İşçi Sınıfı Liberalizmi Çağrısı Bizzat İçeriden Geliyor

Sosyalist solun büyük ekonomistlerle sorunlu bir ilişkisi var. Daron Acemoğlu tam olarak solun yok saymaması gereken türde bir ekonomist.
Okuma listesi
Çeviren:
Jacobin
Özgün Başlık:
The Call for Working-Class Liberalism Is Coming From Inside the House
15 Eylül 2026

Ekonomist Daron Acemoğlu liberal demokrasinin işçi sınıfının somut çıkarları ve siyasi gücüyle birleşmesini istiyor. Acemoğlu’nun istediği kurumsal dönüşüm talepleri ciddiye alınmalı ancak sınıf meselesi, savaş ve işçi örgütlenmeleri açısından daha detaylı incelenmeli.

Sosyalist solun büyük ekonomistlerle sorunlu bir ilişkisi var. Bu durum belli başlı sorunlar yaratıyor, çünkü solu güncel ekonomik tartışmaların dışında bırakıyor. Daron Acemoğlu tam olarak solun yok saymaması gereken türde bir ekonomist. Simon Johnson ve James A. Robinson ile sık sık iş birliği yapmanın yanı sıra, Acemoğlu 2024 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü kazandı ve en çok alıntı yapılan ekonomistlerden biri haline geldi. Yeni çıkan Hangi Liberal Demokrasi kitabı dikkatleri üzerine çekti ve yakın zamanda The Economist ile yaşadığı atışma bu durumu kanıtlar nitelikte.

Acemoğlu’nun bu eseri “kurumların ekonomik büyüme için önemli olduğunu” vurguluyor şeklinde özetlenebilir. Acemoğlu kurumları ikiye ayırıyor. İlki kapsayıcı siyasi ve ekonomik kurumlar. Bunlar, gücün tekelleşmesini kısıtlayan, hakları koruyan, fırsat eşitliğine olanak sağlayan ve yatırımlarla yenilikçiliği teşvik eden kurumlar. Diğeriyse dışlayıcı kurumlar. Bunlar da zenginliği ve gücü küçük bir gruba teslim ederek çoğu insanı siyasi ve ekonomik katılımcılıktan uzak tutan kurumlar. Dışlayıcı kurumlar kısa vadede büyüme olanağı sağlarken, uzun vadede refahı engelliyor.

Hangi Liberal Demokrasi kitabında Acemoğlu teknolojik gelişmelerin doğrudan ortak bir refah yaratmayacağını iddia ediyor. Bu yeniliklerden kimin çıkar sağlayacağına da, politik ve ekonomik kurumların bu artı değeri nasıl dağıtacağına da teknolojiyi kontrol edenler karar veriyor. Bu bakış açısı okuyucularımızın çoğundan itiraz almayacaktır. Elbette solun kurumlar üzerine olan ilgisi Acemoğlu ve Johnson’ın konuya dahil oluşundan çok öncelere dayanıyor. Nicos Poulantzas ve Analitik Marksistlerden tutun da Stephen Maher ve Scott Aquanno’nun son analizlerine kadar, Marksistler kurumların sınıfları ve toplumsal kuvvetleri nasıl şekillendirdiğine dair sayısız değerlendirmede bulundu. Ancak Acemoğlu’nun son kitabı bu sorunların hâlâ önemli olduğuna dair bir hatırlatma yapıyor ve kitapta sunduğu argümanlar solun ilgisini hak ediyor. Kurumların önemli olduğu fikri elbette pek tartışmalı değil. Ancak üzerine düşünülmesi gerekenler şunlar: kurumların nasıl ve kimler tarafından oluşturulduğu, kimlerin gücüne güç kattığı ve reform edilip edilemeyecekleri.

Acemoğlu’na gelen eleştiriler sadece The Economist gibi klasik liberallerden gelmiyor. Örneğin, Adam Tooze, Acemoğlu, Johnson ve Robinson’u dünya tarihini liberal demokrasi merkezli bir bakış açısıyla okumakta ısrarlı oldukları için eleştiriyor.1https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-328-an-economics-nobel Mushtaq Khan gibi ekonomistler de onları Batı tipi mülkiyet haklarının ekonomik büyüme için vazgeçilemez olduğu konusundaki ısrarları üzerinden eleştiriyorlar.

Bu bakış açısının karşısındaki en büyük eleştiri ise Çin hayaleti. Acemoğlu’nun kapsayıcı ve dışlayıcı kurumlar tanımı Afrika ve Latin Amerika’daki sömürge kurumlarının yarattığı azgelişmişliği açıklayabilir. Ancak Çin’in yükselişini açıklamakta güçlük çekiyor. Otoriter kurumlar Çin’in ihracat odaklı sanayileşmesini Güney Kore ve Tayvan’ın 1970’lerdeki durumlarıyla açıklayabilir. Ancak Çin’in birçok teknolojik alandaki öncülüğünü açıklayamıyor.2https://ideas.repec.org/p/cep/cepdps/dp1876.html Acemoğlu teknolojik gelişmeleri, girişimciliği, yeni şirketleri, serbest girişi, araştırmayı ve üreticilerin mülkiyetini koruyan patent yasaları aracılığıyla kapsayıcı kurumlarla ilişkilendiriyor.

Bildiğiniz Burjuvazi Kurumları Değil

Kurumsal teoriler ile solun problemli bir ilişkisi var. Bazı Marksistler kurumları Komünist Manifesto’nun “bütün burjuvazinin kamusal işlerini düzenleyen komitesi” referansıyla burjuvazinin yönetim araçlarından biri olarak tanımladı. Bu da kurumların kapitalizmi stabilize eden ve yeniden üretilmesine olanak sağlayan araçlar olarak değerlendirilmesine yol açan bir yapısal işlevselciliği ortaya çıkardı. Ancak hakkını teslim etmek gerekir: birçok Marksist teorisyen bu görüşlerin ötesine geçen analizlerde bulundu. Analitik Marksistler kurumları değerlendirirken çok bariz bir şekilde Ortodoks Marksizm’in sınırlarının dışına çıkan araştırma yöntemleri kullandılar. Örneğin, Poulantzas 1978 yılında yazdığı Devlet, İktidar, Sosyalizm kitabında devleti sınıfsal güç dengelerinin “materyal yoğunlaşması” olarak tanımladı. Daha yeni çalışmalar arasında Stephen Maher ve Scott M. Aquanno’nun Kurumsal Marksizm (IM) teorisi var.3https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/07393148.2017.1416729 Leo Panitch ve Sam Gindin’in çalışmalarından yola çıkarak, kurumsal Marksist bakış açısı devletin, ticaretin ve işçi sınıfı kurumlarının toplumsal güçler arasındaki mücadelelerle şekillendiğini ve bu şekilde döneminin kapitalizmine kendine has biçimini verdiğini iddia ediyor.

Bu yaklaşım ağır müdahalelere maruz kaldı. Ünlü kalkınma ekonomisti ve September Group üyesi Pranab Bardhan’ın incelemeleri, devletlerin kâr getirmeyen ekonomik kurumlarının belli bir grup elitin eline geçmesi halinde tolere edebildiğini gösteriyor. Aynı zamanda Vivek Chibber de sanayi politikalarının doğru düzenlemeler olmadan başarıya ulaşamayacağını vurguluyor.

Bu bağlamda, Hangi Liberal Demokrasi kitabı solun hem katılacağı hem de şiddetle karşı çıkacağı argümanlar ortaya atıyor. Sol, çoğu liberal demokraside işçi sınıfının kaderine terk edildiği, sosyal bağların zayıfladığı ve dikkatli bir şekilde denetlenmezse yapay zekânın refah içinde bir toplumun inşası karşısında tehdit oluşturacağı fikrine katılacaktır. Daha tartışmalı olan ise Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” iddiası ve bunun içinde bulunduğu siyasi proje.

Acemoğlu kitaba kendisine göre liberal demokrasinin büyük başarılarını sıralayarak başlıyor. Burada Tooze’nin getirdiği eleştirinin temeli görünür hâle geliyor. Acemoğlu alternatiflerine kıyasla, liberal demokrasi fikrine içtenlikle inanıyor. Ancak bütün değerlendirmesini liberal demokrasi merkezli olması sebebiyle görmezden gelmek haksızlık olur. Acemoğlu liberal demokrasiyi henüz tamamlanmamış olmasına rağmen ilerici bir atılım olarak görüyor ve eksikliklerinin iyileştirilerek giderilebileceğini iddia ediyor. Liberalizmin sömürgecilik ve kadın haklarının tanınmaması gibi tarihsel hatalarını görmezden gelmiyor. Ancak aynı zamanda başarılarının da günümüzdeki bunalıma sebep olduğuna inanıyor.

Acemoğlu bu bunalımın sebeplerinden birinin maaşlar ile üretkenlik arasındaki bağın kopması olduğunu düşünüyor. Bunun sebebini örgütlü emeğin zayıflamasında değil, teknolojide görüyor. Aynı zamanda sebeplerden birinin de işçi sınıfı ile profesyonel yönetici sınıfı arasında açılan kültürel ve eğitimsel uçurum olduğunun altını çiziyor.

Dijital Çağda Kültür Savaşı

Acemoğlu, eğitimli liberallerin birçok farklı kültürel konuda yapmaya kalkıştığı sosyal mühendisliğin bu uçurumun açılmasını hızlandırdığını ve işçi sınıfından tepki gördüğünü iddia ediyor. Algoritmalar ve yapay zekâ bu uçurumu büyütüyor. İfade özgürlüğünün kararlı bir savunucusu olan Acemoğlu burada alışılagelmemiş bir öneri sunuyor – ifadeler yerine algoritmaları denetlemek. Bu da sosyal medya akışlarının kullanıcılara skandal niteliği taşıyan veya çok etkileşim alan gönderileri önermek yerine, takip ettikleri hesaplardan gönderileri önermesiyle oluyor. Konu yapay zekâya geldiğinde, Acemoğlu kendi tanımıyla “işçi yanlısı yapay zekâ” yaratma konusunda ısrarcı.4https://www.hamiltonproject.org/publication/paper/building-pro-worker-ai/

“İşçi yanlısı yapay zekâ” işçilerin ellerindeki görevleri daha verimli tamamlamalarını sağlayıp, kendini geliştirirken, yeni görevleri üstlenebilir. Her iş birden fazla görevin toplamından oluşur. Yapay zekâ bu görevleri üstlenebilir veya bu görevleri yerine getiren insanların verimliliğini artırabilir.

Acemoğlu mevcut ticari modelin ve yapay zekâ şirketlerinin ideolojik eğilimlerinin işçi yanlısı bir yapay zekâ üretimine hiç fırsat vermediğine inanıyor. Ona göre yapay zekânın gelecekte alacağı yön liberal demokrasi için bir sınav olacak. Yapay zekâya karşı geliştirilecek önlemler sadece devlet denetimiyle değil, liberal-demokratik gelenek doğrultusunda toplumsal müzakere ile de olacak. Acemoğlu yapay zekânın ortadan kaldırılamayacağının farkında. Donald Trump yarın Sam Altman ve Dario Amodei’yi tutuklatsa ve şirketlerini lağvetse bile yapay zekâ belki sadece biraz yavaşlayarak var olmaya ve gelişmeye devam edecektir.

Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizmi vizyonu, işçi sınıfının -özellikle üniversite mezunu olmayanların- maddi çıkarlarını, toplumsal imajını ve siyasi gücünü liberal demokrasiyle barıştırmak. Acemoğlu geleneksel liberal değerler olan çoğulculuk, ifade özgürlüğü, hukukun üstünlüğü ve demokratik özyönetime olan bağlılığını açıkça beyan ediyor. Aynı zamanda liberalizmin düzgün çalışma koşullarını, artan ücretleri, kamu hizmetlerini, işçilerin sesini ve ortak bir şekilde erişilebilecek teknolojik ilerlemeyi öncelemesini de istiyor. Böyle bir vizyon Alexandria Ocasio-Cortez veya Bernie Sanders tarafından düzenlenen bir mitingde söylense kulağa hiç garip gelmezdi.

Acemoğlu’nun vizyonunda solun kabul etmekte güçlük çekebileceği kısımlardan biri şu: İşçi sınıfı liberalizmi, kültürel değişim konusunda ısrarcı olmak yerine bölgesel topluluklara daha fazla yetki alanı tanıyıp çeşitli değerleri ve fikirleri “bireysel özgürlükler çerçevesinde” aynı anda içinde bulundurması talebinden geliyor. Bu görüş ise şu zorlu soruyu ortaya çıkarıyor: İşçi sınıfı dayanışmasının kültürel siyasete geniş bir demokratik katılım olmadan sağlanması mümkün mü?

İşçi Sınıfı Liberalizminin Sınırları

Acemoğlu, sosyal mühendislik yapılmaması konusundaki ısrarının azınlık haklarından taviz vermek anlamına gelmediği konusunda ısrarcı. İrlanda’da eşcinsel evliliğin yasallaşması ve anayasada kürtajı yasaklayan kanunun kaldırılmasıyla sonuçlanan referandumun politik altyapısını yurttaş meclisleri oluşturmuştu. Acemoğlu bunu, toplumun liberal demokrasinin araçlarıyla siyasete katılım sağlaması durumunda, ilerici kazanımlar elde edilebileceğini göstermek için vurguluyor.

Kitabın başlarında bahsi geçse de, bu meclisler kitabın geri kalanında örnek olarak kullanılmıyor. Her ne kadar liberal demokrasi yerel yönetimlere daha fazla özerklik tanıyan gelenekler tarafından heyecanlandırılmış gibi görünse de, Acemoğlu bu meclisleri katılımcı bütçe veya benzeri şekillerde yerel demokrasiyi geliştirme aracı olarak kullanmıyor. Bu sorun liberal değerleri savunma konusunda yazılmış çoğu yazıda görülebiliyor. Halihazırda var olan kurumları yeniden çalıştırmaya yönelik öneriler dışında, demokrasiyi derinleştirme konusunda herhangi bir öneriden yoksun.

Yerel tartışmalar gerekli, ancak Acemoğlu’nun hükümetler tarafından değerlendirilmesini istediği konular göz önüne alındığında sınırları var. İşçi Sınıfı Siyaseti Merkezi’nden Dustin Guastella’nın da söylediği üzere, Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizmi şu gerçeği gözden kaçırıyor:

Tabana yayılmış bir refah yaratmak için, ticaret, finans, emeğin göçü, teknolojinin yerinden edilmesi, sanayi politikası ve kamu borçlarını da içinde barındıran büyük ekonomik meseleleri çözmemiz gerekiyor. Bunların hiçbiri yerel ölçekte gerçekleştirilemez.

Yerel tartışmalar bir topluluğun yaşadığı yere yapılmak istenen yapay zekâ merkezinin inşa edilmesini kabul etmemesini sağlayabilir, ama yapay zekânın izleyeceği politikayı belirleyemez. Aynı şekilde ticari politikaları da belirleyemez. Bu tip müdahaleler için merkezi hükümetten kararlara ihtiyaç vardır.

Savaş Kurumu

Acemoğlu Amerikan liberalizmi ile sosyal demokrasi arasındaki farkı gözden kaçırıyor. Hem Yeni Anlaşma (Roosevelt) liberalizmini hem de Avrupa sosyal demokrasisini destekliyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yeni Anlaşma koalisyonu içinde örgütlü emek bir çıkar grubu olarak değerlendiriliyordu; bunun aksine Avrupa tipi sosyal demokrasilerde örgütlü emek kurucu bir siyasi kuvvetti. Bu farkı kavrayamamak, Amerika’nın hem en büyük ekonomilerden biri olduğu hem de neden zayıf bir refah devleti ve yüksek seviyede eşitsizliklere sahip olduğu konusundaki kavrayışını zayıflatıyor.

Başka ciddi eksiklikler de yok değil. Kitabın liberal demokrasilerin yaşadığı sorunlar ve liberalizm ile sosyal demokrasinin gidişatı konusunda taşıdığı endişeler değerlendirildiğinde, Adam Przeworski’nin bahsi geçmiyor olması şaşırtıcı. Przeworski demokrasinin uluslararası ölçekte sistematik bir çöküntü yaşamadığını, sadece kurumsal dengesizlikler sebebiyle siyasi ayrışmalar yaşandığını iddia ediyor. Başka bir şaşırtıcı eksiklik ise Amartya Sen’in bahsinin geçmemesi. Sen’in kabiliyet yaklaşımı içinde dile getirdiği işçilerin şartlarını iyileştirme ve toplumların ihtiyaçlarını daha iyi anlamak için tabandan demokratik müzakere tartışmaları, Acemoğlu’nun işçi sınıfı liberalizminde vurguladığı noktalarla örtüşüyor.5https://plato.stanford.edu/entries/capability-approach/

Ancak en çok dikkat çeken eksiklik dış politika. Eğer ABD’de liberal demokrasi Trump ve kurumlara azalan güven sebebiyle tehlike altındaysa, bu gelişmeler dış politika olmadan değerlendirilemez. Ekonomideki büyük durgunluk Amerika’nın sorunlarının kaynağı olarak görülse de, bugüne gelen yoldaki taşları 11 Eylül saldırısı, teröre karşı savaş ve Irak’ın işgali döşedi. Spencer Ackerman bu olayların Trump başkanlığına giden süreci nasıl yarattığı konusunda detaylıca yazdı.6https://www.libertarianism.org/podcasts/free-thoughts/american-terror-after-9-11 Irak savaşına ve Afganistan’ın 20 yıllık işgaline dair söylenen yalanlar elbette devlete olan güveni sarsacaktı. Trump’ın savaş karşıtı söylemleri hiç samimi olmadı, ancak seçimde kazandığı zaferin sebeplerinden biri de buydu.

Eksik Olan Değişim Öznesi

2020’lerde Amerikan demokrasisi bir kere daha kendi dış politikası yüzünden tehdit altında. Bu kez sebep Gazze’deki soykırım. İfade özgürlüğü ve protesto hakkı ciddi baskı altında. Nasıl teröre karşı savaş bugünkü sorunlara sebep olan kurumlara karşı güvensizlik doğurduysa, Gazze’deki soykırıma karşı olanların karşı karşıya geldiği ifade özgürlüğü kısıtlamaları ve hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Parti iktidarlarının İsrail’in eylemlerini kayıtsız bir şekilde desteklemesi uzun vadede Amerikan demokrasisini zayıflatacak. Dış politikanın bahsinin geçmiyor olması, açık ara kitabın en büyük eksikliği.

Daha ciddi bir sorun ise kitabın işçi sınıfı liberalizminin nasıl kurulacağına dair bir yol haritası çizmiyor oluşu. Toplumda değişen gelenekleri değerlendirirken, Acemoğlu, vatandaşlık hakları, kadınların işgücüne katılımı ve eşcinsel evlilik konularına vurgu yapıyor. Ancak toplumsal hareketlerin bu gelişmeleri nasıl desteklediği konusunda neredeyse hiç analiz yapılmıyor. Kitap siyasi bir manifesto olmasına rağmen, işçi sınıfı liberalizmi hareketini inşa etmeye mi çalışıyor, yoksa liberal elitlere daha düzgün davranmaları için yalvarıyor mu, bunu anlamak güç.

Acemoğlu’nun en ilginç açıklamalarından biri, kitabın içinde değil, kitabı tanıtmak için verdiği bir röportajda. Bardhan ile yaptığı ve Substack platformunda paylaşılan bir söyleşide Acemoğlu şunları söylüyor:7https://pranabbardhan.substack.com/p/a-conversation-on-liberal-democracypart

Bana kalırsa emek mücadelesine komünist ve ideolojik sendikalar aracılığıyla ciddi zararlar verildi, çünkü bu sendikalar, üyelerinin şartlarını iyileştirmek yerine, en nihayetinde kendilerine zarar olarak dönen enternasyonalist hedeflere yoğunlaştı, bu şekilde yönetimle aralarına mesafe girdi. O yüzden bana sorarsanız yeni tip bir sendikacılığa ihtiyacımız var.

Burada üzerine konuşulacak çok fazla sorunlu ifade var. Komünistlerin yönetimi altındaki sendikalar tartışmasız bir şekilde Moskova’nın siyasi manevralarının peşine takılarak kendilerine zarar verdiler. Ancak ABD’de zayıflamalarının sebeplerinden biri de karşı karşıya kaldıkları devlet baskısı. Aynı zamanda Judith Stepan-Norris ve Maurice Zeitlin’in yazılarında açıkladıkları üzere, komünistlerin önderliğindeki sendikalar 1930’larda ve 1940’larda Amerika’daki ırk ve cinsiyet eşitliği mücadelesine diğer sendikalardan çok daha fazla katkıda bulundu.8https://peoplesworld.org/article/uncovering-the-truth-about-reds-and-unions/ Bugün sendikaların bu politik değerlere sahip olması doğal karşılanıyor, ancak o günlerde yaygın bir tavır değildi.

Enternasyonalist hedefler sendikalar içinde itirazlarla karşı karşıya kalsa bile, her zaman emek hareketinin doğal bir parçasıydı. Bu hedeflerin arasında İspanyol İç Savaşı’nda Cumhuriyetçi güçlere destek verilmesi, apartheid karşıtı harekete ve ABD’nin Orta Amerika’ya müdahalesine karşı çıkmak vardı. Bugün ise sendikalar İsrail’e karşı tavır alıyor.

Acemoğlu, Vietnam Savaşı’nda ortaya çıkan işçi-hippi ayrımını vurgulasa da, Penny Lewis’in Hardhats, Hippies and Hawks kitabında vurguladığı üzere, işçi sınıfının savaş karşıtlığı görmezden gelinemeyecek kadar büyüktü.9https://labornotes.org/blogs/2014/07/book-review-hardhats-hippies-and-hawks Acemoğlu’nun sendikaların bu tarz eylemlere girişmemesi gerektiği konusundaki görüşü, aslında kendi önerilerinden birisiyle çelişiyor: Liberal demokrasinin yeniden doğuşu, işçilerin işyeri dışında da bir sesinin olmasını zorunlu kılıyor.

Gücü Ciddiye Almak

Acemoğlu liberal demokrasinin en büyük sorunlarından birinin örgütsel yaşantının zayıflaması olduğunu söylüyor. Sendikalar geçmişte işçi sınıfı için örgütsel yaşantının merkezinde yer alıyordu. Ekonomik sendikalar bu yaşantıyı sürdürmek için yeterli değil. Sendikalar birçok demokratikleşme sürecinde kilit bir rol oynadı. Özellikle Brezilya, Güney Afrika ve Güney Kore’de. Amerika şartlarında ise ekonomik sendikacılığın içine düştüğü rehavet, yükselen sektörlerde sendikaların örgütlenmesine engel oldu ve Ronald Reagan’ın saldırılarına karşı savunmasız bıraktı. Sendikalar toplumda ve işyerinde demokrasinin temel dayanaklarından birini oluşturuyor. Bu yüzden sendikalar her ölçekte siyasetin içinde olmalı.

Acemoğlu’nun ekonomik sendikacılığı savunmasının görünmeyen yüzü ise politik olmayan üyeler ile ideolojik liderler arasında kültürel konularda ortaya çıkabilecek çatışmalar. Ancak sendikalar üyelerinin duruşları üzerinde ilerici bir etki yaratabilir; bu etkilerin bazıları Acemoğlu tarafından kutuplaştırıcı olarak değerlendiriliyor. Ancak bu etkinin demokratik olabilmesi için sendikaların içeride çoksesliliğe izin vermesi gerekiyor. Örgütsel demokrasi ile tepeden toplumsal mühendislik arasındaki çizgilerin muğlaklaşmaması için eleştiri düşmanlaştırılmamalı; bu yüzden açık müzakereler şart.

Bu eleştiriler Acemoğlu’nun kitabından öğrenilecek bir şeyin olmadığı anlamına gelmez. Kitap ciddi bir şekilde incelenmeyi hak ediyor. Acemoğlu, solun görmezden gelemeyeceği birçok hakikati gözler önüne seriyor: ekonomik büyümenin, hiç değilse orta vadede işçi sınıfının şartlarının iyileştirilmesi için zorunlu olduğu, teknolojinin hızla ele geçirildiği ve bu yüzden birçok işçinin derin bir yabancılaşma içinde olduğu gibi. Sol, ekonomik ve politik kurumlar inşa etme konusunda ciddiyse, kurumsal yapıların gerektirdiği denge siyasetini anlamak zorunda. Acemoğlu’nun kitabı ve kurumların ekonomik rolü göz ardı edilemez.

NOTLAR

(1) https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-328-an-economics-nobel

(2) https://ideas.repec.org/p/cep/cepdps/dp1876.html

(3) https://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/07393148.2017.1416729

(4) https://www.hamiltonproject.org/publication/paper/building-pro-worker-ai/

(5) https://plato.stanford.edu/entries/capability-approach/

(6) https://www.libertarianism.org/podcasts/free-thoughts/american-terror-after-9-11

(7) https://pranabbardhan.substack.com/p/a-conversation-on-liberal-democracypart

(8) https://peoplesworld.org/article/uncovering-the-truth-about-reds-and-unions/

(9) https://labornotes.org/blogs/2014/07/book-review-hardhats-hippies-and-hawks

Bunları okudunuz mu?