Domateslerin tadı neden eskisi gibi değil? Teknolojinin bu kadar ilerlediği, üretimin önceki yüzyıllara kıyasla yüzlerce kat hızlandığı ve kolaylaştığı bu yüzyılda neden o tatları yakalayamıyoruz?
Konumuz sadece bir lezzet problemi değil; yüzlerce farklı meyve ve sebze yetiştirmek için iklimi ve toprağı elverişli olan yurdumuzda nasıl olur da sağlığımızı yitirmemize sebep olacak şekilde beslenmek zorunda bırakılırız. Yazımızda bu soruya yanıt arayacağız. Ancak yazıya başlamadan önce bir konuya açıklık getirelim: Açlık ve yoksulluğun günden güne arttığı ülkemizde neden kaliteli gıda konuşmaya tenezzül ediyoruz? Açlık ve yoksulluk konularında her şey yazıldı çizildi diye değil, ancak fazlasıyla iç içe olmasına rağmen en temel hakkımız olan sağlıklı beslenme konusunun yeterince ele alınmadığını düşündüğümüz için bu yazıyı kaleme almaya karar verdik.
Çocukluğumuzdan beri bahar mevsiminin ilk anlarından başlayan bağ bahçe koşturmacasının yazla beraber mahsul toplamaya ve Eylül gibi de son hasatlarını aldığımız bağımızdan ayrılmaya kadar geçen sürede, bostandan toplanan her ürünün lezzeti hafızamıza yerleşmiş. Ankara’da yaşamaya başladığımız ilk günlerden beri de hafızamızın bize sürekli hatırlattığı tatlardan ötürü kendimize “Neden bu tatsız tuzsuz şeyleri yemek zorundayız?” sorusunu sorduğumuzu sohbet esnasında fark ettik. Böyle deneyimlere sahip insanların bu durumun alternatifinin olduğunu bilmesi ve buna ulaşamaması bile meyve sebze yerken tadını kaçırmaya yetiyordur. Biz de bu yazıyı yazmaya böyle karar verdik.
Tohumdan Piyasaya: Üretimin Dönüşümü
Tarım ticaretini yapacak kadar arazisi olmayan bir Karadeniz köyünden ve verimli tarım bölgelerine sahip bir Ege kasabasından bahsediyoruz. Farklı bölgeler veya şehirler gibi gözükse de, ortak bir derdimizin olduğu aşikâr. Bu bölgelerde kendisine yetebilecek kadar üretim yapabilen insanlar, ziraat tohumlarının kökleri kaybolmasın diye bir taraftan tohumluk çıkarırdı, bir taraftan da kendine ayırırdı. Artık piyasada onlarca tohum var diye, köylülerin büyük bir kısmı tohum stoğu yapmayı bırakmış durumda. İşin fena kısımlarından birisi de burası. Bu yeni tohumlar (İsrail tohumu denir bizim orada) zaten tohumluk çıkarmaya da elverişli değiller, hatta neredeyse tek kullanımlık ürünler. Yine de tatsız domateslere mecbur bırakılmamızın sebebi tohumsuz kalma ihtimalinin ortadan kalkması değil. Arz piyasasının üretimi neye göre yaptığı, asıl gözümüzü dikmemiz gereken yer. Kapitalizm, bizi sadece sürekli tüketici kılmak için çabalıyor değil, aynı zamanda ne talep edeceğimizi de aşağı yukarı şekillendirerek yine kendi sistemine hapsediyor, ama devletin bu işteki parmağını da beraber görelim.
Kronolojik olarak sıralama gayesi gütmeden görece yakın tarihten bir örnekle başlayalım: 2006 yılında tohumculuk kanunu TBMM’de Avrupa Birliği uyum yasaları paketinin içine alınarak hızlıca görüşüldü ve kabul edilerek yasalaştı.1https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2006/04/20060425-1.htm Tayfur Özkaya’nın söylediği üzere, bu dönemde benzer kanunlar ABD işgali altında olan Irak’ta işgal yönetimince hazırlanmış ve uygulanmış, hatta IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar da birçok ülkeye bu tip “tohum yasalarını” dayatmıştı.2Özkaya, T., Kırlardan Gelecekler. Sol Kültür, syf. 99-100 Ülkemizde çıkan bu yasa ile köylülerin tohumluklarını ve tohumluklarından ürettikleri fideleri satmaları yasaklandı. Yasada da belirtildiği üzere “özel sektörün rolü artırılmış” oldu. Bu rolün artırılması, üreticinin ürettiği ürünün değerini belirleme hakkını elinden aldı ve büyük şirketlerin kendi belirlediği fiyatları üreticiye dayatmasının yolunu açtı. Burada devletin payı ise bununla sınırlı değil. Kota uygulaması ile üreticinin ürettiği ürünün bir kısmını ederine yakın bir fiyatla satın alsa da, çiftçinin elinde kalan ürünü büyük firmalara yok pahasına satmaya mecbur bıraktı. Çiftçinin üretime devam edebilmesi için gereken kazancı sağlayamaması, sonraki kuşağın, yani çiftçi çocuklarının, bu üretime devam ederek yeterli hayat standartlarını karşılamayacağını fark etmesine yol açarak büyük şehirlere üniversite ya da iş için göç etmesine yol açtı. Bugün üniversite mezunu fazlalığının oluşmasının da asıl sebebi, hükümetin o dönemde ata mesleklerine yönelemeyecek gençleri “her ilde bir üniversite” politikası ile açtığı üniversitelere yönlendirmesiydi. Böylece hem taşradaki durgun ekonomiye kısa süreliğine de olsa can verdi hem de göç nedeniyle mülksüzleşmiş bu nesle niteliksiz dahi olsa bir üniversite eğitimi sunarak geleceğin potansiyel ucuz iş gücünün ve işsizliklerinin çalışma hayatına geçişlerinin gecikmesini sağladı. Tohum ve tarım üretiminin piyasaya peşkeş çekilmesinin büyük bir adımı da burada atılmış oldu.
Tarımda Neoliberal Dönüşüm
Bu politikalar bir anda ortaya çıkmadı elbette. Kapitalizmin kamusal devleti bir ayak bağı olarak görmesi ve bunu ortadan kaldırmaya çalışması dünyada 70’lerde başlasa da Türkiye’de toplumun buna uzun süre izin vermemesi sebebiyle 24 Ocak Kararları’na (1980) kadar uygulanamamıştır. Bu kararlarla Türkiye’de serbest piyasa ekonomisinin her şeyin üstünde tutulacağı ortaya konmuş ve bu geçiş sürecini IMF ile kol kola sürdürerek küçük üreticiyi gözden çıkarmış ülkeye döviz getirecek olan büyük şirketlerin ihracatına, yani kârlarına alan açılmıştır. Peki bu olaylar neden sadece üretici için değil, ülkede yaşayan her yurttaş için de kötü sonuç doğurdu? Çünkü 60’lı yıllarda Yeşil Devrim’in dayattığı, yani endüstriyel üretimin verimi artıracağı iddiası ile zehirli maddeler içeren gübre kullanımına, daha fazla su ve enerji ihtiyacı olan üretim koşullarına sahip olan anlayış ortaya çıktı. Git gide pahalılaşan bu üretim tarzına çiftçiler ikna edildi ve yıllar boyunca geliştirilmiş çiftçilik bilgileri değersizleştirildi. Bu dönem çiftçiyi her yıl tohum almak zorunda bırakacak hibrit tohumlar piyasaya sürüldü.3Erdem, Ali B., Kırlardan Gelecekler. Sol Kültür, s. 226-227 Bu dayatma, endüstriyel tarım reformunun zirve yapmasına ve her insanın erişmesi gereken gıda ürünlerinin gittikçe serbest piyasanın birer metasına dönüşmesine yol açtı.
Çiftçi Kazanmıyorsa Kim Kazanıyor?
Buraya kadar anlatılanlar genellikle üreticilerin yaşadığı zorluklardı; herkesi ilgilendiren tarafları ise, birkaç başlıkta toparlamak gerekirse, pahalılık, kalitesizlik ve erişilebilirlik başlıkları altında değerlendirilebilir. İlk olarak fiyatları ele alalım. Her yıl hasat zamanında tarlasından isyan eden, sebze dolu kamyonunu çöpe döken ya da benzer protestolarda bulunan çiftçileri hepimiz görmekteyiz. Peki çiftçi de kazanamıyorsa fahiş fiyattaki meyve ve sebzeden kim kâr ediyor ya da ediyor mu? Yukarıda bahsettiğimiz üzere, üreticilerin üretimlerini büyük firmaların alımlarına göre şekillendirmesi ve bu firmaların çiftçinin elindeki ürünü toptan aldıkları için cüzi ücretlere satın almaları sonrasında, üreticinin elinde kalan ürünün market rafına gelmesi için arada tekrar tekrar kendi kârını ekleyen birkaç aracı bulunmakta.
Örnek olarak bir vişne üreticisiyseniz, önünüzde birkaç seçenek var: ya ürünlerinizi direkt yurt dışına satmaya çalışabilirsiniz (ki bunun için çok büyük bahçelerinizin olması gerekir), ya da büyük firmalara (aklınıza ilk gelen meyve suyu ya da reçel markaları gibi) toptan satış yapabilirsiniz ya da çevrenizdeki şehirler ya da dağıtım alanları için aracılarla anlaşıp onlara ürünlerinizi satabilirsiniz. Eğer yurt dışına satabilirseniz, sizden iyisi yok; eğer satamazsanız da büyük firmalar gelip sizden toplu bir şekilde ürünlerinizi uygun fiyattan almak ister. Ürünlerinizin elinizde kalma ihtimaline karşı, beklediğiniz kârlılıkla olmasa da elinizden çıkarmak için ürünlerinizi onlara satabilirsiniz. Bu ihtimal de ortadan kalkarsa, bir toptancı ya da aracı bulup ürününüzü bu sefer ona satmaya çalışırsınız. Ancak toptancı, ürününüzü ona satmaya mecbur kaldığını bildiği için size yok pahasına ürününüzü almayı teklif eder. Emeğiniz, sıcağın altında tarlada geçirdiğiniz günler, herkes tatildeyken sizin çalışmak zorunda olmanız ve yaptığınız yatırım gözünüzün önünden geçer. “Neyse, seneye bu açığı kapatırız” umuduna kendinizi ikna ederseniz alıcıyla anlaşırsınız; “Ben bunca emek verdim, bu fiyatlara mahsulümü satmam” derseniz mahsulün depoda çürüme riskini alıp tüketiciye direkt ulaşabileceğiniz pazar yerlerinde kendiniz satışını yapmaya çalışabilirsiniz.
Farz edelim ki toptancıya sattınız. Bu toptancı eğer ürününüzü başka illere taşıyacaksa kendi komisyonunu üzerine ekleyerek ürünün lojistiğini sağlar ve satılacak olan şehirdeki hâlde dükkânı olan bir satıcıya ulaştırır. Hâldeki satıcı da kendi kârını bunun üzerine ekleyerek sizin alışveriş yapacağınız markete bu ürünü satar. Market de kendi kârını ekledikten sonra rafına dizer ve siz de böylece fiyatı görkemli sayılara ulaşan ürünü satın alabilirsiniz. Demek ki ürünlerin bu fiyata satılmasının sebebi çiftçinin “açgözlülüğü” değil, aradaki aracılara ödediğimiz komisyondan kaynaklanmakta. Devletin kâr amacı gütmeden bu süreci yürütmesinin zor olmayacağını görmek mümkün; mesele sadece bunu neden yapmadıkları.
Gıda Kalitesi Kimin İçin?
İkinci olarak gıda kalitesizliğini ele alalım. Ülkemizde kaliteli gıda üretilmiyor değil, ancak fiyatlarda olduğu gibi burada da birçok faktör devreye girmekte. Buna bir örnek olarak, bugün ülkede yetiştirilen kaliteli gıda ya da tarım ürünlerinin daha fazla kâr ettirmesi için yurt dışına satılırken, ihracattan kalan daha düşük kaliteli ürünlerin iç piyasada bu ülke insanına satılmasıdır. Daha fenası ise yurt dışına kaliteli diye gönderilen gıda malzemelerinin sınır kapılarından gerekli sağlık kriterlerine uymadıkları gerekçesiyle dönmeleri ve bunun rüşvetle ya da göz yummayla yine ülkemiz insanına reva görülmesidir. Avrupa Gıda Güvenliği Komisyonu verilerine göre 1 Ocak 2025 ile 1 Temmuz 2025 tarihleri arasında Türkiye 241 bildirimin 130’unda sınır reddi almış.4https://www.dogrulukpayi.com/bulten/turkiye-nin-sinirda-geri-cevrilen-ihrac-urunleri Bu ürünler arasında kuru incir, Antep fıstığı, asma yaprağı, susam, çikolata gibi gıda malzemeleri var. Tam bu dönemde başlayan Dubai çikolatası furyası ile iç piyasada arz yaratılarak ve çeşitli reklamlarla, popüler figürlerle ve hatta sosyal medya kampanyaları ile iç talep üretilmiştir.
Başka bir örnek ise tıpkı Türkiye’nin çöp ithal etmesi gibi GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) ürünler için de Batı ülkeleri tarafından son çare olarak görülmesidir: 2013’te Mersin’de ele geçirilen ABD’den ithal edilmiş olan GDO’lu pirinç iki şirkete açılan ihale ile Millî Savunma Bakanlığı’na satılmış ve bir yıl sonra bu pirinçlerin GDO’lu olduğu gerekçesiyle tüketimin durdurulması kararı çıkarılmıştı. Ancak bakanlık sonrasında da bu iki firmayla ticari ilişkilerine devam etmişti5https://www.birgun.net/haber/el-konulan-gdo-lu-pirincler-askerlere-yedirilmis-94687. Elbette yaşananlar bununla sınırlı değil. O dönemde bu olay kamuoyunda bir infial yaratmış olsa da bugün Twitter (X) akışında bile her gün denk geldiğimiz rutin bir olay hâline geldi.
Sağlıklı Gıdaya Kim Erişebiliyor?
Ele alacağımız son başlık ise kaliteli gıdaya erişilebilirlik. Bugünkü durumumuzda teknoloji en ileri düzeyde, üretim için insan kaynağı yeterli, üretim alanları yeterliyken (ki dikey tarımla bu arazilerin kat kat fazlasına ulaşmış sayılabiliriz), kaliteli gıdaya erişimdeki sorun nereden kaynaklanıyor? Marketlerdeki “sağlıklı gıda” reyonlarının amacını konuşmak bile yeterli olabilir. Şehrin farklı gelir düzeyine sahip bölgelerindeki marketlerde ortak ürün olarak domatesi incelersek, orta-üst gelir grubunun çoğunlukta olduğu semtte “organik” olarak pazarlanan ürünün fiyatını belirleyen kriter kalitesi ya da üretim maliyeti değil, bu ürünü alacak tüketicinin sağlığına ne kadar yatırım yapacağıdır.
Marketin manav bölümünü gezerken sizi 3 çeşit domates karşılar. Mevsimine göre farklılık göstermekle beraber, bu domateslerin ucuzu 30 liradan başlarken, pembe domatesin düşük gelir düzeyine sahip semtte satılma ihtimali daha düşük olduğu için bulma ihtimaliniz zaten sıfıra yakındır. Bu domatesi bulabileceğiniz semtlerde ise 130 liradan başlamakta. Bu olay örneğinde domateslerin kalitesine değil, alıcısına göre değişen fiyat tarifesi ve yaşadığı semte göre ulaşılabilir olması da erişilebilirlik olanağının eşit olmadığını göstermektedir. Yani siz şartlarınızı zorlayıp para ayırmaya karar verseniz de yüksek gelir düzeyine sahip bir semtte yaşamıyorsanız kapitalizm size sağlıklı gıdayı parasıyla dahi bir seçenek olarak sunmuyor.
Çalışmaktan başka bir şeye zaman bulamayan, zamanın büyük kısmını iş yerinde ya da işe gidip gelmekte harcayan bugünün çalışan milyonlarca insanı, maaşının önemli bir kısmıyla buzdolabını doldurmaya çalışıyor. O da yetmiyor, aldığı ürünlerle de iyi beslenemiyor. Yani yukarıda ele aldığımız başlıklar, sağlıklı beslenmeye erişemeyişimizin de özeti ve bunun normalimiz olması dayatılıyor. Durum böyleyken ortada gıda krizi olmadığını söylemek mümkün mü?
Sağlıklı Yaşamak Bir Hak
Hayatımızın belki de en önemli varlığı olan zamanımızı kapitalizmin ellerine bırakmışken, bize kalan veya reva görülen sağlıklı olmak bile değilse, 65 yaşında emekli olmayı beklemekten daha büyük bir sorun olarak sağlıklı bir 65 yaşın bizim için gittikçe imkânsızlaştığıdır. Sağlık sisteminin kendini yıllar içerisinde teknolojik veya tedavi yöntemleri açısından geliştireceğini kestirmek zor olmasa da, diş çektirmek bile bugün insanı iki kere düşündüren bir şey olmuşken, bu sağlık sisteminin ne kadarına ulaşabileceğimizi de göz önüne alalım. Yıl sonrasına randevu veren devlet hastanelerinde hepimiz karnımızı tutarak sıra beklemek yerine bugün sağlıklı beslenme hakkını bir direnç noktası yapıp geleceğimizin yanmasına bugün direnme şansına sahibiz.
Sözün Özü
Sözün özü, domateslerin tadı hâlâ eskisi gibi sadece o lezzetli domatesler biz yiyelim diye üretilmiyor. Gümrükten dönen malların piyasaya sürülmesiyle, sosyal medya şişirmeleri ve reklamlarıyla gözümüze sokulması ve sonunda muadillerinden ucuza raflara dizilmesiyle evimize giren bunca gıda maddesine mecbur değiliz. Hatta Avrupa’ya daha kaliteli çikolatasını satarken kendi ülkesine besin değeri düşük ve kalitesiz ürün veren firmalara da bu uygulamalara göz yuman politikalara mahkûm değiliz. Büyük şirketlere vergi afları sunarken, hayatta kalmaktan başka derdi olmayan işçiden, çiftçiden vergisini kuruşuna kadar alan ve bunun üzerinden geçinen devletten sağlıklı yiyeceğe erişmemizi sağlamasını istemek de elbette en doğal hakkımızdır.



