On dört yaşında bir çocuk, eline silah alıp okuluna gidiyor ve arkadaşlarına, öğretmenlerine ateş açıyor.1https://bianet.org/haber/maras-ta-ortaokulda-silahli-saldiri-10-kisi-yasamini-yitirdi-318738 (Erişim tarihi: 14/05/2026) Böylesi bir olay sanırım Türkiye tarihinde bir ilk. Bu ilki sindirmekte bir hayli zorlanan Türkiye kamuoyu bu yaştaki bir çocuğun bu denli organize ve ölümcül saldırısına muhtelif gerekçeler aramaya çalıştı ve pek çok gerekçe de bulundu. Bu hızlı açıklamaların asıl motivasyonu, genellikle aşina olunmayan dehşetengiz bir durumu ancak nadir ve hatta bir kez yaşanabilecek bir olay olarak görüp “rahatlamaya” yönelik bir arayış oluyor. Çoğu açıklama, aynı zamanda mutlak faili kestirmeden cezalandırma arayışına hizmet ediyor. Genellikle kadına yönelik erkek şiddetinin “vahşi” örneklerinde, “idam cezası geri gelsin”den tutun da “tecavüzcüler hadım edilsin”e kadar giden toplumsal taleplerin dillendirildiği bir toplumsal histeri ortaya çıkıyor. Şiddetin failleri gençler olduğu zaman ise genellikle karşımıza medya, bilgisayar oyunları, diziler gibi müphem günah keçileri koyuluyor.
Kahramanmaraş’taki okul saldırısı olayında da farklı olmadı, en ağırlıklı müsebbip yine medya ve medyadaki şiddet içerikleri oldu. Buna bir de şu türden açıklamalar eklendi: “Psikolojik sorunları vardı. Babası onu atış poligonuna götürmüştü. Şiddet içerikli oyunlar oynuyordu. Mafya dizileri izliyordu” vs. Bu bir hayli karmaşık olan şiddet hadiselerinin dinamiklerini kolaya kaçarak açıklama eğilimi, genellikle siyasal iktidarların ve sorumlu pozisyonundaki çevrelerin de arzu ettiği bir şey. Zira böylece fail bulunur, nedenler belirlenmiştir; mesele kapanır. Toplum ve elbette hesap verme konumundakiler derin bir nefes alır, her şey yerli yerine oturur. Hayat bildiği gibi akmaya devam eder, sorunun kaynağına inmeye gerek yoktur, bir sonraki şiddet olayına kadar rahat bir nefes almaktır amaç.
Oysa tam da bu noktada sormak gerekir: Bu açıklamalar gerçekten nedenleri mi gösteriyor, yoksa sadece bizi rahatlatan günah keçileri mi üretiyor? Toplumlar, özellikle kriz anlarında, karmaşık ve rahatsız edici gerçeklikleri basitleştirme eğilimindedir. Şiddet gibi sarsıcı olaylar karşısında bu eğilim daha da belirginleşir. Çünkü şiddet, yalnızca bir eylem değil; aynı zamanda bir ayna işlevi görür. Ve o aynada görülen şey çoğu zaman tek bir bireyin patolojisinden daha fazlasıdır. İşte bu şiddet eyleminin bize tuttuğu aynadaki aksimizi görmezden gelmeye yarayan modern günah keçisi genellikle medyadır. Oysa medya, toplumsal uzamda olmayan, hayali fenomenleri göstermez; tam da toplumsal alanda olan biteni yeniden üretir. Mafya dizileri, tam da kriz anlarındaki toplumun kaçınılmaz gerçeği olduğu için medyada yer bulur ve izleyenden ilgi görür. Toplumsal alandaki şiddet iklimi medyadaki bütün içeriklere nüfuz ettiği için, medya halkın şiddet dolu içerikleri izleyeceğini varsayarak halka mafya dizisini sunar.
Medyadaki şiddet içeriklerini izlediği için şiddete yönelmezler izleyiciler; zaten toplumsal ortamda bir şiddet iklimi olduğu için bu şiddet içeriklerine yönelirler.
“Şiddet içerikli dizi izledi ya da şiddeti özendiren bilgisayar oyunları oynadı; bu yüzden şiddete yöneldi” açıklaması, en az iki yönden sorunludur. Birincisi, izleyiciyi zihnine, hafızasına henüz bir şey kaydedilmemiş olan “boş bir levha” gibi görür ya da kültürel bir ebleh olarak tanımlar. Bu ikisi de mümkün değildir. Zira her izleyici ya da oyuncu ekranın karşısına çoktan birtakım ideoloji, önyargı, hınç, intikam, hırs, ezilmişlik, nefret ve daha bilumum olumsuz duygu ve kültürel normlarla kuşanmış olarak oturur. Bu duygu ve normlardır ki izleyiciyi bizatihi şiddet içerikli dizi ya da bilgisayar oyunlarını izlemeye ya da oynamaya yöneltir. Bu izleme ya da oynama deneyimi, olsa olsa zaten hazır olan duygu ve normları pekiştirme işlevi görebilir.
İkinci olarak, medyaya yüklenen bu aşırı/güçlü etki misyonu, toplumsal alandaki çatışmaları, eşitsiz ilişkileri, politik kutuplaşmaların yol açtığı şiddet iklimini görmezden gelir. Bu bakış açısı, mevcut toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal sorunların çözümüne dair atılması gereken olası adımların ve çözüm yollarının da tıkanmasına ve sorumluların sorumluluklarını kolayca üstünden atmasına zemin hazırlar. İşte bu yüzden, bireysel açıklamalara sarılmak ya da tikel açıklamalarla bu tür olayları tanımlamaya çalışmak yalnızca bir analiz hatası değil, aynı zamanda bir kaçış biçimidir. Bir çocuğun şiddet eylemini, onun izlediği dizilere ya da oynadığı bilgisayar oyunlarına indirgemek, karmaşık bir toplumsal sorunu kültürel bir ayrıntıya sıkıştırmaktır. Bu tür açıklamalar, şiddeti anlamaktan çok, onu evcilleştirir. Çünkü eğer sorun bir bilgisayar oyunuysa, çözüm basittir: yasakla, denetle, kapat. Eğer sorun bir mafya dizisiyse, yayından kaldır. Eğer sorun bireysel psikoloji ise, tedavi et ve dosyayı kapat. Yine eğer sorun tek başına bir ebeveynin ihmali ya da evladını şiddete özendiren pedagojik anlayışıysa onu suçla, linç et ve yargıla.
Ama ya sorun bunlar değilse? Şiddet, boşlukta ortaya çıkmaz. Şiddet, altını ısrarla çizdiğimiz gibi bir iklimin ürünüdür. Bugün Türkiye’de gençlerin içine doğduğu dünya, giderek daralan bir ufuk sunuyor. Geleceğin belirsizleştiği, emeğin değersizleştiği, eğitimin bir çıkış yolu olmaktan giderek uzaklaştığı bir toplumsal zeminden söz ediyoruz. Bu zeminde büyüyen bir çocuk için “umut” soyut bir kavram, “gelecek” ise çoğu zaman başkalarına ait bir ayrıcalık haline geliyor.
Buna hukuksuzluğu eklemek gerekiyor, ki bu başlığın uzun uzun tartışılması ve toplumun geleceğine dair bir ufuk arayışımız devam edecekse, bu konuya daha detaylı şekilde girmek gerekiyor. Adaletin öngörülebilir olmaktan çıktığı, kuralların kişilere göre eğilip bükülebildiği bir ortamda büyüyen bireyler, dünyayı nasıl anlamlandırır? Cezasızlığın yaygınlaştığı, suçun sonuçsuz kalabildiği bir düzende “sorumluluk” duygusu nasıl gelişir?
Toplumun geneli bir yana çocukları ve gençleri, içinde yaşadığı topluma bağlayan belki de en derin bağ adalet duygusudur. Mevcut koşullar altında bu bağı koparan ve gençleri umutsuzluğa, çaresizliğe ve belki de bunlarla bağlantılı olarak şiddete yönelten koşulları diğer pek çok unsuru da göz ardı etmeden iki temel faktörle açıklamak mümkün görünüyor:
1. Yoksulluk sarmalı
Bu sarmal emekçi aile çocuklarını bitmek bilmeyen bir yoksulluk halinde sabitleyerek bir çeşit fiili kast sistemi yaratıyor. Ne var ki bu kast sistemi beraberinde onu meşrulaştıracak katı ve normatif değer sistemi yaratamadığı, yani temeli boş kaldığı için sorunsuz şekilde işlemiyor. Son dönemlerde hegemonya çabasından tümüyle vazgeçmiş, çıplak bir zora yönelmiş bir iktidar ile karşı karşıyayız. İktidarın örgütlü siyasal muhalefete yönelik hukuk aracılığıyla yürüttüğü politik baskı tek başına bir siyasi partiye yönelik baskının ötesinde bir anlama sahiptir. İktidar, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelen ve hukuku silah olarak kullanarak sürdürdüğü baskıyla toplumun tümüne bir mesaj veriyor: “Koşulsuz bir destekle yanımda durmayan herkes bu baskıdan nasibini alır.” Bu “örgütlü ve meşru bir politik harekete böyle davranan bana ne yapmaz?” gibi bir soruyla yaygın hale gelen bir kaygının tüm topluma yayılmasına yol açmaktadır. Buna şahit olan tüm gençlik, şöyle bir ikilem içinde kalıyor: “Ya korkuyu içselleştirip durumu kabul edeceğim ya da alternatif çıkış yolları arayacağım.”
Alternatif çıkış yollarıysa dikensiz değildir. O yollardan birisi de politik, toplumsal, bireysel, mafyatik ve amaçsız/kör olmak üzere çokça çeşitlenebilecek şiddet pratikleri olabilir. Mafya ve suç örgütlerine katılan gençlerin yaş ortalamasının bir hayli düşmüş olmasını, sokaklarda çeteleşmeyi ve çetelerin herhangi bir “örgüt”e ya da çeteye dahil olmayan genç ve çocuklara yönelik kör şiddetini2https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/bir-cocuk-cinayeti-ve-cetelerle-mucadele-etmeyen-sistem,52276?_t=1778365859412#goog_rewarded (Erişim tarihi: 10/05/2026). https://www.dw.com/tr/%C3%A7eteler-%C3%A7ocuklar%C4%B1-nas%C4%B1l-b%C3%BCnyesine-kat%C4%B1yor/a-76875216 (Erişim tarihi: 10/0502026). bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Yoksulluk sarmalına bağlı bu çıkışsızlık, toplumun geleceğine yönelik en büyük tehdit olarak değerlendirilmelidir. Bu koşullar altında belli bir kesim her ne kadar bireysel kurtuluş arayışlarına girerek ellerinde kalan tek “sermaye” olan çocuklarına daha iyi bir gelecek adına iyi eğitim, maksimum beceri ve özgüven yüklemesi yapmaya çalışsa da aklıselim olanlar bu çözümün nihai ve kesin olmadığını, topluca bir “batış” anında evladına yüklediği iyi eğitimin de pek bir anlamının olmadığının farkında. Mattia Ahmet Minguzzi’nin başına gelenler bunun en iyi göstergelerinden birisi olarak okunmalıdır. Siz dilediğiniz kadar evladınıza iyi eğitim aldırın, dilediğiniz kadar korumaya çalışın, toplumun genelindeki çürümeden onu tamamen uzak tutmanız imkânsızdır.
Bu farkındalık ne var ki alternatif yaşam ve toplum oluşturma, yapısal bir dönüşüm yaratacak bir hareket başlatma, kısacası gidişata bireysel çıkış yolları dışında radikal bir itiraz ve müdahalede bulunma yönünde örgütlenme yollarına yönelmek yerine daha çok içe kapanmayı ve bireysel çarelere yönelmeyi engellemiyor. Mevcut yönetimin yaptığıysa bu içe kapanmayı teşvik edecek baskı mekanizmalarını her yönden arttırmaktan ibaret. Ne var ki bu çıkışsızlık toplumun nihai batışını daha da hızlandıracak gibi görünüyor.
2. Cezasızlık kültürü
Cezasızlık kültürü genel çerçevesini çizdiğimiz toplumsal-siyasal iklimde çift yönlü bir bıçak gibi işliyor. Bir yönü gerçekte karşılığı olmayan ya da olsa bile ölçüsüz şekilde işletilen bir cezalandırma pratiği olarak işliyor. Bu mekanizma ya yeni yeni suçlar icat edilerek, ya mevcut suçlara yeni yan anlamlar yüklenerek, ya da mevcut suçlara ölçüsüz ve usule aykırı cezalar biçilerek işletiliyor. Bunun en tipik örnekleri olarak “terör örgütleriyle İLTİSAK”, “yalan/yanlış bilgiyi alenen yayma/yayınlama”, “kanunsuz gösteriye katılmak/yapmak”, “halkı kin ve nefrete teşvik etmek”, “Türklüğe hakaret”3Bu, TCK 301. Maddede geçen “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlığıyla kısaca özetlenen suç, son yıllarda oldukça geniş şekilde yorumlanarak tüm yöneticilere yönelik eleştirilerin hakaret kapsamına alınmasına yol açacak şekilde yorumlanmaya başlamıştır. Bu maddeye TCK 125. Maddedeki devlet büyüklerine hakaret değerlendirmesi de eklenince, yürütme konumundaki siyasilere en küçük bir eleştiri neredeyse imkansız hale gelmiş görünmektedir., “özel hayatın gizliliğini ihlal etmek” şeklinde daha uzunca listelenebilecek bir etiketler silsilesini sayabiliriz. Burada kanun uygulayıcıya suçun isnat edildiği kişi aleyhine sınırsız bir yorum yetki ve alanı sunan mekanizma, aynı zamanda cezasızlık kültürünü de besliyor. Bu sınırsız yorum yetkisi, bazılarına katı bazılarına yumuşak şekilde uygulanabilecek bir manevra alanı da yaratıyor. İktidar elbette bu manevra alanını, muarızlarına yönelik siyasi bir silah olarak kullanma konusunda gayet fütursuz şekilde işleterek olabildiğince genişletiyor.
Cezasızlık kültürü iktidar ağının bir şekilde sınırları içinde olanlara yönelik, “hak edene suçunun cezasının verilmemesi” şeklinde vuku buluyor. Yani hiçbir dolayıma ihtiyaç duyulmadan, hak edene hak ettiği cezanın verilmemesi şeklinde. Bu bağlamda “kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, işçi-işveren arasındaki sözleşmeye işveren lehine uymama, doğa katliamı, hayvan katliamı, yolsuzluk, haksız kazanç gibi suçlar neredeyse ayrım gözetilmeksizin makbul suçlar kategorisi içinde görülmeye başlanmıştır. İktidarı eleştirmek, haber yapmak, sorgulamaksa makbul olmayan suçlar kategorisine yerleştirilmiş durumda.
Kuşkusuz “makbul suçlar” diye tanımladığımız suç kategorileri görünürde genel bir kategori olsa da bunların makbul niteliği, iktidar katında bu suç faillerinin fiilleriyle eşleştiği anda netleşiyor. Bu suçlardan herhangi birisini sıradan bir “fani” işlediği anda suçun makbul niteliği ortadan kalkıyor. Burada bu suçların makbul niteliği toplumsal alandaki tolerans eşiğiyle ilgili. Bu tolerans eşiğinin sınırlarını da iktidarın bu suçları politik mücadelesinin bir aparatı olarak nasıl kullandığı belirliyor. Herhangi bir adi suç (hırsızlık, yan kesicilik, taciz vb.) failini yeri geldiğinde muhaliflere yönelik bir politik manipülasyonun aracı olarak kullanıp, faili olay sonrasında cezalandırmak bir yana her açıdan taltif ederek ödüllendirebiliyorlar. Bu cezasızlık ve akabindeki ödül mekanizması toplum nazarında bazı suçların makbul hanesine kaydedilmesine ve bu şekilde kanıksanmasına yol açıyor.
İşte taltif mekanizması, cezasızlık kültürünün iki yönlü işleyen bıçağının diğer yüzünü oluşturuyor. Bazı durumlardaysa, alenen hukuki mekanizmalara müdahale edilerek suçu sabit olsa dahi, suçlu serbest bırakılabiliyor; dahası cezasızlık, tarifesi olan, alınıp satılabilir bir meta haline dönüşebiliyor. Tüm bunlar, toplumsal alandaki adalet ilkesinin tamamen yok olmasına yol açarak, toplumun temelini derinden sarsıyor. Bütün bu ahval ve şerait içindeki gençlerin kendini ait hissedeceği bir toplum ve kendini gerçekleştirebileceği bir gelecek beklentisi ortadan kalkınca, kendini ya da bizatihi toplumun varlığını tehdit eden irrasyonel şiddet eylemleri kaçınılmaz oluyor.
Şiddetin belki de en önemli kaynaklarından bir diğeri de toplumsal alandaki dil olarak karşımıza çıkıyor. Siyasal söylemin giderek sertleştiği, toplumun sürekli olarak “biz” ve “onlar” diye ayrıldığı bir atmosferde, farklı olanın düşmanlaştırıldığı, muhalif olanın hedef haline getirildiği bir dil, yalnızca politik alanı değil, gündelik hayatı da şekillendiriyor ve daha sıra medyaya gelmeden “şiddeti hak eden”le “şiddeti uygulamaya ya da şiddetli dil kullanmaya ehil” olan arasında net bir ayrımı yapan eril ve maçist bir politik dil kamusal alanın kalbinde üretiliyor. Öfkeyi ve nefret söylemi üretmeyi bir “belagat sanatı” olarak gören bir zihniyetin yönettiği bir ülkede medya ya da bilgisayar oyunları şiddetin yegâne kaynağı olarak görülüyorsa buradaki bakış açımızı derinden sorgulamamız gerekiyor. Çocuklar ve gençler bu dili duyar, öğrenir ve en önemlisi, bu dili normalleştirir. Şiddet her zaman fiziksel değildir. Ama fiziksel şiddetin eşiğini düşüren şey çoğu zaman bu görünmez şiddettir. Sürekli aşağılanan, dışlanan, değersizleştirilen bir özne için şiddet, bir ifade biçimine dönüşebilir. Çünkü ifade edilemeyen her şey, bir noktada patlar.
Burada asıl mesele şudur: Bu çocuk, şiddetin nedeni mi, yoksa sonucu mu? Onu yalnızca fail olarak görmek kolaydır. Ama onu bir semptom olarak okumak çok daha zordur. Çünkü bu, bakışımızı kendimize çevirmeyi gerektirir. Eğer bir toplumda çocuklar şiddeti bir seçenek olarak görebiliyorsa, sorun yalnızca o çocuklarda ya da ebeveynlerinde değildir. Sorun, o seçeneği mümkün kılan koşullardadır. Sonuç olarak bilgisayar oyunlarını, dizileri ya da bireysel psikolojiyi suçlamak, aslında daha derin bir sorumluluktan kaçmaktır. Bu açıklamalar, şiddeti ortadan kaldırmaz; sadece onun üzerini örter.



