler arasındaki etkileşimler bazı eşitsizliklerin nedeni olabilir ancak toplumsal tabakaları yeniden üretmezler; bazı avantajlar doğurabilir ancak ayrıcalık doğurmazlar; bazı eşitsiz etkileşimlere yol açabilir ama baskı kurmaya sebep olmazlar.

Daha sonralarda yazdığı bir yazıda ([1956] 1973) Marshall, sınıf kini konusuna geri dönmüştür. Bu sefer, 20. yüzyılın ortalarına kadar yaşanan ekonomik ve politik değişimlerin, kıyaslama, yılgınlık ve baskı kurma gibi süreçleri değiştirerek sınıf çatışmalarında bir azalmaya yol açtığını iddia etmiştir:

Öncelikle genel tüketim düzeyinde bir artış ve ardından ölçeğin daralması söz konusu. Yaşam koşullarındaki değişim, özgüven eksikliği yaşayan ve birbirine düşman sosyal gruplar oluşturma olasılığını azaltmaktadır. İkinci olarak da yurttaşlık hakları konusu var, bu da özgürlük, siyasi güç ve refah gibi hakları beraberinde getiriyor. Üçüncü olarak da ekonominin yapısındaki değişim var, bu da güçler dengesinde mülkiyet sahipliğinin getirdiği belirleyiciliği azaltıyor.

Bu argümanın detaylarından ziyade önemli olan Marshall’ın toplumsal duyguları net bir politik-ekonomik çerçevede değerlendirmiş olması. Sınıf kin seviyesi önemlidir, çünkü sınıf çatışmalarının önemini belirliyor. Burada duygunun hem sosyal ilişkilerde bir temeli hem de toplumsal bir tesiri var.

Marshall’ın tartışmalarının toplumsal ilişkiler bağlamında duyguları net bir şekilde kavramsallaştıran bir yanı vardır. Aynı sosyal konumda bulunan kişiler, diğer koşullar da eşitse, bulundukları konuma ilişkin ortak bir farkındalığa sahip olurlar. Bu sebeple de şartlar değiştiğinde de benzer duygusal reaksiyonlar verirler. Bu bağlamda, duygunun toplumsal ilişkilerin içine işlemiş olduğu söylenebilir.

Marshall’ın argümanları önemli olsa da eksiksiz olarak değerlendirilemez ve çok sayıda itiraz ileri sürülebilir. Şimdi iki büyük soruna geçmeden önce, iki küçük soruna değinebiliriz.

Marshall’ın değerlendirmelerindeki sorunlardan biri, bireyler yerine grupları baz alan bütün değerlendirmelerin karşılaşabileceği bir sorundur; bu da herhangi bir bireyin herhangi bir zamandaki duygusal deneyiminin, benzer “makro-duygular” ile örtüşmemesidir. Bireysel biyografik etkilerin duygusal deneyimlerin ve dolayısıyla bireysel farklılıkların kaynakları olarak önemini reddetmesem de bu “tepkisel özgüllük” sorunu, duygunun makro kavramsallaştırmaları için geleneksel davranışsal araştırma yöntemlerine göre daha az önem taşır.

Psikolojik yaklaşımın kendisi problemli bir özgünleştirme ile toplumsal davranışları bireyselleştirir ve bağlamından koparır. Bireylerin olaylara verdikleri kendine özgü tepkiler, belirli bir duruma verdikleri farklı tepkileri vurgulayan bir zaman dilimi odaklı yaklaşım ile daha da belirginleştirilir. Ancak bireyin bir olay veya durumla ilişkisi değişebilir. İlk hissettiği duygular biraz zaman geçtikten sonra ve olaya farklı açılardan baktığında hissedeceği duygulardan farklı olacaktır, bunun sebeplerinden biri de başkalarının olaya getirdiği farklı yaklaşımlardır. Daha yapısal veya makro sosyolojik yaklaşımlar, ortaya çıkan kalıpların etkisini göz önünde bulundurur, çünkü bunlar tarihsel olma eğilimindedir ve zaman içindeki değişime odaklıdır. Bir kişinin bir duruma belirli bir zamanda verdiği tepki, başka zamanda vereceği tepki ile aynı olmayacaktır: bu sebeple de bir kişinin, belirli bir zaman diliminde hissettiği duyguları inceleme metodolojisi, daha geniş bir zaman ve daha kalabalık gruplar üzerine yapılan incelemelere göre daha kısıtlı sonuçlar oluşturacaktır.

Marshall’ın yaklaşımlarına ikinci olarak ve daha ciddi bir şekilde karşı çıkılabilecek nokta ise, Marshall’ın sınıf kinini tek taraflı bir duygu olarak görmesiydi. Ona göre, sınıf kini sadece baskı altındaki sınıfın mensuplarının onları baskılayan sınıfa karşı duyabileceği bir histi. Ancak baskıyı kuran sınıfın, baskıladıkları sınıfın eylemleri ile onların ellerindeki bazı fırsatları aldığını düşünürsek onlara karşı kin duymaması için hiçbir sebep yoktur. Tarihsel birçok örnek bu durumun kanıtı niteliğindedir. Örneğin, Thatcher hükümetinin 1984 ve 1985 yıllarında İngiliz madenci sendikalarına saldırırken uyguladığı güç ve şiddetin bir sebebi, bu sendikaların 1970 yılında Edward Heath hükümetini uğrattığı aşağılayıcı yenilgi ile açıklanabilir. Sınıf kini, sınıflı toplumlarda var olan bir gerçektir, bu sebeple de her sınıf bundan nasibini alabilir.

Bu örnek başka bir sorunu daha gözler önüne serer. Thatcher hükümeti, Heath hükümetine kıyasla, grevdeki madencilere ve sendikalarına yaklaşımında çok daha sertti. Bu örnekte, Marshallcı bir analizin kaçırdığı, karşılıklı kinin devingen etkilerini görüyoruz. Ancak bu tarz bir kin, bireyler arası anlaşmazlıkların da sebep olduğu ve genellikle sınıfsal ve toplumsal çatışmalardaki en önemli unsurlardan biridir. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkların özellikleri Erving Goffman’ın özneler mücadelesi değerlendirmesinde açıklanır. Bunlar, bir suçun veya tahrikin, özneler hakkındaki öz anlayışları ile orantılı eylemlere yol açtığı, bir tür ahlaki oyundur. Özneler mücadelesi bir özür ile bitebilir, bir düelloya dönüşebilir veya kontrolden çıkıp bir kan davasına sebep olabilir.

Karşılıklı kin aracılığı ile düşmanlığın alevlenmesi, Thomas Scheff tarafından farklı bir bağlamda, utanç ve öfke üçlü sarmalı olarak analiz edilmiştir. Scheff’e göre, reddedilmekten kaynaklı ortaya çıkan cevaplandırılmamış utanç, öfkeye sebep olur (bu da sürekli kendisini tekrar üreten bir durumdur), ve sosyal etkileşimlerde bu örüntü, olayın öznelerinin hem arasında hem de kendi içlerinde gerçekleşir; bu sebeple de üçlüdür. Bu utanç/öfke sürekliliği sadece yüz yüze veya bireyler arasında gerçekleşmez, örneğin uluslararası ilişkilerde ulus devletler arasında olabileceği gibi kolektif bir davranış da olabilir.

Bu değerlendirmenin makroskobik sınıf kini üzerinde dönen mevcut tartışmayla olan bariz bağlantısının dışında, Scheff, Marshall tarafından sıklıkla göz ardı edilen, hatta görmezden gelinen duygunun bir özelliğine parmak basar. Bu özellik toplumsal eylemin içindekilerin hissettikleri duyguların, farkında olmadan ve bilinçdışı bir seviyede etkili olduğudur. Marshall’a göre ise, kin bilinçli bir şekilde hissedilir. Aslında kinin eyleme dönüşmesi için düşünsel yollar ile aktarılmasına gerek yoktur.

Yazının devamında, sınıf kinini daha kapsamlı bir şekilde anlamak adına Marshall’ın yaklaşımındaki diğer sorunlara değineceğim. Öncelikle, onun sınıf modeli yeterince kompleks değil. Bu, sadece Marshall’ın şahsına özgü bir sorun olmayıp, aksine sınıf üzerine değerlendirmelerde oldukça yaygındır. Sınıfsal düzenler, üretim veya alışveriş ilişkilerinde oluşan yapısal eşitsizlikler, kazanç farkları veya başka bir ekonomik bir ölçüt ile tanımlanır. Bu sebeple de sınıfsal eşitsizlik birimleri, uzun vadeli tarihsel yönelimleri olan dinamik kuvvetler olarak tanımlanabilir. Ayrıca, ticaret veya iş döngüsü bağlamında sermaye ve emek arasında döngüsel bir ilişki mevcuttur. İkinci önemli sorun ise, Marshall’ın yaklaşımı sadece kültürel bağlamda bir değerlendirme sunar, bu da bütün sınıfsal düzenlerde var olan bir durum değildir.

Ticaret Döngüsü ve Kin

Ticaret döngüsü genellikle sınıfın önemli bir dinamik kuvveti olarak görülür. Bunun sebebi ise sınıf düzeninin dinamik yapısı üzerinde bir etkisi olmasıdır. Ticaret döngüsü, sınıflı toplumlarda doğal bir olaydır ve hem sermayeyi hem de emeği düzenleme işlevi görür. Bunun yanı sıra ticaret döngüleri, alt sınıfın içinde bulunan gruplar arasında meslekleri, çalıştıkları sektörler ve ekonomik konumları üzerinden, reel gelir farklılıkları üzerinden üretilen ilişkiler kurar. Ticaret döngüsü, maliyet ve gelir eşitsizliğini yeniden üretir. Bu sebep ile oluşan maddi değişimler, kinin yönlendirilmesi ve niteliği konusunda çok önemli sonuçlar ortaya çıkarır.

Marshall bu farklılıkları sınıflar arası bir durum olarak değerlendirdi. Fakat ticaret döngüsü de denkleme dâhil edildiğinde bu farklılıkların yapısı da değişime uğrar. Ancak insanların gelirlerinde, ticaret döngüsü sonucunda artma veya azalma gerçekleşince, bu farklılıklar, sınıflar arası etkiler yaratsa da, aynı sınıf içindeki farklı gelir gruplarını da etkiler. Bir başka etken de ticaret döngüsünün, grubun güncel durumu ile geçmişteki durumunu nasıl değiştirdiği de olabilir. Sınıf kininin seviyesi ve odaklandığı nokta, doğrudan sınıflar arası farklılıklar olduğu kadar, bu gibi ekonomik değişikliklere bağlı olarak da farklılık gösterebilir. Hatta, bu farklılıklar bazen daha göze çarpar nitelikte olabilir, çünkü insanların üzerinde yarattığı duygusal etki daha şiddetli bir şekilde hissedilir. Burada vurgulanmak istenen nokta, ticaret döngüsü faktörü işin içine girdiğinde, kaynakların yapısı ve toplumsal duygular arasındaki ilişki Marshall’ın iddia ettiğinden daha karmaşık ve değişken bir hal alabileceğidir.

Ticaret döngüsü ve duygu üzerine sosyolojik kaynakların sayısı oldukça azdır; ticaret döngüsü hakkındaki veriler genellikle ekonomik değişkenleri incelemek için ele alınır ve çoğu zaman toplumsal veya duygusal ölçekte değerlendirilmez. Michael Kalecki’nin ticari güven sosyolojisi buradaki tartışmalar ile doğrudan ilintili değildir. Daha az bilinen ama bizim tartışmalarımızla doğrudan ilintili olan ise Joseph Bensman ve Arthur Vidich tarafından yazılmış bir yazıdır.

Bensman ve Vidich’e göre ticari döngü yüzünden elde edilen veya kaybedilen gelir imkanları ve hayat masrafları üç farklı şekilde sınıflandırılabilir. Gelirini artıran gruplar, ticaret döngüsünün yukarı yönlü hareketinde, maliyetlerde görülen artıştan daha fazla (hak edilmemiş) gelir artışı elde ederler veya ticaret döngüsünün aşağı yönlü hareketinde, gelirleri, artan yaşam maliyetlerine göre daha az düşer. Gelirini kaybeden gruplar ise, ticaret döngüsü yukarı yönlü hareket ederken, gelirinin, giderinden daha az artış gördüğü veya gelirlerinin düşüşü, yaşam maliyetlerindeki düşüşten daha fazla olan gruplardır. Üçüncü grup, yani ekonomik değişimden etkilenmeyen grubu, yazıyı uzatmamak için burada tartışmayacağız.

Döngüden pozitif etkilenen grup herhangi bir kin hissetmeyecektir. Çünkü bu grup, artan fiyatlardan daha çok gelir artışı fırsatı elde etmiştir. Buradan doğacak olan duygular, kendisinin geçmiş durumunu değerlendirerek ve sınıfının geliri artmamış diğer gruplarına bakarak, optimizm, atılgan bir özgüven ve geleceğe odaklanma olacaktır. Oluşan bu yapısal koşullar, özellikle yeni yatırımlar ile büyüyen sektörlerdeki işçiler başta olmak üzere, işçi sınıfının önemli bir kısmında kin duygusunu zayıflatır veya tamamen ortadan kaldırır.

Bu durum “varlıklı işçi” adında, İngiltere’de yürütülen bir araştırmada, sanayi işçileri arasında sınıf bilinci ve sınıf kini eksikliği olarak gözlemlenmiştir. Ancak 1970’lerin başına gelindiğinde, sanayi sektöründeki sınıf çatışmalarının artışı ve sınıf siyasetinin yeniden gündeme gelmesi ile, başka bir İngiliz işçisi ortaya çıkmıştır. “Varlıklı işçi” üzerine araştırmalara çoğu eleştiri metodolojik açıdan getirilmiştir. Bu argümanda dikkate alınması gereken kısım ise, İngiltere’de 1955-1958 arasındaki piyasa durgunluğu sonrasında yaşanan ve 1966-1967’ye kadar süren ekonomik genişlemenin gerçekten de imalat alanında çalışan sanayi işçileri arasında sınıf kinini azaltmış olmasıdır. Bu durum 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında başlayan ekonomik daralma esnasında tersine dönmiştür.

Gelirde düşüş yaşayan gruplara mensup olmanın duygusal etkileri geçmişteki konumlarına göre değişiklik gösterir. Geçmişteki elverişli ekonomik konumlarını, yeni yükselen gruplar yüzünden kaybeden topluluklar, yüzlerini geçmişe çevirir ve mevcut konumlarını koruma dürtüsü ile uyumlu bir duygusal yapı geliştirirler. Yani, bu gruplar, kendi yükselişlerinin önünde engel olarak gördükleri gruba yönelik bir kin geliştirecektir. Bu sebeple beyaz yaka işçiler, sendikalı mavi-yaka işçilere veya beden işçileri, devlet desteği alanlara karşı kin besleyebilir.

Ticaret döngüsündeki hareketlerden kaynaklı sebepler ile yaşanan gerilemelerden önce de ekonomik olarak dezavantajlı konumda olan gruplarda, alışılagelmişin dışında duygusal kalıplar ortaya çıkar. Bensman ve Vidich bu grupları, geçmişe ve geleceğe karşı “bağlılıktan kaçınma psikolojisinde” olanlar ve toplumun bütün çerçevesine karşı kin besleyip onu tamamen reddedenler olarak tanımlar. Bu grubun girişeceği eylemler çoğunluk ile “ekonomik sorunlara politik çözümler bulma ve kurulu toplum çerçevesine genel saldırılarda bulunma üzerine” olur. Bu şekilde yaygın ve yoğun bir kin, genellikle tarımın endüstriyelleşmesi veya kırsalda yetişen ürünlerin ticaretinde dezavantajlı şartlar altında bulunan, toplum tarafından dışlanmış, tarıma bağlı yaşayan gruplarda gözlemlenir. Bu tür gruplar genellikle Erik Allardt’ın “taşra komünizmi” olarak tanımladığı siyasi radikalizme yönelirler.

Ancak bu siyasi yönelimler kaçınılmaz değildir, çünkü bu grupların hissettikleri kin bastırılabilir. Bu gruplar, bugün için bir ilahi müdahale ve yarınlar için de yeni ve güzel bir dünya vaat eden dini anlatılara yatkındır. Buradan ortaya çıkan dindarlık, bastırılmış kinin bir dışavurumudur. Bensman ve Vidich, bu grupların kininin, gaddarlığa, suça duyulan hayranlık ve sapkınlaşmış bir cinsellik anlayışı ile (kitle iletişim araçlarının bir kısmında fazlasıyla göze sokulan) seküler yansımaları olabileceğini de gösterir.

Ticari döngünün, genel olarak duygu ve özel olarak kin üzerindeki etkisi bir hayli büyüktür. Ticaret döngüsünün sınıfsal niteliği, sınıf yapısında ve duyguları üzerinde yarattığı etkinin, Marshall’ın sınıfsal eşitsizlik ve kin hakkındaki değerlendirmelerindeki kavrayışından daha karmaşık bir yapıda olabileceğini gösterir. Ticaret döngüsünün sınıf incelemelerinde çoğu zaman önemli bir referans noktası olmamasının sebeplerinden biri de, ticari döngü biçiminin sınıf yapısını değiştirmiyor oluşudur. Ancak ekonomik güç ilişkilerinde ve sınıf içi gruplarda küçük ve kısa dönem değişiklikler yaratarak, toplumsal öznelerin duygusal eğilimlerini ciddi ve farklı şekillerde etkiler.

Kültür ve Kin

Sınıfın yapısı gibi, duyguların ticaret döngüsü ile bağlantısı da yapısal olarak tanımlanmıştır. Böylece Marshall’ın toplumsal duygular üzerine yaptığı değerlendirmedeki ikinci büyük probleme geçiyoruz. Bu da bize daha geniş ölçekli bir yaklaşımın gerekliliğini gösteriyor. Marshall’ın argümanları, kültürel alanlara varsayımlarla yaklaşır, ki bu genellemeler doğru değildir ve bu yüzden de değişen bağlamlar ve uygulamalar göz önünde bulundurularak detaylandırılmalıdır. Marshall ağırlıklı olarak 1930’lardan 1950’lere kadar İngiltere üzerine yazmıştır. O dönemde, İngiliz emek hareketinin eğilimi de dönemin politik ve toplumsal kültürü de kolektivistti. Bu şartlar altında, sınıfsal deneyimlerin sonucu ortaya çıkan kin, doğrudan siyasi hareketlenmeler yaratabiliyordu ancak bu ne sınıfsal düzenler ne de sınıf kini için her zaman geçerli olan bir olgu değildir.

Marshall’ın, kinin sınıf düşmanlığına sebep verdiği yönündeki varsayımını, Richard Sennett ve Jonathan Cobb’un 1960’lı yılların Amerikan (daha spesifik olarak Boston) verilerine dayanarak ortaya koyduğu, Sınıfın Gizli Yaraları kitabı üzerinden karşılaştırmaya tabi tutmak verimli olacaktır. Sennett ve Cobb, işçi sınıfına mensup erkeklerin, sınıfsal ilişkilerde hor görülmeden kaynaklı kendi içlerinde kim oldukları ve ne hak ettikleri konusunda bir çelişkiye düştükleri bir durumu gözler önüne serip bu durumu, “kişiyi kardeşlik ve dayanışma duygusuyla kendinde gördüğü değeri bireysel bir şekilde ortaya koyma ihtiyacı arasında kalan çelişkili taleplerin yarattığı iç çatışmanın içine sürükleyen varoluşsal bir sorun” olarak tanımlarlar.

Sennett ve Cobb, kitaplarında birçok farklı tema ortaya koyarlar; ancak belki de aralarındaki en önemlisi “fedakârlık paktı” dır. Bu kavram, işçilerin başkaları, çoğu zaman da aileleri için yaptıkları ve fedakârlık olarak gördükleri şeyleri tanımlar. Bunun sonucunda da bu kişiler, fedakârlıklarının geri ödemesi olarak açıkça saygı veya minnet beklerler. Ancak uğruna fedakârlık yapılan aile fertleri çoğu zaman bu fedakârlıklar talep dahi etmemiş olurlar. Bu sebeple de aile fertleri, kendilerine genellikle ciddi bedeller yükleyen ve karşılığında belki de çok az kazanım elde edebilecekleri bir mübadeleye veya pakta kendilerini bağlı hissetmezler. Sennett ve Cobb şöyle der:

“Kendini adama ve karşılığında nankörlük görme meselesi, evin de ötesinde, emekçilerin Amerika’da sahip oldukları sınıf konumlarından daha genel bir farkındalığa uzanmaktadır. Yüklendikleri kaygıların, katlanmak zorunda oldukları gerilimlerin, toplumun karşılık olarak bir şey vermesi için onlara kendilerinden bir şey talep etme hakkı vermesi gerektiği… Fakat nankörlük, toplumdan hissettikleri karşılıktır, aynı zamanda fedakârlıklarının nihayet başkalarının saygısını isteme konusunda bir talep oluşturduğunu kabul etmeyi reddediştir” 1Sınıfın Gizli Yaraları, Heretik Yayınları, Çev. Mustafa Kemal Coşkun, S. 139

Hayal kırıklığına uğratan fedakârlık paktlarından doğan kin ve öfkenin sınıf ilişkilerinde doğrudan bir temeli vardır, ancak sonuçları itibariyle bireyselleştirir ve yalnızlaştırır. Çoğunlukla, başkalarıyla birlik olup sınıfsal ilişkiler çerçevesinde harekete geçmek yerine, kendini suçlama ve utanç olarak geri döner. Bu örnekteki kişinin karşı karşıya kaldığı şartlar, yani maddi kaynakların ve haysiyetli hissetme fırsatlarının eşit dağılmamasının temeli sınıf düzeninde yatmaktadır. Ancak kişinin bu şartlar altında hissettiği şey kendine güvensizliktir. Kültürel olarak bireyselleşmiş sınıfsal tahakkümün yarattığı sınıfsal kin, insanları tahakküm altına alan ve güçsüzlüğünün sebebi olan sınıfsal güçlere yönelmez. Bunun yerine, devletten yardım alanlar gibi hiçbir fedakârlık yapmadan çıkar elde ettiğini düşündüklerine veya politize olmuş öğrenciler gibi ekonominin onlara sunabileceği faydaları görmezden gelenlere yönelir.

Ancak bütün bunları bireyselleşmiş kültür olarak özetleyip geçmek başka bir sorunu ortaya çıkarır. “Kültür” ortak bir bilişsel yapı veya örüntü anlamına gelirken, “toplumsal kültür”, bireylerin farklı şekillerde maruz kaldığı bir ilişkiler ağı anlamına gelir. Bu makalenin vardığı sonuçlardan biri de, kültür ile toplumsal yapının birbirinden tamamen ayrı ve bağımsız alanlar olduğu yönündeki yaygın anlayışın geçerli olmadığıdır.

Genel anlayış itibariyle, kültür tek bir bütün olarak ele alınır ve tutarlı yaşam pratikleri için temel olarak görülür. Böyle bir yaklaşım ise yalnızca kültür içindeki kopuşları değil, aynı zamanda yaşam biçimlerine ve pratiklerine şekil veren örgütsel ve siyasal etkenleri de görmezden gelir. Bu yaşam biçimleri ve pratikleri etrafında verilen mücadeleler sürekli devam etmekte, ancak eşit bir biçimde şekillenmemektedir. Kültürün döngüselliğii Barrington Moore tarafından şöyle açıklanır:

Değer sistemini korumak ve aktarmak için, insanlar yumruklanır, zorbalığa maruz kalır, hapishaneye gönderilir, toplama kampına atılır, ‘ikna’ edilir, kahramanlaştırılır, gazete okumaları teşvik edilir, bir duvarın önüne dikilir ve vurulur ve hatta bazen de olsa sosyoloji öğrenir. Kültürel uyuşukluk hakkında konuşmak, kültürün bir nesilden bir sonrakine aktarılma sürecindeki çıkarları ve ayrıcalıkları görmezden gelmek demektir.2Barrington Moore Jr., Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli ve Alâeddin Şenel, İmge Kitabevi Yayınları, s. 486.

Bir kültürün özelliklerini yalnızca aktarmakla kalmayıp aynı zamanda yaratan çeşitli bağıntısal, örgütsel ve kurumsal güçler, sınıf yapısını açıklarken çoğu zaman belirtilmez. Bunlar ile birlikte, Rick Fantasia’nın yönetim pratikleri üzerine olan çözümlemesinde gösterdiği gibi, “Amerikan işçilerinin itaatkâr ve bireyci karakterini” açıklama hedefi olan yaklaşımlar, “kolektif eylem eğilimlerini kontrol altında tutmak için tahsis edilmiş büyük yapılar ile kaynakların” önemli rolünü hesaba kattıkları ölçüde daha ikna edici ve başarılı olurlar. Bu sebeple de, Sennett ile Cobb’un katılımcılarının içinde bulunduğu bireyci kültürü, siyasal parti sisteminin yapısı, sendikaların siyasal ekonomi ve hukuk sistemi içindeki konumu ile işgücü içindeki sendikalaşmanın düzeyi ve yaygınlığı gibi etkenleri hesaba katmadan açıklamak güçtür. Ira Katznelson tarafından gösterildiği gibi, Amerikan işçilerinin siyasal yaşamı ve ethos’u, yerel örgütlenmeler, etnik kimlik ve kişisel bağlantılar üzerinden kurulan karşılıklı çıkar ilişkileri üzerinden şekillenir. Bunlar, Marshall’ın tarifinin aksine, bir kültürün oluşumundaki temel etkenlerdir.

Kültür kavramını bu şekilde ele aldıktan sonra, değişmeyen bir gerçeğe bakmak gerek: Bazı “kültürlerin içinde yaşayan” bireyler, içinde bulundukları koşulların sorumluluğunu kendilerinde görürken, başka kültürlerde böyle bir algı ortaya çıkmayabilir. İlkinde, sınıfsal kininin bireyselleşmiş hali, Sennett ve Cobb’un fedakârlık paktı olarak tanımladığı duruma yol açar. “Kültür” kavramıyla özetlenen bu örgütsel güçlerin ve iktidarların, karşılaştırmanın temelini oluşturan ölçütlerin ve tahakküm kuran güçlerin niteliğinin belirlenmesindeki önemini göz ardı etmemek gerekir. Bu güçler ve iktidar biçimleri, sınıfsal eşitsizlik örüntüsündeki farklılıklardan çok daha geniş ölçüde farklılık gösterebilir.

NOTLAR

(1) Sınıfın Gizli Yaraları, Heretik Yayınları, Çev. Mustafa Kemal Coşkun, S. 139

(2) Barrington Moore Jr., Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, çev. Şirin Tekeli ve Alâeddin Şenel, İmge Kitabevi Yayınları, s. 486.

Bunları okudunuz mu?