Modern İnsanın Psiko-Politik Felaketi

“Yetersiz” dendiğinde geri çekilmeye, “tükenmiş” dendiğinde durmaya, “uyumsuz” dendiğinde susmaya alıştırılırız. Yalnızca bu adları reddetmekten bahsetmiyorum. Onları üreten dili, o dili mümkün kılan yaşamı ve o yaşamın kurduğu ilişkileri görmek gerekir.
Okuma listesi
Redaksiyon:

Başlıklar gizle

“Yani uygarlık, bireyin tehlikeli saldırganlık arzusunun üstesinden, bireyi zayıf düşürerek, silahsızlandırarak ve bireyin, tıpkı ele geçirilmiş bir şehirdeki işgal kuvvetleri gibi bir iç merci tarafından gözetlenmesini sağlayarak gelir.”1 Freud, S. (2021). Uygarlığın Huzursuzluğu (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları, s. 81

Gerçek insani ihtiyaçlarımızın ve isteklerimizin farkına varabilmemiz için, üzerimize sinmiş “yanlış bilinç” katmanlarını yavaş yavaş sökerek, bize ait olduğu sanılan ama aslında başkalarının diliyle kurulmuş olan o iç sesi tanımaya başlayarak, daha sahici bir bilinçlenmeye doğru adım atmak zorundayız. Çünkü çoğu zaman arzuladığımızı sandığımız şeyler, eksik hissettiğimizi düşündüğümüz o belirsiz boşluk, hatta kendimize yönelttiğimiz o sert yargılar bile bize ait bir iç hakikatten çok içinde yaşadığımız düzenin, bizi şekillendiren ilişkilerin ve görünmez beklentilerin izlerini taşır. Nitekim insan kendi hayatını yaşadığını zannederken aslında çoktan belirlenmiş bir rotada ilerler. Kendi seçimleri gibi görünen tercihlerde bile tanıdık bir zorunluluğun ağırlığını hisseder. Günün sonunda yorgunluğunu kendisini sürekli kurmak, toparlamak, yeterli hale getirmek için harcadığı o bitmeyen çabaya borçlu olduğunu fark eder ve yine de bu yorgunluğu kişisel bir eksiklik olarak yorumlar. Oysa bireysel gibi görünen bu duyguların ne kadar yaygın ve tanıdık olduğunu görmek, insanı kendi içine kapanmaya zorlayan o dar çemberi kırmanın ilk adımını oluşturur.

İnsanın kendi iç dünyasında yaşadığı gerilim tek başına dış koşulların yarattığı baskıyla açıklanamaz. Bu gerilim, koşulların bireyin içine yerleşme biçimi olarak anlaşılmalıdır. Çoğu zaman bastırdığımız şeyin ne olduğunu bile tam olarak bilmeden, kendi içimizden yükselmesi muhtemel bir hareketi daha doğmadan söndürürüz. Kendimizi dizginlerken aslında neyi kaybettiğimizi fark edemez ve bu kaybı çoğu zaman eksiklik, huzursuzluk ve açıklanamayan bir gerilim olarak hissederiz. İnsanın ne düşündüğünü belirleyen şeyin kendi zihninin derinliklerinde aranabileceği fikri uzun süre ikna edici görünmüş olsa da düşüncenin kaynağını yaşamın kendisinde, insanların kurduğu somut ilişkilerde arayan bir bakışla birlikte bu fikir çözülmeye başlamıştır. Çünkü insanın neyi düşündüğü, neyi arzuladığı, neyi mümkün ya da imkânsız olarak kavradığı, yalnızca zihnin iç işleyişine indirgenemez. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bu kırılmayı tesadüfen vurgulamazlar ve düşüncenin kaynağını tersine çeviren şu saptamayı dile getirirler:2 Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi (S. Belli, Çev.). Sol Yayınları, s.43

“Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci durumda, sanki canlı bir bireymiş gibi bilinçten yola çıkılmaktadır; gerçek yaşama tekabül eden ikinci durumda ise, gerçek yaşayan bireyin kendisinden yola çıkılır ve bilince de o bireyin bilinci olarak bakılır.”

Böylece iç dünyamız ile içinde yaşadığımız toplumsal dünya arasındaki süreklilik, göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak belirir. Dışarıda kurulan ilişkiler, içeride düşünce, arzu ve yargı olarak varlığını sürdürür. İnsan kendisine ait olduğunu düşündüğü o iç sesle baş başa kaldığında aslında çok daha geniş bir dünyanın yankısını pekâlâ duyabilir. Kendini yargılarken kullandığı ölçütler, eksik ya da yetersiz hissettiği anlar, hatta değer verdiğini sandığı noktalar, yaşadığı hayatın içinde biriken izlerle şekillenir ve zamanla ona aitmiş gibi görünmeye başlar. İnsan hiçbir zaman tam ve bütün hissetmez, hissedemez. İçinde hep kapanmayan bir boşlukla dolaşır. Bazen bu boşluğu tek başına doldurabileceğine inandırılır, kendine döner, kendini toparlamaya, eksik kalan parçayı kendi içinde bulmaya çalışır. Bu eksiklik ancak başkalarıyla kurulan ilişkilerde, karşılaşmalarda, birlikte var olmanın içinde anlam kazanabilir fakat içinde yaşadığı düzen ona durmaksızın aynı vaadi tekrarlar: biraz daha sahip olursa, biraz daha ilerlerse, biraz daha çoğalırsa bu boşluğun dolacağını söyler. Talihsiz olan da bu ya, bu vaadin peşinden giderken aslında o eksikliğin etrafında dönüp durduğunu fark edemez.

Modern çağın en belirgin niteliği olarak kapitalist toplumda, tüm yetenekleriyle ve potansiyelleriyle insan da bir bütün olarak metaya dönüşür. Bu insan, ihtiyaçlarını anında karşılamaya alışmıştır, beklemek zor gelir. Öğrenme süreci modern hayatın hızı içinde yüzeyselleşir, hayal kırıklıkları karşısında tutunacak zemin daralır. İçeride bir merkez hissi giderek silikleşmiştir, kimlik dağınık ve kaygan bir hâldedir. Ana akım psikoloji alanında, ya da daha yerinde bir ifadeyle burjuva psikologlarının yaklaşımında, kimlik dağınıklığı uyum kapasitesinin bir göstergesi gibi yorumlanır. Bağlanmayan, sabitlenmeyen, her koşula hızla uyum sağlayabilen bir insan tipinden övgüyle söz ederler. Sanki hiçbir şeye tutunmamak, sürekli değişebilmek bir güçmüş gibi hariçten gazel okurlar. İnsanın karşılaştığı koşullara göre biçimlenebileceğini varsayan bir anlayışla iç içe ilerledikleri için, davranışın dış etkilerle şekillendiği, insanın bu etkiler doğrultusunda yeniden kurulabileceği fikrini bugün daha incelmiş bir dil içinde yeniden karşımıza çıkarırlar. Düşünceleri düzenlemek, duyguları kontrol altına almak, tepkileri yeniden biçimlendirmek; bütün bunlar insanın kendisini işleyen bir düzene uyumlu hale getirmesine olanak sağlar. Böyle bir yönelim içinde çoğu zaman elimizde avucumuzda kalan tek duygu, yaygın bir sıkıntının eşlik ettiği neşesizlik hâlidir. Kendi gücünden kopmuş, içten içe silahsız bırakılmış bir insanlık hâli… Şüphesiz bu silahsızlık, insanın kendi gücünü dışarıya devretmesinin ve onu yeniden kullanamaz hale gelmesinin sonucudur.

Kendimizi sürekli düzeltmemiz gereken bir projeye dönüştürüldük. Kapitalizm insanın yaşadığı gerilimi bir semptom olarak tanır ama onun kaynağını yanlış yerde arar. Ya da daha doğrusu, kaynağı görünmez kılacak bir yer gösterir. Her tarihsel dönemin kendi hastalıklarını yarattığını düşündüğümüzde, bugünün dağınıklığı, tükenmişliği, kaygı ve anlam yitimi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin çözülmesiyle birlikte daha şiddetli biçimlerde belirir. İş bulamayan genç bir şekilde eksik kalmış, kendisini yeterince kuramamış biri gibi anılır. Çalışamaz hale gelen bir beden bir anda “işe yaramaz” ilan edilir. Dikkatini toplayamayan çocuk, aşırı uyaranın ve parçalanmış yaşamın ortasında değilmiş gibi kendi zihninin yetersizliği içinde değerlendirilir. İçerisinde yaşadığımız düzen bize sürekli yeni adlar vermektedir. Kaygılı, depresif, başarısız, sorunlu… Tüm bu kategorilerin ve etiketlerin içine yerleşmeye başlarız. Peki, dışarıdan yüklenen tanımların gölgesinde kalmadan veya ardına sığınmadan, bu düşmanca yaşamın karşısına nasıl çıkabiliriz?

Belki de her şeyden önce bu adların bizden ne aldığını görmek gerekir. Zira üzerimize sindirilen bu adları taşıdıkça onun çizmiş olduğu sınırları da sırtlanırız. “Yetersiz” dendiğinde geri çekilmeye, “tükenmiş” dendiğinde durmaya, “uyumsuz” dendiğinde susmaya alıştırılırız. Yalnızca bu adları reddetmekten bahsetmiyorum. Onları üreten dili, o dili mümkün kılan yaşamı ve o yaşamın kurduğu ilişkileri görmek gerekir. Etiketlerin dışına çıkabilmek kendi içimize dönerek hiçbir zaman mümkün olmayacak. İster yogaya gidin ister aile dizimi safsatalarına katılın, isterseniz de astrolojik haritalarınızdan hayatınızın yönünü okumaya çalışın. Kendimizi kuşatan dünyayla kurduğumuz ilişkiyi kırmadıkça, bütün bu arayışlar bizi bu sefil düzene biraz daha sıkı bağlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kendi başına kurtulmaya çalışan, eninde sonunda kendisini yeniden aynı düzenin içinde bulacaktır.

Bir arada durmanın, yan yana gelmenin, birbirini taşımanın yollarını aramak artık bir tercih olmaktan çıkmış durumdadır, artık bir zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü bu düzen insanı tek tek çözerken, yalnızlaştırırken ve etkisizleştirirken, varlığını da tam olarak bu çözülmeden besler. İnsan ancak başkalarıyla birlikteyken gücünü geri alabilir, ancak birlikteyken bu düzenin karşısına gerçek bir kuvvet olarak çıkabilir.

Neyi Kaybettik?

“Sizler sokuyorsunuz hayatın içine bizleri, Suçlu olmalarına meydan veriyorsunuz zavallıların, Sonra da dert ve acıyla baş başa bırakıyorsunuz onları; çünkü her suçun öcü alınır yeryüzünde.”3 Goethe, J., W. (2018). Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (F. Gürbüz, Çev.). Alfa Yayınları, s. 115

Tarih boyunca insan, emeğiyle, kurduğu ilişkilerle ve yaratıcı gücüyle kendi dünyasını inşa etti. Yaptığı şeylerin içinde kendisini tanıdı, onlarla birlikte var oldu ve anlam kazandı. Bu anlam günümüzde çözülmüş durumda. Artık yarattığımız şeylerin içinde kendimizi bulamıyoruz. Onları kullanıp tüketmeyi sürdürüyor fakat onlarla birlikte var olamıyoruz. Kendi varlığımızı içeriden genişletmek yerine, sahip olduklarımızla çoğalmaya yöneliyoruz. Elimizdekiler arttıkça kendimizi de büyüttüğümüzü sanıyor, oysa giderek yoksullaşan bir varoluşun içinde sıkışıyoruz.

Bu dönüşümün nasıl şekillendiğini görmek zor değil. On dokuzuncu yüzyılda belirginleşen, yirminci yüzyıl boyunca hızlanarak genişleyen sanayi düzeni, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi köklü bir biçimde değiştirdi. Üretim çoğaldıkça tüketim de bir yönelim haline geldi ve insan yavaş yavaş biriktiren, kullanan ve tüketen bir varlık olarak kendini kurmaya başladı. Yaşamın merkezinde “ben sahibim” ve “ben kullanıyorum” deneyimi güç kazandıkça, “ben benim” diye kurulan o içsel ilişki geri çekildi. Toplumların çoğunda insanın kendisiyle kurduğu bağı ayakta tutan gurur ve onur, insanın bir metaya dönüştüğü burjuva dünyasında kaçınılmaz biçimde yok olmaya yüz tutmuştur. Kendisini sürekli sergileyen, değerini dışarıdan devşiren bir varlıkta gurur ve onur lügat dışına düşmüştür.

Marx’ın hesaplaştığı şey, insanı kötürümleştiren, kendisinden koparan yabancılaşmadan kurtarıp yeniden kendi gücüne kavuşturmaktı. Bu yüzden sosyalist toplum onun için insanın kendisini bütünüyle kurabildiği, kendi gücünü gerçekleştirebildiği bir zemin olarak anlam kazanır. Düşüncesinin derininde Tanrılara yaslanmayan ama kurtuluş fikrini taşıyan bir damar vardır: insanın yeniden kendi hayatının öznesi olabileceğine dair bir vaat. Bir “insancıllığın” yeniden doğması için, insanın içinde bulunduğu durumun ağırlığını fark etmesi gerekir. Kendisini kuran koşullarla, içinde bulunduğu düzenle ve o düzenin işleyişiyle yüzleşmek zorundadır. Kendi içinden yükselen sesleri, bastırdığı itkileri, kendisine yönelttiği yargıları tanımadan, neyin kendisine ait olduğunu ayırt edemez. Bu fark ediş, insanı uzun süre görmezden gelinmiş olanla sarsıcı bir karşılaşmanın içinden geçmeye zorlar. Önce kim olduğumuzu, bizi neyin harekete geçirdiğini ve hangi yöne sürüklendiğimizi görmek gerekir. Ancak bu açıklık sağlandığında hangi yöne gitmek istediğimize dair sahih bir karar verebiliriz.

Neyi kaybettiğimizi görmek elbette bir farkındalık meselesi olarak kalamaz. Çünkü bu kaybın nasıl üretildiğini ve nasıl sürdürüldüğünü görmek bizi ister istemez kendi yaşamımızın dışına bakmaya zorlar. Kendi içimizdeki gerilimleri, bastırmaları ve eksikliği fark ettikçe bir açıklığa yaklaşırız. Ve o açıklık onu kuşatan koşullarla karşılaşmadığı sürece dar bir sınırın içinde kalmaya mahkumdur. Kendiliğimizi kuran ilişkilerle, içinde bulunduğumuz düzenle ve o düzenin görünmeyen işleyişiyle yüzleşmek zorundayız. Benliğimizi bölen, zayıflatan ve bizi yabancılaştıran süreç, içimizde taşıdığımız bir eksiklikten doğmaz. Bu eksikliği durmadan yeniden üreten bir yaşam biçiminin içinde can bulur. Kendi gücümüzü yeniden kazanmak istiyorsak, onu elimizden alan koşulları olduğu gibi kabul edemeyiz. Bireysel bir uyanış masalını, kolektif bir hikâyeye dönüştürme cesaretini göstermek zorundayız. 

Ya bize sunulan adların içinde kalacağız ya da o adların dışına taşmanın riskini göze alıp sarsıcı bir karşılaşmanın alanını açacağız. İnsan kendisini tutan şeyle yüzleştiği ölçüde, onun dışında bir hayatın mümkün olup olmadığını da sorgulamaya başlar. Çünkü insan bir kez gördüğünde, bir kez anladığında, bir kez o sınırı hissettiğinde ya orada kalmayı seçer ya da o sınırı zorlamaya başlar. Belki de bu yüzden asıl kırılma, insanın o sınırın içinde yaşamayı sürdüremediği, o köhne yolun içinde kalamayacak hale geldiği anda başlar. Kendimizi tüketen bu hayatın içinde sonsuza dek oyalanamayız, er ya da geç korkularımızın ötesine geçip dünyayla gerçek bir karşılaşmaya çıkmak zorundayız.

Notlar

(1) Freud, S. (2021). Uygarlığın Huzursuzluğu (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları, s. 81

(2) Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi (S. Belli, Çev.). Sol Yayınları, s.43

(3) Goethe, J., W. (2018). Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları (F. Gürbüz, Çev.). Alfa Yayınları, s. 115

Bunları okudunuz mu?