Sınıfın Kayıp Asabiyesi ve Sendikal Arayışlar

Üretimin küreye yayıldığı, enformel istihdam ve yapısal işsizliğin, güvencesizliğin hâkim olduğu zamanlardayız. O günlerden bu günlere işçi hareketinin ana gövdesi asabiyesini yitirdi desek doğru olur sanki. İşsizlik havada asılı bir otomatik denetim aracı işlevi görüyor.
Okuma listesi
Editör:

Başlıklar gizle

Yapı, Dönem, Duygular

Sendikalar günümüzde işçi sınıfı kamusallığında geçmişe göre daha az bir yeri kaplıyor ve çok daha zayıf bir duyguyu ifade ediyorlar. Kapitalizmin uzun ve inişli çıkışlı ilerleyen hikayesi içinde onlar da dönüşerek, farklı biçimler alarak bugünlere geldiler. Şiddetli, sert sınıf mücadelelerinden geçip kapitalizmin sosyal devlet ile terbiye edildiği, türlü sosyal politika araçlarıyla düzenlendiği aşamasında bir anlamda altın çağlarını yaşadılar ama aynı zamanda da sistem tarafından içerildiler, bir anlamda asimile oldular. 80’lerin neo-liberal ikliminde güç, etki hatta meşruiyet kaybına uğradılar; artık miatlarını doldurdukları bile söylenir oldu.

Ama yine de süreç tam olarak öyle gelişmedi. Yaşanan tüm kayıplara karşın dünyada sendikalar günümüzde de işçi sınıfının en yaygın, kitlesel ve dinamik öz örgütlenmeleri durumundalar ve birbirinden çok farklı (hatta zıt ya da alakasız) sendikal yapılar, gelenekler varlıklarını ve mücadelelerini sürdürüyorlar. İşçi sınıfı kamusallığının tümünü hiçbir zaman tam olarak temsil etmediler ama her zaman en temel örgütlenme modeli oldular. Sendikal modellerin değişimi ve gelişimi de sınıf mücadelesinin bir parçası oldu. Sınıf mücadelesi işçi sınıfı içinde de farklılaşan, dönüşen, çatışan sendikal modellerle kendini ortaya koydu. İşçi sınıfının kapitalizmin yaşadığı dönüşümlere paralel olarak değişen kompozisyonuna uygun yeni sendikal modeller geliştirildi. Daha devrimci ya da mücadeleci veya daha reformcu, uyumlu modeller çatışma içinde varlıklarını sürdürdüler. Devletlerin, egemen sınıfların denetimine de girdikleri oldu, bu denetime karşı ciddi mücadeleler verdikleri de. Ve tüm bunlar günümüzde de dünyanın farklı coğrafyalarında devam ediyor.

İşçilerin sendikalara bağlanma biçimleri de, sendikal dil ve söylem de bu süreçte hep değişti. İngiltere’deki sendikaların ilk ataları gizli örgütler, yarı masonik yapılardı. Gizem, kardeşlik, bağlılık, sadakat, dayanışma gibi duyguların belirleyici olduğu bu yapılar zamanla, üretim süreçlerindeki ve sınıfın yapısındaki değişimlere paralel olarak dönüştü. Zanaat temelli yapıların yerini kitle sendikaları aldı. Mesleki beceri, liyakat, onur ve dayanışmadan iş kolu düzeyinde kitlesel militanlığa doğru bir dönüşüm yaşandı. Art arda yaşanan iki dünya savaşının ardından sendikalaşma büyük bir sıçrama kaydettiğinde, güçlü iş kolu sendikaları ve toplu pazarlıklar ortaya çıktığında sendikalar etkili kurumsal yapılar olarak sistem içinde yer aldılar. Ulusal düzeyde tanınan ve konuşan, müzakereci sendikacılar ciddi, politik ve akılcı bir söylem geliştirdiler. Sendikalar kravat takmaya da başladı ve hâkim sendikacı duygusu heyecan ve coşkudan ziyade soğukkanlılık ve akılcılığa kaydı.

Türkiye’de ise işçi hareketinin güçlendiği 1960’larda belki de duygulardan önce fikirlerden bahsedebiliriz. Fikirlerin öne çıktığı bir dönemdi bu. Dünyayı bir baştan öbürüne dolaşan fikirler. Nitekim DİSK’in Türk-İş’ten kopuşunu duyuran kuruluş manifestosunda ideolojik, politik gerekçeler baskındı. Anti-emperyalist, devrimci, mücadeleci, dayanışmacı bir dil gelişti.

Dönemin hâkim duyguları ise cesaret ve özgüvendi. Kemal Türkler, Rıza Kuas gibi sendikacı figürlerle belirginleşen cesur bir tarz oluştu. Kavel Grevi sırasında grevcileri dağıtmak için gelen atlı polislerin önüne geçerek “önce beni ezmeniz gerek” diyen Türkler’in; fabrika çıkışlarında aşağılayıcı üst aramasına karşı kampanya yaparak işçilere “üstünü aratma, gerisini sendikana bırak” bildirilerini fabrika kapılarında dağıtan Rıza Kuas’ın yaydığı duygu, cesaret ve özgüvendi. Zafer Aydın’ın İşçilerin Haziranı kitabındaki ifadeleriyle 1967’de ortaya çıkan DİSK’in “eşitlik, hak, adalet” kavramlarını odağına yerleştirerek sergilediği sendikal mücadelenin bir boyutu da işçinin haysiyet kavgasıydı. DİSK’in işçi onuruna yaptığı vurgu, işyerlerinde ikinci sınıf insan muamelesi gören, ilkel şartlar altında çalışan ve yaşayan işçilerin toplumsal özlemine karşılık geliyordu. Bir anlamda Türk-İş’ten koparak oluşan DİSK işçilerin duygularını uyandırarak büyüyordu. Nitekim 1960 sonlarında DİSK’in sıçraması, art arda yaşanan fabrika işgalleri ve yoğun bir duygu patlaması ile gerçekleşti.

Dönemin hâkim duygusu arayıştı, özgüvendi, kolektif cesaretti. Sendikal söylem devrimciydi, hak ettiğini alma üzerine kuruluydu. Ümit, hem köyden kente gelen ve tutunmaya çalışan yeni işçi sınıfının yaşam ümidi olarak hem de devrimci bir sendikacılıkla sermayeyi sıkıştırarak koşullarını iyileştirme, pastadan daha büyük bir pay alma ümidi olarak elle tutulur bir duygu olarak havada asılıydı. İşçi sınıfı savunma değil, atılım halindeydi.

Tabii tüm bunların arkasındaki nesnel, iktisadi dinamikleri es geçmemek gerekir. İthal ikameci, refah devleti, sosyal devlet gibi modellerin, ekonomi politikalarının hâkim olduğu bir dönemden söz ediyoruz. Tam istihdam hedefinden, yoğun kamu yatırımlarından, belirleyici bir kamu istihdamından, sendikal örgütlenmenin yoğunlaştığı büyük ölçekli üretim tesislerinden kısaca işsizliğin işçi sınıfı üzerinde bugünkü denli baskılayıcı bir yük olmadığı dönemden; dünyada ve memlekette devrimci fikirlerin yanı sıra devrimci bir ruhun gezindiği bir dönemden aynı zamanda. 1960’larda görece daha naif duygularla yükselen toplumsal hareket 12 Mart sürecinde kırıldıktan sonra yoğun bir politikleşmeyle daha sert bir zeminde yeniden inşa oldu. Cesaret ve özgüvene, korku ve tedirginlik eşlik etti. Dil politikleşti, 1960’ların doğal isyan duygusu politik sloganlarla çerçevelendi. 12 Eylül darbesi ise ağır bir yenilgi duygusu ortaya çıkardı.

Türkiye işçi hareketi 12 Eylül Darbesi’ne rağmen 80’lerden 90’ların ortalarına kadar canlılığını korudu. İşçi hareketinde yenilmişlik duygusu –12 Eylül Darbesi’ne ve reel sosyalizmin çöküşüne rağmen– soldaki kadar belirgin değildi. Neo-liberal özelleştirme, kemer sıkma, esnekleştirme politikaları karşısında kamu sendikalarının gövdesini oluşturduğu işçi hareketi toplumsal muhalefetin ağır abisi olarak yürüdü. Büyük ve güçlü sendikalarda özgüven duygusu sürüyordu. Büyük mitinglerde ve yürüyüşlerde bir araya getirilen sayıları yüz binlerle ifade edilen işçinin oluşturduğu gövde bunun başlıca nedeni ve simgesiydi. DİSK’le temsil edilen 1970’lerin politikleşmiş, militanlaşmış işçi hareketinin grev, işgal, direniş, anti-faşist gösteri vb. ile örülmüş yapısı yerine 80’ler ve 90’larda kamu işletmelerinden sokağa çıkan disiplinli, düzenli, kalabalık kitleler ve onların 89 Bahar Eylemleri’nde zirvesine ulaşan yaratıcı, yenilikçi eylem repertuarı öne çıktı. Ta ki 1990 sonlarına doğru yoğunlaşan özelleştirmelerle kamunun tasfiye süreci belirleyici hale gelene kadar.

Şimdiyse otoriter neo-liberal dönemdeyiz. Üretimin küreye yayıldığı, enformel istihdam ve yapısal işsizliğin, güvencesizliğin hâkim olduğu zamanlardayız. O günlerden bu günlere işçi hareketinin ana gövdesi asabiyesini yitirdi desek doğru olur sanki. İşsizlik havada asılı bir otomatik denetim aracı işlevi görüyor. 12 Eylül yasaları ve onları hakkıyla kullanan uzun AKP iktidarında işçi sınıfı savunma, daha da ötesi eldeki kırıntıları koruma çizgisinde.

İşçi sınıfının hâkim duygusu güvencesiz hissetme, korku (bu kez 70’lerdekinden farklı olarak piyasanın yarattığı korku), içe kapanma, yalnızlık, çaresizlik… 2000’li yıllar hızlanmış proleterleşme sürecinin işlediği yıllar oldu. Hızlı mülksüzleşme, kentleşme, sosyal güvenlik sistemlerinin koruyucu şemsiyesinin zayıflaması, geleneksel dayanışmacı/himayeci ilişki ağlarının dağılması, kamusal hizmetlerin (eğitim, sağlık, ulaşım vb.) piyasalaşması, kamusal alanların daralması vb. ile karakterize olan proleterleşme yaygınlaştı ve derinleşti.

Bu büyük proleter kitle, kendisini yalnız seyrettiği fırtınalı denizde koruyacak görece güvenli limanlar arıyor. Ana akım sendikaların toplu sözleşme yetkisine sahip olması, görece güvence sağlayabilmesi onlardan kopuşu zorlaştırıyor. Ama derinleşen bir yabancılaşma pahasına. İşçi sınıfının sendikalı kesimleri yabancılaşma paradoksu yaşıyor. Sendikasıyla pragmatist, uzak bir bağ kuruyor. Giderek onu fayda sağlayan kendisinden uzak ama kopamadığı bir kurum olarak görüyor. Şimdilerde özellikle bağımsız sendikalar öncülüğünde gözlediğimiz öfkeli militanlık ise ağırlıkla göreli güvencenin de sona erdiği, toplu işten çıkarmaların yaşandığı, ücret, tazminat vb. hakların bile ödenmediği, artık kaybedecek bir şeyin olmadığı o son noktada ortaya çıkıyor. Ağır bir mağduriyet ve ona eşlik eden öfke… Mağduriyet ve ortada bırakılmışlık duygusuyla, öfke eş zamanlı ya da art arda görünüyor. Muhalif kesimlerin vicdani duyarlılığıyla buluşabildiği noktada da etkili bir güç haline geliyor.

Otoriter neo-liberalizmin fırtınalı denizinde limana dönüşmüş ana akım sendikaların duygu dili rıza, rica, yatıştırma dili. Militan sendikalar içinse en altta kalanın öfke dili hâkim. İki dil, iki ayrı kamusallık alanı giderek birbirinden uzaklaşıyor. Sendikaların görkemli dönemlerine dair nostalji ve keder de büyük ölçüde soldan ürüyor. Büyük mitingler, şanlı grevler, politikleşen direnişler ile dolu bir emek tarihi –kimi zaman efsaneleştirme, romantize etme dozu da abartılarak– yeniden üretiliyor. Ana akım sendikalar giderek içlerine kapanıyor, bürokratik, kendi iç dünyasına yönelmiş, varlığını korumaya odaklı sendikalar ve sendikacılar alanı olarak büyük muhalif kamusallığın giderek dışına sürükleniyorlar. Sol muhalif kitlelerde –birçok kez hedefini de bulamayan, şaşıran– bir sendika/sendikacı düşmanlığı hâkim hale geliyor. Bir adım ötesinde, muhalefet cenahının ideolojik hegemonyasını elinde tutan beyaz yaka, orta sınıf kesimler genel greve gitmeyen sendikaları suçlamaktan, bugün hak arama eylemlerine katılan işçilerin yarın iktidara oy vereceği “öngörüsüyle” sinizmle donanmış bir duyguyu harlıyor. Ancak paradoksal biçimde büyük ölçüde örgütsüzlükle malul olan kesim de tam da onlar. Bireysel rekabetin, kariyer arayışlarının, kişisel gelişim çılgınlığının, kendini bir şirket gibi örgütleme stratejilerinin kol gezdiği beyaz yaka vadisinde aslında demode, hatta arkaik görülenler “kolektif davranma” ve “dayanışma”. Sosyal medya çağında, tüketim toplumunda “like”, “tag” ve “boykot” gibi araçlarla sınırlı bir ufuk bu. 19 Mart sonrası toplumsal heyecanın yüksek seyrettiği günlerde bu sınırları hep birlikte gördük, yaşadık. Çağrısı yapılan genel grevin ise öznesi olarak kendisini görmeyen bir bakış bu. Verili hukuksal, siyasal ve iktisadi koşullarda son derece ağır bedelleri olan genel grev eylemi için çağrı yapılan sendikalar ise uzak durulan, arkaik bulunan sendikalar tam da. Ne yaman çelişki… Elbette beyaz yaka dünyasının hikâyesinin tamamı bu değil. Son yıllarda birçok beyaz yaka meslek grubundaki proleterleşme süreçleri yeni bir duyguyla daha sık ve daha sert tanıştırıyor emekçileri: güvencesizlik, değersizlik. Buradan doğan platformlar, hareketler, buraya yoğunlaşan sendikalar da var. Henüz gidilen mesafe az ama dönüşüm hissedilir düzeyde. Bakalım…

Sendikaların öncelikli zemini olan mavi yakalı işçilerse doğdukları, yaşadıkları siyasi, kültürel habitus içinde güçlü bir figürle özdeşleşerek; küsseler, kızsalar bile ellerinde kalan en son kırıntının yitirilmesini bir biçimde önleyecek “babadan” kopamıyorlar. Saray, korporatist ana akım sendikaların “tek adam” başkanları, “hayırsever” patronlar vb. farklı düzeylerdeki babalar himayeci bir dinamiği hâlâ işletebiliyor. İrili ufaklı pek çok kopuş denemesine, pek çok mecrada izlediğimiz yükselen homurtuya, yerel seçimde oy sandıklarında verilen derslere rağmen mavi yaka cenahındaki sınıfsal manzara henüz radikal bir kopuşa işaret etmiyor. Güçlü, kararlı direnişler; tüm yasal, fiili engellere rağmen gerçekleşen grevler küçümsenmeyecek bir yekûn tutuyor elbet. Hatta kimi zaman toplumsal muhalefetin düşen heyecan ve umudunu toparlayan çıkışlar da buradan geliyor. Son Ankara madenci yürüyüşü ve direnişinde olduğu gibi parti çekişmeleri ve kurumsal muhalefetin güvensizlik yaratan dilinin ötesinde direngen işçi hareketinin yarattığı duygu hegemonik bir hal alıveriyor. Sade, sert ve haklı bir dil, yalın bir duygu. Madenciler gibi en klasik, hatta arkaik işçi gruplarının yürüttüğü sosyal medya ve kamuoyu destekli en yeni usul eylem tarzları… Son derece dinamik bir saha burası. Giderek beliren karizmatik liderleriyle de muhalefetin duygu dünyasına katkı yapar nitelikte. İzlemek gerekiyor.

Sendikaların yapısı da, mücadele çizgisi de duygu dili de değişmez değil. Yukarıda vurguladığımız gibi tarihte hep değişti, dönüştü. Hem sendikal kopuşlarla, alternatif örneklerle hem de ana akımın içinden yükselecek dönüştürücü dalgalarla olacak bu. Nostalji ve kederin duygu diliyle değil, bürokratik bir tevekkül ve çaresizlik diliyle değil; cesaret, özgüven dili ve akılcı, birleştirici, olumlu örnekleri çoğaltıcı umut diliyle…

Durum Cemal Süreya’nın Yarımada şiirindeki dizelerle en iyi ifade edilebilir belki de:

“………..
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında
…….”

Bunları okudunuz mu?