David Graeber’ın Tırışkadan İşler1David Graeber, 2018. Bullshit Jobs: A Theory. New York: Simon&Schuster. Türkçesi için bknz. David Graeber, 2025, Tırışkadan İşler. (Burak Esen, çev.) İstanbul: Everest. Yazıda atıflar metnin orijinalinden ama kavramlarda Burak Esen’in çevirisini kullandım. kitabında sorduğu temel soru yalın ama yakıcıdır: Neden kapitalist toplumlarda bu kadar çok insan, kendi işinin aslında anlamsız olduğunu hissediyor? Neden bu kadar insan, yaptığı işin bir yaralı parmağa işemekten imtina ettiğini çok iyi bildiği halde ona hayat memat meselesi gibi tutunmak ve savunmak zorunda kalıyor? Kapitalizmin vaat ettiği sahte özgürleşme, üretkenlik ve kamusal refah yerine neden milyonlarca insan günlerini, aylarını, yıllarını hiçbir toplumsal fayda yaratmayan tırışkadan işlerde geçiriyor? Graeber’ın cevabı bu işlerin, kapitalizm açısından gereksiz değil, tam tersine toplumsal düzeni sürdürmek için son derece gerekli olduğu yönünde güçlü bir tez sunuyor.
Graeber’ın değer ve değerler arasında yaptığı ayrım; toplumun, ekonomik değer ile toplumsal değeri ayırabildiği ve topluma açıkça faydalı işler yapan hemşire ve öğretmen gibi emekçilerin daha düşük ücret almasına rağmen bir nevi manevi tatmin bulduğu, dolayısıyla daha azıyla da yetinebildiği; buna karşılık anlamsız hatta topluma zararlı iş yapanların sırf buna katlandığı için daha çok para almasının kendi kendisini meşrulaştırdığı tuhaf bir manzara ortaya koyar. En yalın tabirle, Graeber için toplumsal fayda ve ücret arasındaki ters orantı, duygu rejimini belirlemektedir: Topluma yararlı iş yapan emekçi, gurur ile mahrumiyeti aynı anda yaşarken anlamsız, tırışkadan işlerle hemhal emekçiler çoğu zaman görece rahatlık ile utancı aynı anda deneyimliyor. Elbette bu iki tarz duygu birbirine çevrilemediği sürece sınıf ortaklaşması da zorlaşmaktadır.
Bu durum, her Toplu İş Sözleşmesi öncesi Türkiye gündeminde tuttuğu yerle dahi incelenmeyi hak ediyor elbette. Fakat Graeber meselenin özünü yani neden bazı işlerin anlamsız hissettirirken bazı sömürü biçimlerinin buna rağmen anlamlı göründüğünü tam açıklayamaz. Bu yüzden Graeber’ın argümanlarının, kapitalizmin Marksist eleştirisinden ve elbette yabancılaşma kuramından daha doyurucu olup olmadığı da tartışılmak zorunda ki Graeber’ın duygular anlatısının politik mahiyeti daha net ortaya konabilsin. Bu yazının kanaati ve varacağı sonuç, Graeber’ın o kışkırtıcı üslubuna mukabil çıkardığı anarşist sonuçların aksayan dağınıklığı altına en az birkaç kere katlanmış küçük kâğıt parçaları konmasının zaruri olduğudur. Ezcümle, burada, her tırışkadan işin yabancılaşmış emeğin özgül bir biçimiyken, yabancılaşmış emeğin her biçiminin tırışkadan iş olup olmadığını sorgulamaya çalışacağız. Bu niyete, sınıfın ortak duygularının örgütlenmesi meselesi eşlik edecek.
Emir Erleri, İnfazcılar, Yamacılar, Kutu Doldurucular ve İş Yığıcılar
Graeber’ın temel argüman serisi, kapitalizmin güncel değişimlerinin saptanması ve kendi meşrebince buna karşı mevzi alınması gayretinden türüyor denebilir. Graeber’ın anlattığı türden işlerin anlamsızlığı patron için çok anlamlıdır; çünkü işçiyi itaate hazır kılar. Graeber, tırışka işlerin bireysel bir anlamsızlık hissinden öte kapitalizmin, bilhassa finansal aşamasında, kendi rasyoneli içinde işleyen bir mekanizma olduğunu gösterir. Bu, kapitalizmin dönüşümünden azade değildir. Ama ona göre bu dönüşüm aynı zamanda bir geri dönüştür de: Kapitalizm öncesi politik zor ve ekonomik zorun birbirinden ayrışmamasının geri dönüşü2Graeeber, 2018, s. 211.… Graeber’e göre çağdaş kapitalizm; üretimci rekabet düzeninden, idari-bürokratik olarak şişmiş, finansallaşmış, taşeronlaşmış, hiyerarşik ve siyasal olarak yönetilen bir feodalizm biçimine kaymıştır; bu yeni düzende teknoloji boş zamanı büyütmez, anlamsız istihdamı büyütür; toplumsal değer ile piyasa değeri ayrışır; çalışma üretmekten çok disiplin ve itaate dönüşür; ve toplum, ortak çıkar etrafında değil, hınç ve rekabet gibi duygular etrafında kurulur.
Graeber’ın yaptığı sınıflandırma, dünyanın da Türkiye’nin de bugünkü iş rejimini anlamak için bazı noktalarda açıklayıcıdır. Graeber temelde 5 tip tırışkadan iş türü tespit eder: emir eri [flunkies], infazcı [goons], yamacı [duct tapers], kutu doldurucu [box tickers], iş yığıcı [taskmasters].3Graeber, 2018, s. 50. Emir erleri amir ve patronların etrafında şişirilen yapay hiyerarşiyi ayakta tutar. Bu iş topluma gerçekten gerekli bir katkı sunmaktan çok bir üst makamdakini daha önemli ve daha itibarlı göstermek için var olan işlerdir. Bunlar temelde işçilerin üzerinde baskıyı artırmak için istihdam edilir. İnfazcılar şirketin ya da kurumun ikna mekanizmalarında yer alan, reklamcı, lobici, pazarlamacı, kurumsal avukat gibi karşı tarafta aynı işi yapanlar olmasa gereksizleşecek rekabet ve baskıyı üstlenen mesleklerdir. Yamacılar bir yandan taşeronlaştırma ve özelleştirme sürerken diğer yandan bu parçalanmış yapının açtığı gedikleri kapatmak için yeni personel istihdam edilmesi ihtiyacına karşılık gelir. Daha doğrusu, aslında hiç doğmaması gereken yapısal arızaları geçici çözümlerle kapatmak için istihdam edilirler. Bu haliyle belediyelerde, üniversitelerde, özel şirketlerde çalışan yüzbinlerce insanın görevi, sistemin kendi ürettiği sorunları çözmek yerine günü kurtarmaktan ve kısa vadeli çözümlerle idare etmekten ibarettir. Elektrik kesintilerini düzeltmeye koşan ama Allah’a emanet altyapıyı değiştiremeyen teknisyenler, bilgisayar sistemlerinin sürekli çöktüğü kurumlarda sorun giderici kadrolar, aslında bu yamama döngüsünün parçasıdır. Kutu doldurucular, gerçekte anlamlı bir şey yapılmadığı halde “yapıldı” görüntüsü üretmek, raporlamak, uygunluk göstermek ve kurumsal kutucukları doldurmak için istihdam edilenlerdir. Avrupa Birliği projeleri için hazırlanan dosyalar, denetimlerde varmış gibi gösterilen raporlar, üniversitelerde bilim üretmekten çok akreditasyon belgeleri için yazılan sayfalarca kâğıt…Bu işlerin çoğu, herhangi bir gerçek toplumsal ihtiyacı karşılamaz. Tek işlevi, üst makamlara veya fon verenlere bir mesaj vermektir. Yani iş yapılıyormuş gibi görünmesini sağlayan, sahte bir faaliyet alanıdır bu. İş yığıcılar ise başkalarına gereksiz görevler icat eden ya da sırf yönetiyor görünmek için yönetim katmanı oluşturan ara yöneticilerdir. Bu nedenle formenler, takım liderleri, süpervizörler, koordinatörler ve plazalarda performans baskısı üreten orta kademe yöneticiler çoğu durumda bu kategoriye oturur. Türkiye’de de bu işlerin ortak sonucu aynıdır. Halkın yarattığı değer, üretime ya da kamusal faydaya değil, hiyerarşinin yeniden üretimine, denetimin yoğunlaştırılmasına ve makam prestijinin büyütülmesine tahvil edilir.
Graeber’ın tezlerinin en güçlü yanı, işin anlamsızlığının yarattığı tinsel yarayı ve duyguları adlandırması belki de. Sahtelik, amaçsızlık, zorunlu rol yapma, neden ya da etki olamama, kendi acısında bile hak sahibi hissedememe ve yaratıcılığın bu düzende toptan çökmeye yazgılı olması… Graeber’a göre tırışkadan bir iş demek, çalışanın bile varlığını gerekçelendiremediği, ama istihdam koşullarının parçası olarak gerekçelendiriyormuş gibi yapmak zorunda kaldığı ücretli emek biçimidir.4Graeber, 2018, s. 133. Yani burada belirleyici olan fayda mantığından öte; faydasızlık, rol yapma zorunluluğu ve öznel farkındalığın bir bileşimidir. Gelgelelim Graeber toplumsal değeri ölçmenin nesnel bir yolu olmadığını kabul ettiği için işçinin yargısını bir ölçüt sayıyor.5Graeber, 2018, s. 235. Graeber’ın zayıf yanı da tam olarak burada başlıyor. Bir kere toplumsal değerin mutlak ölçüsünün emek-değer teorisi olmadığını kabul ettiğinizde, bir işin gerçekten bir şey yapıp yapmadığını işçinin öznel yargısına, değerli olup olmadığını ise sektör içindeki genel kanaate yaslayarak belirlemeye çalışmak zorunda kalırsınız. Bu, tanıklık düzeyinde güçlü ama teori düzeyinde kararsız bir zemin kuşkusuz. Kavram, burada deneyimi çok iyi yakalasa da “Bergsonun benzetmesiyle, dünyaya bol gelen giysiler gibidir…içinde yaşadığımız gerçekliğin ölçüsünde kesilip biçilmemiştir. Ona göre fazlasıyla geniştirler.”6Hakan Yücefer, 2010. Deleuze’ün Bergsonculuğuna Giriş. içinde Bergsonculuk. İstanbul: Otonom. s. 8.
Yabancılaşma ve Tırışkadan İş
Marksist teoriden bildiğimiz yabancılaşmış emek, en basit anlamıyla, işçinin üretici etkinliğinin kendi denetiminden çıkması, ürününün karşısına yabancı bir güç olarak dikilmesi ve bunun işçiyi diğer insanlarla ilişkisi içinde de yabancı bir dünyaya yerleştirmesini anlatır.7Bertell Ollman, 2008, Yabancılaşma: Marx’ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı. İstanbul: Yordam, s. 40. Bertell Ollman’ın dikkat çektiği üzere, yabancılaşmanın yokluğunu bir referans noktası tayin edersek; kapitalizmde ve onun belirlediği gündelik hayatta somutlaşan yabancılaşmanın özü insanın kendi üretici etkinliğiyle, bu etkinliğin ürünüyle, etkinliği mümkün kılan diğer insanlarla ve kendi türüyle ilişkisine sirayet eder.8Ollman, 2008, s. 221. Diğer yandan, yine Ollman’a göre Marx’ın insan doğası ve yabancılaşma çerçevesinin bir zayıflığı da vardır. Bu da koşullar ile davranış arasındaki bağın yeterince geliştirilmemiş olmasında yatar. Marx, insanların büyük ölçüde yaşadıkları koşulların ürünü olduğunu doğru yakalar; ama şu iki soru yeterince açıklanmaz: İnsanların kişiliklerindeki değişim her zaman rasyonel midir? Yeni koşullar, yeni insanları ne kadar sürede yaratır?9Ollman, 2008, s. 373. Bu sebeple, kuram her daim insanların “neler hissedip düşündükleri” sorusunu içermek zorundadır. Yabancılaşmada iş toplumsal olarak gerekli olabilir, ama işçi o iş üzerinde kurucu özne değildir. Tırışkadan işlerde ise iş çoğu zaman toplumsal olarak gereksiz ya da zararlı bile olabilir; buna ek olarak işçi bunu hisseder ve yine de o işi meşru göstermeye zorlanır. Farklı bir ifadeyle, yabancılaşma, emekçinin kendi yaşam etkinliğiyle kurduğu ilişkinin başkalaşmasıyken tırışkadan iş bu başkalaşmanın, öznel bilinçte anlamsızlık olarak tecrübe edilen ve kurumsal düzeyde “mış gibi yapma” ile sürdürülen özel bir yoğunlaşma biçimini verir bize.
Graeber, sınıfın bir bölümünün hissettiği anlamsızlık, boşluk ve kurumsal sahtelik duygusunu kavrama hususunda gösterdiği mahareti kapitalist emek rejiminin özünü kavramakta da gösterseydi keşke. Çünkü kapitalizmin temel skandalı gerekli işleri de işçinin aleyhine, işçiden kopmuş, ona yabancı güçler olarak örgütlemesidir. Sınıfı birleştiren ortak payda da herkesin aynı duyguyu hissetmesinden çok farklı emek rejimlerinde üretilen bu duyguların aynı tahakküm yapısından doğmasıdır. Graeber’ın öznel hattının, sınıfın duygularını görünür kılma gibi bir faydası inkâr edilemezse de onları üretim ilişkileri, mülkiyet ve ortak sömürü zeminiyle yeterince bağlamadığı ölçüde savunmasız bırakmak gibi bir sorumsuzluğu doğurur.
Bu sorumsuzluğun ilk adımı, sınıfın duygularını psikolojikleştirmektir. Utanç kişisel başarısızlığa, öfke verimsizlik ya da zaman yönetimine, anlamsızlık ise kariyer memnuniyetsizliğine tercüme edildiğinde sermaye, duygunun sınıfsal içeriğini boşaltıp onu kişisel gelişim, terapi ya da kariyer yönetimi diline kolayca çevirebilir. Sermaye açısından bu muazzam bir avantajdır zira sınıfsal yara psikolojikleştirildiği anda siyasal içeriğini kaybetmeye başlar. İkinci olarak öfke, utanç, boşluk ya da değersizlik, sınıf ilişkilerinin ürünü olmaktan çıkıp bireysel ruh halini aldığında ahlaki göreceliğe de meyyal hale gelir. Patron da yönetici de beyaz yakalı profesyonel de kendi işinin pek kıymetli ve değerli olduğuna inandığında eleştirmeyi bırakmamızı kimse beklemiyordur sanırım. Üçüncü olarak; Graeber’ın analizi, duyguyu ortaklaştırmaktan çok parçalama riskine kapı araladığı için de sorumsuzlukla itham edilebilir. Nitekim yabancılaşma kuramının gösterdiği üzere sınıf siyaseti duygunun kendisinden değil, duyguyu üreten toplumsal ilişkiden çıkar. Graeberci öznel hat, sınıfın duygularını konuşulabilir kılar; ama onları üretim ilişkilerinin nesnel zemini yerine bireysel tanıklığın alanında bıraktığı ölçüde savunmasızlaştırır. Bu savunmasızlık, duyguların kolayca psikolojikleştirilmesi, ahlakileştirilmesi ve sınıf-içi parçalılığın dili haline getirilmesi demektir.
Tırışkadan İşin Ötesinde
Graeber’ın kavramlaştırdığı tırışkadan işler, bugünün Türkiye’sinde yaşadığımız sınıf tahakkümünü ve liyakatsizliğin boyutunu kavramak için değerli midir peki? Kabul edelim ki Graeber’ın tırışka işlere dair yaptığı çözümleme, Türkiye’nin emek rejimiyle yan yana konulduğunda çarpıcı bir hakikat açığa çıkıyor. Sermaye düzeninde patron ya da amirlerin amacı işçiden artık-değer sızdırmakla sonlanmayıp işçiyi meşgul, bölünmüş, umutsuz ve örgütsüz tutma niyetiyle katlanıyor. Bu minvalde Türkiye’de tırışka işler, Batı’daki plaza kültürünün ithali olarak görülmemelidir. Aksine, neoliberal yeniden yapılanma ve siyasal İslamcı iktidarın yönetim tarzıyla birleşerek ülkenin dört bir yanında örgütlenmiş bir sınıf tahakkümü biçiminde kavranabilir.
Siyasal İslamcı iktidar, son derece zeki bir hamle ile; bu çarpıtmayı kendi tahakküm mantığıyla birleştirerek yeni bir cehennem yaratmıştır. Ama buraya karşı-hamle iddiasındaki muhalif cephenin tutumu için aynı kurnazlıktan ya da politik bilinçten bahsetmek mümkün görünmüyor zira bugün Türkiye emeğin değersizleştirilmesine eşzamanlı olarak emeğin anlamının ya da nesnelliğinin toptan çarpıtılmasıyla da kuşatılmıştır. Öyle ki bugün yorgun argın mesaiden evinize döndüğünüz sırada X platformunda viral olmuş bir gönderi, sizin işçi olmadığınıza bir anda karar verebiliyor. İşçi sınıfını kendi içinde bölmek ve ortaklaşmayı engellemek haricinde, bu durumun bir sıkıntısı da nüfusun büyük çoğunluğunun, mesleki unvanlardan bağımsız olarak hızla proleterleştiğini en iyi durumda ikincilleştirmek en kötü durumdaysa görmezden gelmektir. İronik olarak, günün sonunda, sınıf farklarının sermayenin kurduğu ayrıcalık düzenekleri üzerinden üretilmesi demek, bu duruma itirazların ortaklaşmasını neoliberalizmin istediği tarzda kompartımanlara bölerken öfke, hırs, suçluluk gibi bilumum duygunun da kimlik cephesine sıkışmasını sağlamaktadır.
Çok basit bir örnekle bitirelim. Yeditepe İstanbul’dan aylak Yusuf inşaat işçisi Sabri Usta ile çalışmaya gittiğinde şöyle diyordu: “Binlerce ev yapmış Sabri usta, ama o bizim evde kiracı.” Bir inşaat işçisinin ömrü boyunca binlerce ev yapıp bir tane bile eve sahip olamaması, tırışkadanlık değil, çok klasik anlamda yabancılaşmadır. Çünkü burada iş toplumsal olarak gereklidir; sorun işin gereksizliği değil, işçinin üründen, üretim kararından ve kendi yaratıcı kapasitesinden koparılmasıdır. Yusuf’un kendini mahallenin romanını yazmakla vazifelendirirken hissettiği duygular da sınıftan bağımsız değildir zira Yusuf o romanın yazarı olmadan önce mahallenin sakinidir.
Graeber’ın kavramı, sınıfın bir kesiminin yaşadığı utanç, boşluk ve nedensizlik hissini görünür kılar; ama kapitalist emek rejiminin tamamını açıklayamaz. Zira toplumsal olarak son derece gerekli işlerin büyük kısmı da yabancılaşmıştır. Hatta belki tam tersine, kapitalizm en ağır duygusal yıkımı anlamsız işlerde değil, anlamlı olduğu halde başkasına hizmet eden işlerde üretir. Graeber bize anlamsız işin duygusal semptomlarını sağlasa da Marksist teori ve Ollman bu semptomların daha geniş toplumsal mantığını, yani yabancılaşmayı hem de duyguları işin içine katarak veriyor. Ollman’da birey ve duygu inkâr edilmez; ama şu önemli farkla: Birey kuramın başlangıç noktası yerine toplumsal ilişkinin sonucudur. Bu yüzden tırışkadan iş, yabancılaşmanın yerine geçen değil, onun belirli bir tarihsel biçimini açığa çıkaran daha dar bir kavram olarak kullanılmalıdır. Her tırışkadan iş yabancılaşmış emeğin özgül bir biçimidir; ama yabancılaşmış emeğin her biçimi tırışkadan iş değildir.




