Sınıfsal Duygulanımlar: İşçi Sınıfı Tarihine Duyguları Yeniden Kazandırmak

İşçilerin yeniden canlanabilmesi için, önceki hareketleri harekete geçiren muazzam duygusal enerjiyi hatırlamak ve entelektüel toplulukların yanı sıra yeni duygusal topluluklar da yaratmak gerekir.
Okuma listesi
Editör:

Duygular birçok akademik disiplinde giderek artan bir ilgi görmektedir, ancak bu gelişme işçi sınıfı tarihçilerini yeterince etkilememiştir. Makale bu konuyu yeniden tartışmaya açarak 19. yüzyıl Amerika’sındaki iki büyük işçi sınıfı protesto hareketinin — güneydeki kölelerin ve kuzeydeki sanayi işçilerinin direnişinin — sadece maddi şikâyetlerden değil, aynı zamanda işçi sınıfının iki farklı ama eşit derecede istikrarsız duygusal rejim arasında yaşadıkları acıları siyasal bir iddia olarak ortaya koyabilme becerisinden kaynaklandığını öne sürer. Birçok duygu söz konusu olsa da, işçi sınıfının öfkesi, sınıf direnişini ve protestoları körüklemede özellikle önemlidir. Bu öfke, bazen orta sınıf hassasiyetleri söylemiyle ifade edilirken, diğer zamanlarda orta sınıf değerleriyle çatışan şiddetli duygusal tepkiler biçiminde ifade ediliyordu.

Sonuç olarak Kuzey’de, özellikle de on dokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşanan grev dalgalarıyla birlikte, birbiri ardına krizler yaşandı; Güney’de ise kölelerin çektiği acılar, Kuzey’e kaçan kölelerin akınıyla görünür hale geldi ve ardından İç Savaş olarak bilinen ani ve duygusal bir devrim patlak verdi.

Emek tarihçiliğinde duyguları önemli bir araştırma konusu olarak ele alan çalışmalar oldukça azdır. Örneğin, emek tarihi alanındaki “zanaatkâr-işçi” ekolüne mensup tarihçiler, sınıf oluşumunu ve direnişi açıklamak için genellikle üretimdeki değişikliklere ya da devrimci ideolojinin mirasına başvururlardı. Kültüre de bakarlardı, ancak duygular bunun dışında tutulurdu. Thompsoncu gelenek bu dışlamayı teşvik etmiştir; yine de Thompson’un ünlü sınıf tanımı duyguların önemini vurgular. Thompson’ın tanımına göre,

“Sınıf, bazı insanlar ortak deneyimlerin (miras alınan veya paylaşılan) sonucu olarak, kendi aralarında ve kendi çıkarlarından farklı (ve genellikle zıt) çıkarları olan diğer insanlara karşı ortak çıkarlara sahip olduklarını hissedip bunu ifade ettiklerinde ortaya çıkar.”1E. P. Thompson, The Making of the English Working Class (London, 1963).

Thompson’un formülasyonundaki duygu kısmı, kültürel gelenek içerisinde kök salmış olarak değil, daha önemli faktörlerin doğal bir sonucu olarak kabul edilerek ihmal edilmiş ve işçi sınıfı bilincinin merkezinde yer alan bir faaliyet olarak incelenmemiştir. Duygular, Thompson’ın modelinin öngördüğü şekilde işlev görmüş; işçi sınıfının sınırlarını çizmiş ve yaşanmış deneyimler, kimlerin topluluğun bir parçası olduğunu ve kimlerden nefret edilip edilemeyeceğini belirlemeye yardımcı olmuştur.

İşçilerin duygusal yaşamına –çoğu zaman en samimi ifadelerine– ulaşmanın metodolojik zorlukları vardır. İşçiler tarafından ya da işçiler için yaratılan kaynaklar –bu makalede kölelerin halk masallarıyla temsil edilmektedir– duygusal bir topluluk oluşumuna dair çarpıcı kanıtlar sunar. Ancak makale, çoğunlukla orta sınıfın basılı kültürüne (dergiler, gazeteler ve kölelerin anlatıları) dayanmakta ve işçi sınıfının duygusal dışavurumlarına dair satır aralarından iz sürmek için eleştirel bir okuma yapmaktadır. Orta sınıfın süreli yayınları, işçilerin orta sınıfların duygusal kültürüyle olan ilişkilerini ve orta sınıfın genellikle korktuğu daha sert bir duygusal kültürün varlığını belgelemektedir. Dolayısıyla, burada kullanılan yöntem, işçilerin genellikle orta sınıfın duygusal fikirlerinde manevi sığınak ve fırsat buldukları Kuzey ve Güney’in istikrarsız duygusal rejimlerini incelemek için uygundur.

Emek tarihi alanındaki bazı çalışmalar duyguları merkeze almaya başlamıştır. Örneğin, siyaset bilimci David Ost, Post-Dayanışma (Solidarność) dönemindeki Polonya üzerine yaptığı çalışmada bu alandaki en iyi eseri yayınlamıştır. Ost, komünist dönemin yoksunluklarının işçilerde öfke yarattığını ve sendika liderlerinin bu öfkeyi yönetici elitlere yönelttiğini savunmaktadır. Ost, sınıf öfkesinin Avrupa’daki neoliberal yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak doğal bir şekilde oluştuğunu ve toplumsal mücadelelerde duyguların oynadığı önemli rolü ortaya koyar. Sınıf öfkesinin sosyal demokratik bir siyasetin sağlığı için merkezi bir öneme sahip olduğunu savunan bir demokratik siyaset teorisi önermektedir.2David Ost, The Defeat of Solidarity: Anger and Politics in Postcommunist Europe (Ithaca), Ost’un işçi sınıfının öfkesinin marjinalleştirilmiş azınlıklara doğru kademeli olarak yönelmesine dair anlatısı, modern liberal demokrasilerdeki daha geniş bir eğilimi açıklamaktadır. Bu eğilimler on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sında da açıkça görülse de, Ost’un anlatısı, bu makalenin duygusal dışavurumu ve direnişi emekçilerin kapitalist elitlere karşı çıkmak için kullandığı önemli bir araç olarak ele alma biçimine ışık tutmaktadır.

Duyguların tarihi üzerine yapılan son çalışmalar, işçi sınıfını büyük ölçüde göz ardı etmiş olsa da, duygular ve işçi sınıfı tarihinin bütünleştirilmesine ışık tutabilecek birkaç önemli içgörü ortaya koymuştur. Bunlardan ilki, duyguların zaman ve mekânlara göre bir dereceye kadar değiştiği ve farklı duyguların zaman içinde farklı anlamlar kazandığıdır. Norbert Elias’ın The Civilizing Process (Uygarlaşma Süreci) adlı eseri, seçkin kaynakları kullanarak, duyguların zaman içinde nasıl evrimleştiğini ve Batı kültürlerinde duygusal öz denetimin nasıl arttığını göstermektedir.3Peter N. Stearns, American Cool: Constructing a Twentieth Century Emotional Style (New York, 1994).Peter N. Stearns, orta sınıf nasihat literatürünü4Editör Notu: Bu terim, insanlara nasıl davranmaları, nasıl giyinmeleri, duygularını nasıl kontrol etmeleri veya çocuklarını nasıl yetiştirmeleri gerektiği konusunda rehberlik eden kitaplar, broşürler, dergi yazıları ve görgü kuralları (etiquette) kitaplarını ifade eder. kullanarak, Elias’ın görüşlerini derinleştirdi ve bunları modern döneme kadar takip etti. Stearns ve çalışma arkadaşları için, 19. yüzyıl sadece Viktorya döneminin baskıcı bir hikâyesi olmaktan öte, yoğun duyguların değer gördüğü bir dönemdi –elbette ki bu duygular uygun nesnelere yöneltildiği sürece. Bu nedenle, rekabetçi iş dünyasında zorlanmadıkça öfke teşvik edilmezken ebeveynlik ve evlilikte aşk giderek daha fazla vurgulanmaya başlandı.5Carol Zisowitz Stearns and Peter N. Stearns, Anger: The Struggle for Emotional Control in America’s History (Chicago, 1986). 20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, daha az yoğun, “ölçülü” bir duygusal üslup, yoğun ifadelerin kınanmasına neden oldu. Stearns, Batı kültüründe duygusal öz denetimin modernleşmesine dair muhtemelen orta sınıftan işçi sınıfına doğru yayılan “Büyük Anlatı”nın izini sürer. Barbara Rosenwein, duyguların bastırılmadıkları sürece her zaman patlamaya çalışan “hidrolik” model olarak tasvir edilmesine itiraz ederken, Stearns, toplumun endüstriyel iş düzeninden post-endüstriyelizme geçiş sürecinde orta sınıf ve elit Amerikalıların öfkeyi kontrol etmek için giderek artan çabalarını göstererek haklı bir noktaya değinir.6Barbara H. Rosenwein, “Worrying About Emotions in History,” American Historical Review, Vol. 107, No. 3 (June, 2002): 821–845. Öfke kontrolü uzun bir geçmişe sahip olsa da, ekonomiyle olan özel bağı modernitenin belirleyici bir unsurudur. Ancak 19. yüzyılda, özellikle ücretli işçiler için büyük iş yerlerini düzenleyen kurallar hâlâ oluşum aşamasındaydı; bu nedenle öfke, işçi sınıfının direnişinde önemli bir rol oynayacaktı.

İkinci bir katkı ise toplulukların kısmen duygusal ifadeler ve paylaşılan duygusal değerler aracılığıyla tanımlanmasıdır. Barbara Rosenwein, duygusal toplulukları “aynı duygusal ifade normlarına bağlı olan ve aynı ya da benzer duyguları değerli veya değersiz gören ya da değersizleştiren gruplar” olarak tanımlamaktadır.7Barbara H. Rosenwein, Emotional Communities in the Early Middle Ages (Ithaca, 2006), 2. Daha sonra, erken Orta Çağ’ın saray toplumlarındaki çeşitli duygusal toplulukların tarihinin kökenine inerek Avrupa’daki elitlerin duyguları ifade etme ve değer verme biçimlerindeki çeşitliliği göstermiştir. Bu fikir, sınıfsal analize bilgi sağlayabilecek bir potansiyele sahiptir. Örneğin, işçilerin birbirlerini nasıl sevdiklerini ve bu sevgiyi nasıl anladıklarını, ayrıca işçileri birbirinden ayırabilecek öfkenin kriz zamanlarında onlara nasıl önemli bir kaynak sağladığını daha iyi bilmemiz gerekir. İşçi sınıfı siyaseti, kısmen, özel ve kamusal alanlar arasında dolaşarak dayanışmalar yaratan duygular aracılığıyla oluşturulmuştur.

Üçüncü önemli katkı William Reddy’nin “duygusal rejimler kavramından gelmektedir. Reddy “herhangi bir kalıcı siyasi rejimin duygular için normatif bir düzeni temel bir unsur olarak oluşturması gerektiğini” savunmaktadır.8William M. Reddy, The Navigation of Feeling: A Framework for the History of Emotions (Cambridge, 2001), 124–126. O, çeşitli siyasi rejimlerin kurumlar arasında sergilenen kontrolün kapsamına bağlı olarak, gevşeklikten katılığa kadar değişen duygusal kuralları nasıl oluşturduğunu tartışmaktadır. Fransız Devrimi üzerine yaptığı vaka çalışması, Devrim’in temel gerilimlerini burjuva bakış açısıyla ele alırken, monarşinin orta sınıfların duygusal ifadelerini kontrol etmeye çalıştığını ve onun “duygusal sığınak” olarak adlandırdığı Eski Rejim salonlarının derin duygulara izin verdiğini ve daha geniş bir siyasi topluluğu teşvik ederek ulusu yeniden tanımlamasına olanak sağladığını ikna edici bir şekilde göstermektedir. Reddy’nin Devrim hakkındaki açıklamaları için ne düşünülürse düşünülsün, o duyguların son derece politik olduğunu ve kişisel ifadenin daha geniş politik değişimlerle bağlantılı olduğunu ikna edici bir şekilde aktarmıştır. İşçi sınıfı tarihçileri duygusal rejimleri bu şekilde ele almamışlar ve işçi sınıfının mücadelelerini “duygusal özgürlük” arayışı olarak değerlendirmemişlerdir. Bu makale, Reddy’nin çerçevesini benimseyerek, on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sının siyasi ve ekonomik rejimlere paralel duygusal rejimlerle bölündüğünü ve işçi sınıfının kendi duygularının rehberliğinde daha az acı çeken bir topluma doğru ilerleyerek bu rejimlere meydan okuduğunu öne sürmektedir.

Duygularla ilgili literatürün dördüncü ve son ayağı, tarihçilerin direnişin karmaşık duygusal bileşenini gösterme biçimidir. Örneğin, Nicole Eustace 18. yüzyılın sonlarında “Amerikan Ruhu”nun yükselişinin Amerikan Devrimi’nin gerçekleşmesine nasıl katkıda bulunduğunu göstermektedir. Thomas Paine’in “insanlığın tutkuları ve duyguları” hakkındaki açıklamalarının kısmen duygusal ifadeyle tanımlanan yeni ve daha kapsayıcı bir siyaset biçimini önerdiğini savunmaktadır.9Nicole Eustace, Passion is the Gale: Emotion, Power, and the Coming of the American Revolution (Chapel Hill, 2008), 15. Güç ilişkilerinde duyguların rolüne dair bir başka önemli tarihsel analiz için Bkn. Margaret Allen and Jane Haggis, “Imperial Emotions: Affective Communities of Mission in British Protestant Missionary Publications, 1880– 1920,” Journal of Social History, Vol. 43, No. 1 (Spring, 2008): 691. Duyguların daha fazla hak talep etmenin temelini oluşturduğu şeklindeki bu radikal fikir, 19. yüzyıldaki işçi sınıfı protestolarına ilham kaynağı olmuştur.

Eustace’in duyguları direnişle ilişkilendirdiği bir başka yol da duygusal ifadenin iktidar müzakerelerinde nasıl kullanılabileceğine dair yaptığı analizdir. Bu analiz, kitabında yalnızca sömürgeciler ile İngilizler arasında değil, aynı zamanda sömürgeci Amerikalılar için mikro düzeydeki duygu siyasetinde de geçerlidir. Böylece, kocasının kır evini kiraya vermesinin dehşetiyle karşı karşıya kalan bir kadın, haberi duyduğunda duygularını kontrol edemediği için kendini azarlayan bir mektup yazarken, aynı zamanda kocasının kararından duyduğu hoşnutsuzluğu da dile getirerek, boyun eğmeye dair toplumsal cinsiyet kurallarına uymadığı için suçlanmaktan kendini korumuştur.10Eustace, Passion is the Gale, 82.Bu tür hikâyeler, insanların duygusal rejimleri altüst etmek için sofistike tekniklere başvurduklarını ve duygusal kurallara ilişkin bilgilerini iktidardakilere karşı hak talebinde bulunmak için kullandıklarını göstermektedir. Bu, sınıf çatışmasına uygulanabilecek verimli ve incelikli bir yaklaşımdır ve zaman zaman kolektif öfkenin daha mücadeleci bir şekilde ifade edilmesine de yer açmalıdır.

Bu görüşler, 19. yüzyıl Amerikalılarını bölen muazzam sınıf ayrımlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Bu yıllardaki devrimci değişimler, Kuzey ve Güney’de farklı tonlamalarla duygusal rejimlerin konsolidasyonuyla ilişkilendirildi. Kuzeyli elitler yeni güçlenen Hristiyan orta sınıfın duygusal normlarını geniş bir çepere yaydılar. Bu duygusal kültürde uygun sempati, keder ve örnek teşkil eden acı çekme şekli (acı karşısında metanet) değerli duygusal davranışlar olarak tanımlandı.11Frances M. Clarke, War Stories: Suffering and Sacrifice in the Civil War North (Chicago, Kasson’un klasik eseri Kabalık ve Nezaket, orta sınıfın duygusal bir bileşeni olan görgü kurallarını, sıradan Amerikalılardan ayrışmak ve böylece “Amerikan demokrasisinin aşırılıklarıyla” mücadele etmek için nasıl kullandığını anlatır.12John F. Kasson, Rudeness and Civility: Manners in Nineteenth-Century America (New York, 1990), 60. Evlilikte anahtar rol oynayan sevgi ve ideal duygusal durumların yaratıcısı olan ev vurgulanırken, öfke ise değersizleştirildi. Erkeklerin kamusal alanda sınırlı bir şekilde öfkelenmelerine izin veriliyordu, ancak evlilikte öfkeye güvenilmiyordu. Barbara Rosenwein’in içten gelen “hidrolik” duyguları reddetmesi birçok bilimsel araştırma tarafından açıkça desteklenmektedir, ancak Viktorya dönemi orta sınıfı bu şekilde düşünüyordu ve aileleri tehdit edilmedikçe ya da acı çekerken öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Çoğu durumda, Mesihvari bir huzur ve sükûnet idealdi.13Rosenwein, “Worrying About Emotions in History,” 821–845.

Güneyli köle sahiplerinin duygusal rejimi, birçok yönden kuzeyli orta sınıfınkini yansıtıyordu. Duygusallık çağı, yavaş yavaş ataerkillikten paternalizme doğru kayan ve buna bağlı olarak daha duygusal bir üslup benimseyen güneyli elitler üzerinde derin bir etki yarattı.14Phillip Troutman, “Correspondences in Black and White: Sentiment and the Slave Market Revolution,” in Edward E. Baptist, and Stephanie M. H. Camp, eds., New Studies in the History of American Slavery (Athens, Georgia, 2006), 212. Aşkın coşkulu beyanları, kayıp veya ayrılık sonrası kamuoyuna yapılan üzüntü beyanları, güneylileri duygusal orta sınıf kültürünün ana akımına dahil ediyordu. Öfke, özellikle aileyi veya onuru savunmak için kullanıldığında kabul edilebilir olabilirdi, ancak evin sınırları içinde gösterilmemeliydi.15Stearns and Stearns, Anger, 30.

Kuzeyde ve Güneyde, hem köle olarak çalışanlar hem de sözleşmeli işçiler, orta sınıfın duygusal normlarına çeşitli şekillerde tepki verdiler; kimileri kendilerini “saygın” olarak tanıtmak için duygusal değerlerin bazı yönlerini benimsedi, kimileri ise bunları reddederek sokaklarda, tavernalarda, itfaiye istasyonlarında ve horoz dövüşleri ile boks maçları gibi eğlence mekânlarında duygusal topluluklar oluşturdu. Burada şiddetli öfke patlamaları teşvik edildi ve orta sınıfın ölçülü tavrının tam tersi bir kaynak olarak öne çıkarıldı. Acıya katlanmak, kültürel üstünlüğün ve gelişmiş bir zarafetin bir işareti olarak değil, marjinal bir yaşamın kaçınılmaz bir sonucu olarak görülüyordu.

İç dünyalarına sözleşmeli işçilere kıyasla daha rahat erişebildiğimiz köleler, plantasyonlardaki aşk hikâyelerinde kendilerine duygusal sığınaklar yarattılar; ancak boş zamanlarında şiddetli rekabetler içinde birbirleriyle mücadele ettiler. Bu durum, kuzeydeki işçilerle paralel olarak sert bir erkeklik anlayışını besledi.16Sergio Lussana, “To See Who Was Best on the Plantation: Enslaved Fighting Contests and Masculinity in the Antebellum South,” Journal of Southern History, Vol. 76, Issue 4 (Nov, 2010): 901–922. Ailelerine yönelik tehdit, birçok köle erkeğinde öfke duyguları uyandırdı; örneğin, William Craft, birçok köle kadının maruz kaldığı cinsel istismarı düşündüğünde “kanının kaynadığını” hissetti.17Arna Bontemps, ed. Great Slave Narratives (Boston, 1969), 274. Kız kardeşi satıldığında, “her damarından şimşek gibi fışkıran kızgın öfke” hissetti. “Bu… beynimi ateşe verdi ve haksızlıklara karşı intikam arzumu tetikledi,” diye düşündü.18Bontempts, ed., Great Slave Narratives, 277. Aile sevgisi ile onların refahını tehdit eden köle sahiplerine duyulan nefretin karışımı, köle anlatılarının temel unsuruydu, ancak bu tür hikâyelerin duygusal ıstırabı, kölelerin direnişinin temelinde yer almasına rağmen, bu konuda çalışan akademisyenlerin dikkatinden sıklıkla kaçmıştır.

Kapitalizm, sonunda işçi sınıfının duygularını kontrol altına almak için çok sofistike yöntemler geliştirecekti, ancak 19. yüzyılda bu rejimler büyük ölçüde istikrarsızdı ve duygusal dil işçilere baskıya direnmek için önemli fırsatlar sunuyordu. Önemli bir şekilde, işyerinde öfke yönetimi 1900’den sonra endüstriyel kapitalizmin bir parçası haline geldi; bu da 19. yüzyılda duygusal toplulukların kolayca birleşmesine ve kin beslemesine olanak tanıdı.19Stearns and Stearns, Anger, 113–114. Buna karşılık, köleler son derece kısıtlayıcı bir duygusal rejime tabi tutuldu, ancak bu rejim nihayetinde mahallelerde ifade edilen duygusal özgürlük arzusunu bastıramadı. Hem özgür hem de özgür olmayan işçiler, hem bire bir manipülasyonlar hem de Cumhuriyet’in acılarını kabul etmesini ve durumlarını iyileştirmesini talep eden kamuya açık öfke gösterileri yoluyla otoriteye meydan okumak için duygularını kullandılar. İşçiler orta sınıfın duygusal hassasiyetlerini kendi taraflarına çekmenin siyasi avantajları olduğunu anladılar, ancak duygusal çağrılar yeterli olmadığında kendi duygusal kültürlerini de ortaya koydular.

Bu karmaşık dinamikler, belirgin bir ırksal bağlamda olsa da, belki de en kolay şekilde ülkenin köleleştirilmiş halkı arasında görülebilir. Köle sahipleri kendilerini kölelerden ayırmak için kesinlikle duyguları kullandılar. Örneğin, Nicole Eustace köleliğin kendisinin sömürge döneminde kölelerin duygularının reddedilmesi yoluyla meşrulaştırıldığını ve bu görüşün kalıntılarının 19. yüzyılda bile açıkça görüldüğünü öne sürmüştür. Örneğin, James Watkins’in gözetmeni “siyahların herhangi bir duyguya sahip olduğu fikrini alay konusu yapıyordu.”20James Watkins, Narrative of the Life of James Watkins, Formerly a Chattel in Maryland, U. S.; Containing an Account of His Escape From Slavery Together with an Appeal on Behalf of Three Million of Such “Pieces of Property,” Still Held Under the Standard of the Eagle (Bolton, Ancak daha yaygın olarak, köle sahipleri neşe talep ediyorlardı; bu, her yerde bulunan Sambo efsanesinin köklerini oluşturuyordu ve onların kişiliklerini isteksizce kabul ediyorlardı. Amerika’daki işyerlerinin çoğu, 20. yüzyılın başlarına kadar zorla neşeli görünme anlayışını benimsememiş olsa da, kölelere yüklenen duygusal talepler, modern Amerikan işçilerinin işyerinde uygun duyguları sergilemelerinin nasıl zorunlu hale geleceğini önceden haber veriyordu.2120. yüzyıl Amerikalıları arasında neşenin yükselmesiyle ilgili daha fazla bilgi için Bkz. Christina Kotchemidova, “From Good Cheer to ‘Drive-by Smiling’: A Social History of Cheerfulness,” Journal of Social History, Vol. 39, Issue 1 (Fall, 2005): 12. Kölelik tarihçileri son zamanlarda köleliği ileri kapitalizmin merkezinde yer alan bir olgu olarak ele almaya çalışıyorlar ve işin duygusal talepleri de şüphesiz bu eğilime uyum gösteriyor. Bu, açıkça modern bir olgudur.22Köleliğin kapitalizmin merkezinde yer aldığını ileri süren bir kitap Bkz. Walter Johnson, River of Dark Dreams: Slavery and Empire in the Cotton Kingdom (Cambridge, 2013).

Köle sahipleri kölelerinden neşe talep ederken, kendilerine karşı daha hoşgörülüydüler. Örneğin, öfke, köle sahipleri tarafından köleleri kontrol etmek için sıklıkla bir silah olarak kullanılırdı. Bu durum ideal davranışla ne kadar çelişse de, Kenneth Stampp “Onları Korkuyla Sindirmek” başlıklı bölümünde, Reverend Charles Pettigre’nin “Köleleri öfkeyi kullanmadan yönetmek neredeyse imkânsızdır” dediğini aktarır.23Kenneth M. Stampp, The Peculiar Institution: Slavery in the Antebellum South (New York, 1956), 177–8. Plantasyon yaşamını gözlemleyen bir başka kişi olan John H. Cocke ise “Çoğu kişi, yönetmek zorunda oldukları kişilerin uygunsuz davranışları karşısında öfkeye kapılmaya meyillidir” diye yazmıştır.24Stampp, The Peculiar Institution, s. 178. Peter N. Stearns, Rhys Isaac ve diğerlerinin çalışmalarından yola çıkarak, güneyli seçkinlerin duygusal yaklaşımlarında bazı farklılıklar olsa da, yine de kuzeydeki orta sınıflar arasında yaygın olan “kontrol ve duygu yoğunluğu” eğilimi arasındaki dengeyi kurmak zorunda olduklarını öne sürmektedir. Bkz. Stearns, American Cool, 44. Bu tür anlatılar, Amerikan Güneyi’nde duygusal etkileşimin güç ilişkilerine nasıl ince bir şekilde nüfuz ettiğini gösteren, henüz yazılmamış, daha nüanslı bir tarihin ana hatlarını belirgin hale getirmektedir. Kölelere uygulanan belirli duygusal standartlar nelerdi? Bu standartlar nasıl uygulanıyordu? Sosyal çevreye göre nasıl farklılık gösteriyorlardı?

Kölelerin bakış açısından duyguları anlamak zor, ancak imkânsız değildir. Köle anlatıları ve mektupları gibi standart kaynakların çoğu, yeni oluşmaya başlayan elitlere duygusal deneyimlerinin onları tazminat için uygun adaylar haline getirdiğini belirtmek amacıyla bilinçli olarak yazılmıştır. Phillip Troutman’ın mükemmel makalesi “Siyah ve Beyaz Yazışmalar: Duygu ve Köle Pazarı Devrimi”, duygusal dilin 19. yüzyılda işçi sınıfının insanların hayatlarını nasıl yapılandırdığını anlatan mevcut en iyi açıklamayı sunar. Troutman, köleler tarafından yazılan mektupları analiz eder ve mektuplarda yer alan duygusal dilin onların deneyimlerini yansıttığını savunur.25Troutman, “Sentiment and the Slave Market Revolution,” 213. Uzun mesafeli ayrılık, keder, üzüntü ve aile sevgisi dili hegemonyacı değildi; aksine, sürekli olarak kayıp ve ayrılık yaşayan insanlar için yararlıydı. İlginçtir ki, bu dil sadece ayrılmış eşler arasında değil, köleler ve eski efendileri arasında da kullanılıyordu. Troutman, bu durumda kölelerin duyguları “evlerine haber ulaştırmak ve geride kalan ailelerine duygularını iletmek için köle sahiplerini de bu sürece dahil etmek” amacıyla kullandıklarını iddia ediyor.26Troutman, “Sentiment and the Slave Market Revolution,” 213.Böylece duygusal dil, Afrika kökenli Amerikalıların deneyimlerini yansıtırken, köle sahiplerinden yardım isterken oldukça yararlı olabilecek daha geniş kişilik iddialarına da olanak tanıyordu.

Köle anlatıları duygusal dili savunmak için çok farklı bir bağlam sundu. Örneğin, mektuplarda gizlenmesi ve bastırılması gereken bir duygu olan öfke, kaçakların anlatılarında iç huzuru destekleyen bir kitleye köleliğin adaletsizliğini vurgulamak için sıklıkla kullanıldı. Kaçaklar, öfkelerini sergileyerek, psikoloji terminolojisinde, yeni yaşam hedeflerine ve biçimlerine dair “dönüşüm deneyimlerini” kamuoyuna duyurdular.27Reddy, The Navigation of Feeling, 129. Köleler, öfkelerini yazıyla ifade etme hakkını talep ederek, siyasal değişim taleplerinin meşruiyetini kendi acılarından aldılar..

Kölelerin anılarından alınan örnekler, kaçak köleler ile orta sınıf kitleler arasında öfkenin haklılığı konusunda güçlü bir mutabakat olduğunu göstermektedir. John P. Parker’ın aktardığına göre, duyguların bastırılması kölelik deneyiminin en temel unsuruydu. “Şimdi anladığım kadarıyla, benim kadar genç bir çocuğun herkese ve her şeye karşı beslediği o kadar büyük öfkeyi gizlemesi mümkün görünmüyor” diye yazmıştır.28John P. Parker, His Promised Land: The Autobiography of John P. Parker, Former Slave and Conductor on the Underground Railroad, ed. Stuart Seely Sprague (New York, 1996), 27. Güneye satıldığında, öfkesini çevresindeki dünyaya yöneltmiştir. Masum bir kuşla yaşadığı bir karşılaşmayı şöyle anlatır:

“Çalıların arasında kırmızı bir kuş şarkı söylüyordu; bana göre o kanlı bir lekeydi. Bir anda bir taş kapıp, tüm gençliğim ve nefretle dolu yüreğimle onu kırmızı kuşa fırlattım. Kuş umursamazca uçup gitti, ama elimde olsaydı onu öldürürdüm ve yaptığımdan memnun olurdum.”29Parker, His Promised Land, 27.

Bu tür duyguları direnişe dönüştürmek, birçok anlatının ana temasıydı.

Frederick Douglass’un Covey ile mücadelesinde kendi ruhunu keşfetmesi köle olarak geçirdiği hayatında bir dönüm noktası oldu.30Frederick Douglass, The Narrative of the Life of Frederick Douglass: A Slave, ed. David W. Blight (New York, 1993), 78. Solomon Northrup için öfkeyi dışa vurmak, cezalandırılmak anlamına gelse bile, geri dönüşü olmayan bir bilinç değişikliğini temsil ediyordu. Kritik bir anda, efendisinin kendisini dövmeye yeltendiği o anı hatırlayan Parker, duygularını şöyle aktarmıştır: “Korkum öfkeye dönüştü ve o daha bana ulaşmadan, sonucu ister yaşam ister ölüm olsun, kırbaçlanmamaya tamamen karar vermiştim.” Ardından bu duygusal tepkisinin ciddiyeti ve geri dönüşü olmaması onu etkiledi. “Orada dururken, tarif edilemez bir ıstırap duygusu beni sardı. Kendimi tarif edilemez bir cezaya maruz bıraktığımın farkındaydım,” diye ekledi.31Gilbert Osofsky, ed. Puttin’ On Ole Massa: the Slave Narratives of Henry Bibb, William Wells Brown, and Solomon Northup (New York, 1969), 282.

Duygusal dil, kadın kölelerin öfke ifadelerini de şekillendirdi. Erkek köleler, ataerkil özgürlüğe sahip olamamanın aşağılayıcı etkilerini yazarken; kadın köleler öfkelerini erdemlerini ve kadınlıklarını savunmak için kullandılar. Örneğin, Harriet Jacobs yakınlarda yaşayan özgür bir siyahi adama aşık olduğunda, efendisi onun Harriet’i satın almasına izin vermeyerek ona “kölelerinden biriyle birlikte olma” fırsatı sundu.32Harriet A. Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, edited by Lydia Maria Francis Child (Boston: Published for the Author, 1861), 61. Kadınlık erdemi sorgulanan Harriet, “Efendim, bir kölenin evlilik konusunda tercihleri olabileceğini düşünmüyor musunuz?” diye karşılık verdi. Okurlarının kesinlikle ilgisini çekecek bir ifadeyle, sevgilisinin “beni namuslu bir kadın olarak görmeseydi beni sevmeyeceğini” ekledi.33Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, 61. Jacobs, bu anlatımı dokunaklı bir sözle bitirdi: “Okur, hiç böylesi bir nefret hissettin mi?34Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, 63.

Bu kaynaklar, kuzeydeki okur kitlesine hitap etmeyi amaçlayan retorik stratejileri ortaya koymaktadır, ancak köleliğin mikro düzeydeki duygu siyaseti, özellikle de plantasyonlardaki direniş dinamikleri, daha zor anlaşılmaktadır. Halk hikâyeleri, bu sorunu aşmanın bir yolunu sunarak, kölelerin duygusal topluluğunu gözler önüne sermekle kalmaz, aynı zamanda onların hayatta kalma stratejilerini de gözler önüne serer. Bu kaynaklarda kölelerin Pettigre ve Cocke gibi adamlara karşı duydukları korkuyu ve birbirlerine karşı hissettikleri duygusal dayanışmayı anlayabiliriz. Kardeş Tavşan hikâyelerinde, doğal dünyadaki “daha aşağı yaratıklar” arasında, köleler arasında bir topluluk oluşturmaya yardımcı olan bir dizi ifade buluruz. Örneğin, neşe kahkaha ile ifade ediliyordu. Lawrence Levine bu ifadeleri “grup uyumu için çok önemli” olarak tanımlamaktadır.35Lawrence W. Levine, Black Culture and Black Consciousness: Afro-American Folk Thought from Slavery to Freedom (New York, 1977), 359. Buna karşılık, Tilki ile daha güçsüz yaratıklar arasındaki duygusal etkileşimler genellikle özenle kurgulanmıştır. Tavşan’ın Tilki’nin talihsizliklerine içtenlikle güldüğü gibi, güç dengesinin dengelendiği örnekler de elbette mevcuttur. Ancak bu tür örnekler nadirdir ve Tilki’ye karşı ifade edilen baskın duygu korkudur. “Tilki Yine Mağdur Oldu” hikâyesinde Tavşan Tilki’nin onu öldürmeyi planladığını fark ettiğinde “korkunç derecede ürkek ve tedirgin” hissetmiştir.36Joel Chandler Harris, The Complete Tales of Uncle Remus (Boston, 1955), 22. “Küçük Tavşanlar Hakkında Bir Hikâye”de Tavşan’ın çocukları, Tilki kapılarına geldiğinde “ürkek ve birbirlerine sokulmuş” durumdaydılar.37Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 71. Buna karşılık, Tilki tarafından ifade edilen baskın duygu öfkedir. Bu nedenle, “Bay Tavşan ve Bay Ayı” hikâyesinde Tilki, Tavşan’ın bahçesinden bir şeyler çaldığından şüphelendiği için hikâyenin başında “çok sinirlenir”.38Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 74. “Bay Tilki’nin Üzücü Kaderi” hikâyesinde ise, Tavşan’ın gönderdiği etin kocası olduğunu dehşetle fark eden Bayan Tilki “çok sinirlenir”.39Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 112. Bu tür hikâyelerde, köleler arasında paylaşılan duygulara ve köle sahipleriyle yaşanan duygusal mücadeleye dair ipuçları yakalarız. Köle sahipleriyle ve onların kısıtlayıcı duygusal rejimiyle günlük ilişkilerinde, kölelerin öfkesini dışavurmak son derece tehlikeliydi.40Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 96.

Bu bağlamda, köleler düşmanlarını alt etmek için karmaşık duygusal manipülasyonlara başvururlardı. Duyguları normlara uygun bir şekilde ifade etmek güven oluşturabilirdi ve bu güven daha sonra siyasi amaçlar için kullanılabilirdi. Bu nedenle, “Bay Tilki Ciddi İşlere Giriyor” adlı öyküde Tavşan’ın gülmesi, Tilki’nin gözüne girip onu tuzaktan kurtarmasını sağlamak içindir. Başka bir hikâyede Tavşan, “o kadar mutlu ve tatlı” konuştu ki Tilki’yi bir kovaya girmeye ikna ederek Tavşan’ı tuzaktan kurtardı.41Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 52. “Bay Tavşan Tereyağını Yiyor” hikâyesinde Tavşan, Tilki’ye karısının çok hasta olduğunu ve “artık öldüğünü” söylediği için sempati topladı. Bu haber, Tilki ve Sincap’ın Tavşan’a karşı daha fazla sempati duymasına neden oldu. Tereyağının bittiğini fark ettiklerinde, Tavşan ciddi bakışını sürdürdü ve böylece kendisine yöneltilecek suçlamalardan kendini korudu.42Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 54–5. Bu tür hikâyelerde, köleleştirilmiş insanların köle sahiplerinin gözüne girip topluluğun hedeflerine ulaşmak amacıyla uydurdukları duygusal dışavurumlarla onları nasıl kandırdıklarını hayal edebiliriz.

Kölelik sahipleri ile köleler arasındaki ilişkilere nüfuz eden ve kısıtlayıcı bir duygusal rejimin sonucu olan mikro düzeydeki duygu siyaseti, İç Savaş’ın yol açtığı sosyal devrimle birlikte kesin bir şekilde değişti. Birlik ordularının ilerlemesi fırsatını değerlendiren binlerce köle, Reddy’nin “duygusal özgürlük” dediği şeye karşılık gelen “özgürlük” arayışıyla Birlik hatlarına kaçtı — bu özgürlük, zorlayıcı denetim olmadan aile kurma, sürdürme ve çalışmayı içeriyordu. Sambo efsanesine benzeyen köle sahiplerinin duygusal kuralları muazzam bir duygusal kargaşayla yıkıldı ve köle anlatılarında temsil edilen ana duygu olarak öfke patlak verdi. İlk olarak, köle sahibi sınıfın korkusu — yani Tavşan’ın Tilki’den duyduğu korku — ortadan kalktı. Köle halkının yeni özgüvenli tavırları hakkında haberler Birlik hatlarına ulaştı. Güney Talepleri Komisyonu’nda bir tanık, “Bu insanların duygularını anladığımda, pek korkmadıklarını fark ettim” diye rapor etti.43Ira Berlin, Barbara J. Fields, Thavolia Glymph, Joseph P. Reidy, and Leslie S. Rowland, eds. Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 1, Volume 1, The Destruction of Slavery (Cambridge, 1985), 89–90. Güneyliler savaş sırasında kölelerin “küstahlıklarından” şikâyet ederken, Missouri’deki bir Birlik komutanı “ülkedeki köleler arasında” var olan “büyük dehşet”ten bahsetti.44Ira Berlin, Joseph P. Reidy, Leslie S. Rowland, Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience (Cambridge, 1982), 164, 446. Siyah askerler bu büyük tutkularını savaşa taşıdılar. Birlik komutanları tarafından ırkçı tasvirlere karşı koymak için sık sık düzenli ve disiplinli olarak tasvir edilseler de, duygular yüzeyden hiç uzaklaşmadılar. Bir kaçak mal alayından bir komutan, “Fransız zuaveler hariç, şimdiye kadar okuduğum hiçbir şeyde görmediğim kadar coşkun bir enerji var. Onları kontrol altında tutmak için en sıkı disiplin gerekiyor” dedi. Onları beyaz askerlerden üstün buluyordu, çünkü “sadece onlara özgü olan mizaç, konum ve motivasyon özellikleri” olduğunu düşünüyordu.45Berlin, ed., Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience, 526. Böyle davranışların yaratacağı örnekten endişe duyan bir toprak sahibi, tüm köle sahipleri için yaklaşan kabusu — Saint-Domingue’de kan dökülen intikamı — hatırladı. “Tüm güney (sic) bir volkanın üzerinde duruyor ve eğer zenci askerler çok yakında aramızdan uzaklaştırılmazlarsa, en korkunç türden bir felaket başımıza gelecek” diye yazdı. Toplu bir katliamın “güzel topraklarını başka bir Haiti’ye dönüştüreceğini” düşünüyordu.46Berlin, ed., Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience, 165.

Kuzeydeki sanayi işçilerinin durumu güneydekinden tamamen farklı değildi. Her iki bölge de üretimde devrimler yaşadı: kuzeyde büyük ölçekli sanayileşmeye geçildi, güneyde ise Pamuk Krallığı kuruldu. Her iki bölgedeki elitler de giderek duygusal bir kültüre bağlanmaya başladı. Ancak köleliğin kişisel ilişkileri, savaşta sona eren boğucu bir duygusal kontrolün ortaya çıkmasına neden olurken, sözleşmeli işçiler daha fazla duygusal özgürlüğe (yani öfkelerini kamuya açık eylemlere dönüştürebilme yeteneğine) sahipti ve bunu 19. yüzyıldaki grev dalgalarına katılarak kullandılar.

Bu grevler, “sınıfsal duygulanım” veya alternatif olarak “sınıfın hisleri” olarak adlandırılan kavramlardan beslendi. Bu kavramlar, 19. yüzyılın söylemlerinde öne çıkan kavramlardı. Okuryazar Amerikalılar, bu duyguların elitleri ve yoksulları karşılıklı olarak nasıl harekete geçirdiğini ve onları zıt duygusal dünyalara sürüklediğini yorumladılar. Ülkenin kurumlarının, yani hapishanelerinin, okullarının ve siyasi partilerinin bu “sınıfsal duyguları” yarattığından endişe duyarken, diğerleri emek ve sermaye arasındaki bölünmelere odaklandı. George Frederick Parsons, Homestead Grevleri ve Haymarket Ayaklanmaları’nın ardından, modern sosyalizmin vatan sevgisini yıkma ve onun yerine insanlık kadar geniş bir sınıf duygusu yerleştirme eğilimine dikkat çekti.47George Frederick Parsons, “The Labor Question,” Atlantic Monthly, Vol. 58, No. 345 (July, 1886): 100. Haymarket Anarşisti Albert Parsons duruşmasında sorunun kapitalist elitlerde olduğunu belirtti. “Bu davadaki kovuşturma başından sonuna kadar kapitalisttir ve kapitalizmin sınıfsal karakterinden gelen — bununla sınıfsal duyguları, diktatörce yönetme hakkını kastediyorum — diktatörce yönetme arzusundan ilham almıştır.”48August Spies ve diğerleri, Sanıklar ve İddia Edenler: Chicago’lu sekiz anarşistin, kendilerine ceza verilmemesi için söyleyecekleri bir şey olup olmadığı sorulduğunda mahkemede yaptıkları tarihi konuşmalar. 7, 8 ve 9 Ekim 1886, Chicago, Illinois (Chicago, 1886), s. 95. Bu tür duygular, bir yorumcunun ifadesiyle, Chicago Büyük Yangını’nın ardından şehrin “amaçları düşmanca, çıkarları farklı, duyguları zıt sınıflar” olarak bölündüğü gibi, acil durumlarda da patlak verebilir.49August Spies ve diğerleri, Sanıklar ve İddia Edenler: Chicago’lu sekiz anarşistin, kendilerine ceza verilmemesi için söyleyecekleri bir şey olup olmadığı sorulduğunda mahkemede yaptıkları tarihi konuşmalar. 7, 8 ve 9 Ekim 1886, Chicago, Illinois (Chicago, 1886), s. 95. “Sınıfsal duygulanım” etrafında dönen tartışma, insanların endüstriyel Amerika’nın sömürüsünü algılama biçimini etkileyen duyguların gücünü göstermektedir.50Gail Hamilton, Twelve Miles from a Lemon (New York, 1874), 69. Sosyal teorisyen Sara Ahmed, “Duygusal Ekonomiler” başlıklı makalesinde,farklı insanlar tarafından farklı nesneleri tanımlamak için duygusal kelime dağarcığının benimsenip kullanılmasıyla birlikte,topluluklarda duygusal ifadelerin dolaşımının değerinin arttığını savunmaktadır.51Sara Ahmed, “Affective Economies,” Social Text, Vol. 22, No. 2 (Summer, 2004): 119–120. Böylece kolektif duygular, bireysel duygusal deneyimlerin toplamından daha fazlası, yani ortak bir anlayış haline gelir. Bu, 19. yüzyıl Amerika’sının sınıfsal duygularını çevreleyen dinamikleri tam olarak tanımlar ve sınıf bilincinin gelişiminde duyguların ne kadar önemli olduğunu vurgular.

Sınıf duygularının temelini oluşturan duygusal deneyimlerin ayrıntıları, işçi sınıfının öfkesine dair yorumlarda görülebilir. Yorumcular işçilerin öfkesini tartıştılar, ancak kölelik konusundaki kesimsel mücadeleden farklı olarak, ana akım orta sınıf yorumcuların çoğu bunun uygun olmadığını düşünüyorlardı. Bazıları işçi liderlerini suçladı. North American Review dergisinin editörü 1877 Demiryolu Grevi sırasında “kurnaz ve kötü niyetli liderlerin istismar ettiği coşkunun akıl dışılığını” suçladı.52Allen Thorndike Rice, Esq., “The Recent Strikes,” North American Review, Vol. 125, No. 258 (September, 1877): 352. Daha sonraki bir demiryolu çatışmasında başka bir deneme yazarı sorunu “Demiryolu Sendikası’nın bazı liderlerinin fevri olmasına” bağladı.53H. P. Robinson, “The Lesson of the Recent Strikes,” North American Review, Vol. 159, Issue 453 (August, 1894): 197. George Frederick Parsons, sorunun işçi liderlerinden çok işçilerin genel eğitim eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyordu. “Asıl tehlike,” diye açıkladı, “en az eğitimli işçi kesimlerinin fevriliğinde yatıyor.”54George Frederic Parsons, “The Labor Question,” Atlantic Monthly, Vol. 58, Issue 345 (July, 1886): 113. Aynı görüşteki bir başka yorumcu ise 1886’da “sırtlanlar gibi dolaşan tehlikeli çeteleri” kınadı.55George May Powell, “Strikes, Lockouts, and Arbitration,” The Century; A Popular Quarterly, Vol. 31, Issue 6 (April, 1886): 946.

Lillie B. Chace Wyman, Massachusetts’in Fall River kentindeki işçiler üzerine yaptığı etnografik çalışmada daha olumlu bir değerlendirme yapmıştır. Kara listeye alınma olgusunu anlatırken şöyle demiştir: “Bay H’nin imalatçıların bu eylemine ilişkin duyguları oldukça acıydı ve bu durum, Fall River’daki hem daha düşünceli hem de daha duygusal işçilerin duygularını yansıtmanın yanı sıra etkilemiş de olmalı.”56Lillie B. Chace Wyman, “Studies of Factory Life: Black-Listing at Fall River,” Atlantic Monthly, Vol. 62, Issue 373 (November, 1888): 608. Bayan H’nin büyük kırgınlığının diğer işçileri hem “yansıtması” hem de “etkilemesi”, duyguların işçi sınıfı içinde nasıl dolaştığını ve sınıfın duygulanımının geniş çapta anlaşılan bir şey haline getirdiğini göstermektedir.

Reformcular bu tür açıklamaları hemen fark ettiler ve işçi sorununu yaymak için stratejiler geliştirdiler. Amerika’daki sınıfsal bölünmeyi gidermenin kökleşmiş duygu topluluklarına meydan okumak anlamına geldiğini fark ettiler. John Jay Chapman “Sınıfsal duygunun çaresi kamu faaliyetleridir” diye yazdı.57John Jay Chapman, “The Capture of Government by Commercialism,” Atlantic Monthly, Vol. 81, Issue 484 (Feb, 1898): 157. Chapman, reformcu grupların sınıflar arası bir sosyal ortamda çalışmanın getirdiği toplu eğlencelere katıldıklarında, bu sınıfsal ayrımın ortadan kalkacağına inanıyordu.

Daha kuralcı reformcular ise yalnızca yeni duygusal normlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorlardı. Parsons,”Günümüzün işgücünün en acil ihtiyacı öz denetimdir” diye düşünmüştü.58Parsons, “The Labor Question,” 106, 111,113. Bu tür alışkanlıkları uygulamaya koyma çabalarının sürdürüldüğüne dair bazı kanıtlar vardır. Kuzeyli ücretli işçiler, işyerinde kölelerin özenle yazılmış duygusal performanslarını sergilemek zorunda olmasalar da, yine de yeni standartların dayatılmasıyla karşı karşıya kalmışlardı. North American Review dergisinde bir yazar, 19. yüzyılın sonlarında grev dalgaları başlamadan önce çoğu işçinin katlandığı “zorunlu sessizlik”ten bahsetti.59T. V. Powderly, “Strikes and Arbitration,” The North American Review, Vol. 142 (May, Samuel Gompers bu duygusal itaatkârlığı kırmanın işçi sınıfının harekete geçmesi için çok önemli olduğunu anlamıştı. Pullman grevinden önce, işçilerin önce “somurtkan ve sessiz” olduklarını, sonra “taşkın coşku”nun onları direnmeye ittiğini yazdı.60Samuel Gompers, “The Lessons of the Recent Strikes,” The North American Review, Vol. 159 (August, 1894): 203. Bu tür “çılgın coşkular”da görülen duygusal tepkileri nasıl yorumlamalıyız? Kölelik mücadelesinde olduğu gibi, bu tür duygusal ayaklanmalar hassas duygusallığına karşı sokakların sert duygusal kültürü arasındaki konumlarına dayanıyordu. Bazen duyguları bir kontrol biçimi olarak kullanmaya çalışan aynı orta ve üst sınıflar, statükoya meydan okumak isteyen sıradan insanlar için yararlı bir duygusal kültür ürettiler. Eustace’in Amerikan Devrimi’nin itici gücü olarak duygusallığı ele alan yaklaşımı, duyguların giderek yoksullar tarafından sahiplenildiği ve ulusal eşitlik ile haklarını ilan etmek için bir araç olarak kullanıldığı bir yüzyılda hız kazandı. Bu nedenle, 1830’larda Lowell’deki genç kadınlar greve gittiğinde, Amerikan Devrimi’nin ruhunu taşıdıklarını iddia ettiler. “Ruh” eşitlik taleplerinin temelini oluşturuyordu. Ayrıca duygusal ikna becerileri konusunda da büyük bir bilgi birikimine sahiptiler. Örneğin, fabrika sahipleri grevlere yol açan “uğursuz ruh halini” kınarken, Lowell’de greve neşeyle çıktıklarını söyleyerek karşılık verdiler ve kadınların öfkesini kınayan ve geçmişte fabrikalarda işten çıkarmalara yol açan cinsiyet normlarının farkında olduklarını gösterdiler.61Thomas Dublin, Women at Work: The Transformation of Work and Community at Lowell (New York, 1979), 86, 91, 92.

İşçiler, farklı duygusal dünyalar arasında geçiş yaparken gerektiğinde kendi duygusal kültürlerini seferber ediyor ve başkalarına yönelik öfkelerini açığa vuruyorlardı. Lowell Fabrikası grevleri, bunun basılı kültürde nasıl ortaya çıktığına dair bir örnek teşkil ederken, çok daha sonraki 1892 Homestead grevi ise bir başka örnek sunuyor. Basında yansıtıldığı şekliyle bu ünlü grev, duygusal bir ifade üzerine bir mücadele olarak yorumlanabilir.62Bu grev, yakın zamanda Edward Steven Shlavishak tarafından kaleme alınmış bir çalışmanın konusu olmuştur; bu çalışmada, işçi bedenleri, kamusal tartışmaların, erkek şiddetinin ve işçiler arasında kitlesel sakatlığa yol açan bir çalışma kültürünün merkezinde yer alan unsurlar olarak ele alınmaktadır. Bkz. Edward Steven Shlavishak, Bodies of Work: Civic Display and Labor in Industrial Pittsburgh (Durham, 2008). fabrikanın müdürü Henry Clay Frick’in 30 Haziran’da işten çıkardığı 3.800 erkek için duygu, sınıf gücünün hissiyatının merkezinde yer alıyordu ve aynı zamanda halkı kendi taraflarına çekmek için de kullanılıyordu. Bu nedenle, işten çıkarılmanın ardından geçen günlerde, Amalgamated Association of Iron and Steel’in grevci üyeleri kendilerini düzenli ve sakin olarak tasvir ettiler.63Pittsburgh Post-Dispatch, June 30, 1892, 1. İşçiler, kendilerinin vahşi bir kalabalık olduğu yönündeki algıyı çürütmek amacıyla askeri hazırlık yapmış gibi tasvir edildi. Böyle bir eyleme başvurmak zorunda kalmanın üzüntüsünü dile getirirken, konuşmaları “ciddiyetle” dinlediler. Sendikaya üye olmayan işçilerin işgalini “sessizce” bekleyen “eğitimli sporcular” olarak gösterildiler.64Pittsburgh Post-Dispatch, July 2, 1892, 1. “Olgun muhakemeleri” ve askeri örgütlenmeleri hakkında bkz. Pittsburgh Post-Dispatch, July 4, 1. 4 Temmuz’da, işsiz kalan erkekler yüzünden “onlarca” barın açık olmasına rağmen, ‘hiçbiri’ yoğun iş yapmadı ve “sokaklarda gerçekten sarhoş bir adam görülmedi.” Erkekler alkolün hareketlerini lekelemek için kullanılabilecek aşağılık tutkularla ilişkilendirildiğini biliyorlardı. Bunun yerine, erkekler aile bağlarını öne çıkardılar ve pikniklere ve beyzbol maçlarına gittiler.65Pittsburgh Post-Dispatch, July 5, 1892, 1. Öfkenin dışavurumu başlangıçta bastırılmıştı. Pittsburgh’tan gelen şerif yardımcıları Homestead fabrikasının kontrolünü ele geçirmek için geldiklerinde, “tek bir kelime bile etmeyen” ancak sırf varlıklarıyla şerif yardımcılarını sindirerek kasabadan ayrılmak zorunda bırakan yüzlerce erkekle karşılaştılar.66Pittsburgh Post-Dispatch, July 6, 1892, 1.

7 Temmuz’da, grevi kırmak üzere Frick tarafından tutulan yüzlerce Pinkerton dedektifi buharlı gemiyle geldiğinde, binlerce grevci, bunun halkın sempatisini kendilerinden uzaklaştıracağını bilerek, öfke veya şiddet göstermeyi hâlâ reddetti. Nehir kıyısında toplanan 2 bin işçiyi temsil eden bir fabrika işçisi, “Lütfen buradan hemen ayrılın,” dedi ve işçilerin “barışçıl bir tutum içinde olduklarını” belirtti.67Pittsburgh Post-Dispatch, July 7, 1892, 1. İşçilerin sakin ve ölçülü davranışları, adil bir ücret hak eden medeni ve vatansever insanlar olduklarını göstermeyi umdukları pazarlık sürecinin bir parçasıydı.

Sonrasında yaşananlar sakinlikten ve soğukkanlılıktan çok uzaktı. Pinkerton ajanları kaçmayınca bir çatışma çıktı; bu çatışmada onlarca kişi hayatını kaybetti ve yüzlerce Pinkerton ajanı “çılgına dönmüş” grevcilerin insafına kaldı. Bir grevci “nezaket maskesinin” neredeyse anında çatladığını belirtti. Açığa çıkan öfke, erkekler gibi “yuhalayan ve uluyan” Homesteadlı kadınları da sardı ve kadınlar da çatışmanın ardından düşmanlarını dövmeye katıldı. Bu arbede, vasıflı ve vasıfsız erkekleri hem Slav kökenlileri hem de yerli halkı bir araya getirdi. Bu birliktelik, kasabanın işçi sınıfının tam bir kesitini oluşturuyordu. Sonuç olarak, çatışma ılımlı Pittsburgh Post-Dispatch Gazetesi’nin işçi ve sermaye arasında “abartılı bir düşmanlık havası” yarattığını düşündüğü bir “duygu fırtınası” yarattı.68Pittsburgh Post Dispatch, July 7, 1892, 4. O günkü duygular Post-Dispatch’i rahatsız ettiyse, bunun nedeni Homestead’daki işçiler arasında sınıf bilincinin derinliğini göstermesiydi. Sonunda, devrimin “ruhu” ile doğrudan ilişkili olan bu bilinç, duyarlılık söyleminin ötesine geçti — ve bu durum grev için felaketle sonuçlandı.69Pittsburgh Post-Dispatch, July 7.,1892, 1.

Grevciler taktiklerini hızla değiştirerek halkın duygularını kazanmaya yönelik önceki, daha incelikli mücadelelerine geri döndüler. Sokakları “kederli, neredeyse acı verici ezgilerle” dolduran hüzünlü müzik eşliğinde “sessiz ve düzenli” bir törenle ölülerini anıyorlardı.70Pittsburgh Post-Dispatch, July 9, 1892, 1. Vali milisleri göndermeye karar verdiğinde, Post-Dispatch Gazetesi “şiddet içeren gösterilere rastlanmadığını” bildirdi. Homesteadlı bir adam, milislerin “Büyük Pennsylvania eyaletinin temsilcileri” olması nedeniyle “kardeşçe bir ruhla” karşılanacağını bildirdi.71Pittsburgh Post-Dispatch, July 11, 1892, 1. Milisler geldiğinde gazete onların “neşeyle” karşılandığını bildirdi; bu duygu, adil otoriteye boyun eğmeyle en yakından ilişkili duygudur. Carnegie Corporation’ın Başkanı H. C. Frick, anarşist Alexander Berkman tarafından suikast girişiminde vurulduğunda, Homestead işçilerinin kamuoyu önündeki tutumunu “evrensel bir keder” olarak ifade etti.72Pittsburgh Post-Dispatch, July 24, 1892, 7. Post-Dispatch, Pinkerton çatışmasından sonra duygulardaki bu değişimi memnuniyetle karşıladı ve “öfkeli duyguları kışkırtmak yerine iyi duygular beslemek, itmek yerine uzlaşmak için çaba gösterilmeli ve her iki taraf da karşı tarafa seslenmeden önce kendi tutumlarının doğru olduğundan emin olmalı” diye yazdı.73Pittsburgh, Post-Dispatch, July 11, 1892, 4. Gazete böylece grevcilere sempati duyduğunu ve olumlu bir sonuç için şefkatin rolünü vurgulayarak kendini ana akımın içine yerleştirdi, ancak bunu yalnızca yasanın sınırları içinde yaptı. Ancak devrim fikri devam etti ve bu, duygulardaki bir değişiklikle de bağlantılıydı. Bu nedenle gazete varlıklı Point Breeze Mahallesi’nden bir presbiteryen papazının vaazını öne çıkaran bir haber yayınladı. Rev. Dewitt N. Benham “Devrimler caizdir, çünkü bunlar kamuoyundaki duygularda radikal değişiklikleri temsil eder” diyerek vaaz verdi.74Pittsburgh Post-Dispatch, July 13, 1892, 2. Bu devrimci imalar Homestead’ta gerçekleşmedi. Pinkerton’larla yaşanan çatışmadan aylar sonra, Pennsylvania eyaleti grev liderlerini vatana ihanet ve diğer suçlarla itham ederek hareketin gücünü elinden aldı.

İronik bir şekilde, grevcilerin saygın bir duygusal duruş sergileme konusundaki genel endişeleri eyalet savcıları tarafından kabul edildi ve grevcilere karşı kullanıldı. Bir eyalet yargıcı bu argümanı şöyle özetledi:

“Bu, yıkıcı intikam almak için ani tutkuların yönlendirdiği bir kalabalık değildi; açlıktan kıvranan dudaklarında ekmek ya da kan haykırışları olan aç bir kalabalık değildi; köleliğin zincirlerini kırmak için ayaklanan ezilen köleler değildi; silahlı ve organize bir grup insandı.”75Pittsburgh Post-Dispatch, October 3, 2.

Sermayenin çıkarları tarafından desteklenen hukukun üstünlüğü o gün hüküm sürdü, ancak bu durum daha büyük bir gerçeği de açığa çıkardı. Homestead grevcileri ve aileleri, onları Amerikan halkının bir parçası olarak gören duygusal bir topluluğun birer parçasıydılar. Grevdeki Slovakları çevreleyen ırkçı söylemlerin de gösterdiği gibi, bu dahil olma tam anlamıyla gerçekleşmemişti, ancak “kamuoyundaki radikal değişim” çabaları, 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca işçi hareketini canlandırmaya devam edecek ve birçok başarıya yol açacaktı.76Edward Slavishak, grev sırasında orta sınıf kitlelerin yabancı kökenli işçileri nasıl ötekileştirdiğini açıklıyor. Bkz. Edward Slavishak, “Working-Class Muscle: Homestead and Bodily Disorder in the Guilded Age,” Vol. 3, No. 4 (October, 2004): 342.

Burada iddia edilen, işçi sınıfında yaşanan ikiz “duygu devrimleri” tezi çok daha ayrıntılı bir incelemeyi hak ediyor; ancak sunulan örnekler, bu devrimlerin mikro düzeydeki duygu siyaseti gömülü bireylerin (köle halk masalları ve mektuplarında olduğu gibi) daha geniş kapsamlı mücadele hareketlerinin siyasetine nasıl yön verdiğini (örneğin İç Savaş ve Altın Çağ’ın görkemli grevleri dönemlerinde) açıklıyor. Kanıtlar, duygusal bir çağın sunduğu olanakları kabul ederken, işçilerin genellikle yıkıcı duygusal dünyalara sahip olduğunu göstermektedir. Duygusal dil, işçi sınıfı kadın ve erkeklerine, ücretli ve köle, etnik ve beyazlara şikâyetlerini paylaşma fırsatı verdi, ancak örnekler kölelerin öfkelerinin ücretli işçilerden daha anlayışlı bir dinleyici kitlesi bulduğunu göstermektedir. Duygusal ifade, hareketlerin oluşmasına, ortak kimliklerin güçlenmesine ve orta sınıf reformcularla ittifakların geliştirilmesine olanak sağlamıştır. İşçi sınıfı tarihi bir zamanlar, devrimin entelektüel mirasının 19. yüzyıldaki protesto hareketlerini nasıl şekillendirdiğini izleyen “cumhuriyetçi sentez” tarafından domine edilirken, duygular devrimci mirası değerlendirmenin tamamlayıcı bir yolunu sunmaktadır. Burada verilen örneklerde, William Reddy’nin “duygusal özgürlük” olarak adlandırdığı şey için verilen bir dizi mücadelede “1776 ruhu” sürdürülmüştür. Bu mücadeleler tam anlamıyla sonuçlanmamış olsa da, 19. yüzyılda duyguların daha dinamik bir politikası olduğunu gösterir. Bu mücadeleler yarım kalmasına rağmen, Peter N. Stearns’ın “soğukkanlı” olarak nitelendirdiği daha çağdaş tarzlardan ya da Frederick Jameson’ın duygusuz postmodern geç kapitalist kültür tanımlamalarından çok daha dinamik bir 19. yüzyıl duygu siyasetini ortaya koymaktadır.77Frederic Jameson, Postmodernism, or, the Cultural Logic of Late Capitalism (London, 1991) İşçilerin duygularının kapitalizmin daha geniş kapsamlı duygu rejimleriyle nasıl etkileşime girdiği, buradaki en önemli dinamiği oluşturmaktadır.

İşçilerin yeniden canlanabilmesi için, önceki hareketleri harekete geçiren muazzam duygusal enerjiyi hatırlamak ve entelektüel toplulukların yanı sıra yeni duygusal topluluklar da yaratmak gerekir. Bu makale, duyguların tarihinin işçi sınıfı hareketlerinin unutulmuş bir yapı taşını yeniden canlandırmaya nasıl yardımcı olabileceğini çeşitli yönlerden incelemektedir.

Dipnotlar

Bu makaleye ilişkin araştırma destekleri için Kelly Birch’e, ayrıca Paula De Angelis, David Lemmings, Merridee Bailey ve isimsiz hakemlere sundukları değerli katkıları için teşekkür ederim.

(1) E. P. Thompson, The Making of the English Working Class (London, 1963).

(2) David Ost, The Defeat of Solidarity: Anger and Politics in Postcommunist Europe (Ithaca,

(3) Peter N. Stearns, American Cool: Constructing a Twentieth Century Emotional Style (New York, 1994).

(4) Editör Notu: Bu terim, insanlara nasıl davranmaları, nasıl giyinmeleri, duygularını nasıl kontrol etmeleri veya çocuklarını nasıl yetiştirmeleri gerektiği konusunda rehberlik eden kitaplar, broşürler, dergi yazıları ve görgü kuralları (etiquette) kitaplarını ifade eder.

(5) Carol Zisowitz Stearns and Peter N. Stearns, Anger: The Struggle for Emotional Control in America’s History (Chicago, 1986).

(6) Barbara H. Rosenwein, “Worrying About Emotions in History,” American Historical Review, Vol. 107, No. 3 (June, 2002): 821–845.

(7) Barbara H. Rosenwein, Emotional Communities in the Early Middle Ages (Ithaca, 2006), 2.

(8) William M. Reddy, The Navigation of Feeling: A Framework for the History of Emotions (Cambridge, 2001), 124–126.

(9) Nicole Eustace, Passion is the Gale: Emotion, Power, and the Coming of the American Revolution (Chapel Hill, 2008), 15. Güç ilişkilerinde duyguların rolüne dair bir başka önemli tarihsel analiz için Bkn. Margaret Allen and Jane Haggis, “Imperial Emotions: Affective Communities of Mission in British Protestant Missionary Publications, 1880– 1920,” Journal of Social History, Vol. 43, No. 1 (Spring, 2008): 691.

(10) Eustace, Passion is the Gale, 82.

(11) Frances M. Clarke, War Stories: Suffering and Sacrifice in the Civil War North (Chicago,

(12) John F. Kasson, Rudeness and Civility: Manners in Nineteenth-Century America (New York, 1990), 60.

(13) Rosenwein, “Worrying About Emotions in History,” 821–845.

(14) Phillip Troutman, “Correspondences in Black and White: Sentiment and the Slave Market Revolution,” in Edward E. Baptist, and Stephanie M. H. Camp, eds., New Studies in the History of American Slavery (Athens, Georgia, 2006), 212.

(15) Stearns and Stearns, Anger, 30.

(16) Sergio Lussana, “To See Who Was Best on the Plantation: Enslaved Fighting Contests and Masculinity in the Antebellum South,” Journal of Southern History, Vol. 76, Issue 4 (Nov, 2010): 901–922.

(17) Arna Bontemps, ed. Great Slave Narratives (Boston, 1969), 274.

(18) Bontempts, ed., Great Slave Narratives, 277.

(19) Stearns and Stearns, Anger, 113–114.

(20) James Watkins, Narrative of the Life of James Watkins, Formerly a Chattel in Maryland, U. S.; Containing an Account of His Escape From Slavery Together with an Appeal on Behalf of Three Million of Such “Pieces of Property,” Still Held Under the Standard of the Eagle (Bolton,

(21) 20. yüzyıl Amerikalıları arasında neşenin yükselmesiyle ilgili daha fazla bilgi için Bkz. Christina Kotchemidova, “From Good Cheer to ‘Drive-by Smiling’: A Social History of Cheerfulness,” Journal of Social History, Vol. 39, Issue 1 (Fall, 2005): 12.

(22) Köleliğin kapitalizmin merkezinde yer aldığını ileri süren bir kitap Bkz. Walter Johnson, River of Dark Dreams: Slavery and Empire in the Cotton Kingdom (Cambridge, 2013).

(23) Kenneth M. Stampp, The Peculiar Institution: Slavery in the Antebellum South (New York, 1956), 177–8.

(24) Stampp, The Peculiar Institution, s. 178. Peter N. Stearns, Rhys Isaac ve diğerlerinin çalışmalarından yola çıkarak, güneyli seçkinlerin duygusal yaklaşımlarında bazı farklılıklar olsa da, yine de kuzeydeki orta sınıflar arasında yaygın olan “kontrol ve duygu yoğunluğu” eğilimi arasındaki dengeyi kurmak zorunda olduklarını öne sürmektedir. Bkz. Stearns, American Cool, 44.

(25) Troutman, “Sentiment and the Slave Market Revolution,” 213.

(26) Troutman, “Sentiment and the Slave Market Revolution,” 213.

(27) Reddy, The Navigation of Feeling, 129.

(28) John P. Parker, His Promised Land: The Autobiography of John P. Parker, Former Slave and Conductor on the Underground Railroad, ed. Stuart Seely Sprague (New York, 1996), 27.

(29) Parker, His Promised Land, 27.

(30) Frederick Douglass, The Narrative of the Life of Frederick Douglass: A Slave, ed. David W. Blight (New York, 1993), 78.

(31) Gilbert Osofsky, ed. Puttin’ On Ole Massa: the Slave Narratives of Henry Bibb, William Wells Brown, and Solomon Northup (New York, 1969), 282.

(32) Harriet A. Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, edited by Lydia Maria Francis Child (Boston: Published for the Author, 1861), 61.

(33) Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, 61.

(34) Jacobs, Incidents in the Life of a Slave Girl, 63.

(35) Lawrence W. Levine, Black Culture and Black Consciousness: Afro-American Folk Thought from Slavery to Freedom (New York, 1977), 359.

(36) Joel Chandler Harris, The Complete Tales of Uncle Remus (Boston, 1955), 22.

(37) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 71.

(38) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 74.

(39) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 112.

(40) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 96.

(41) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 52.

(42) Chandler, The Complete Tales of Uncle Remus, 54–5.

(43) Ira Berlin, Barbara J. Fields, Thavolia Glymph, Joseph P. Reidy, and Leslie S. Rowland, eds. Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 1, Volume 1, The Destruction of Slavery (Cambridge, 1985), 89–90.

(44) Ira Berlin, Joseph P. Reidy, Leslie S. Rowland, Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience (Cambridge, 1982), 164, 446.

(45) Berlin, ed., Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience, 526.

(46) Berlin, ed., Freedom: A Documentary History of Emancipation, 1861–1867, Series 2, The Black Military Experience, 165.

(47) George Frederick Parsons, “The Labor Question,” Atlantic Monthly, Vol. 58, No. 345 (July, 1886): 100.

(48) August Spies ve diğerleri, Sanıklar ve İddia Edenler: Chicago’lu sekiz anarşistin, kendilerine ceza verilmemesi için söyleyecekleri bir şey olup olmadığı sorulduğunda mahkemede yaptıkları tarihi konuşmalar. 7, 8 ve 9 Ekim 1886, Chicago, Illinois (Chicago, 1886), s. 95.

(49) Gail Hamilton, Twelve Miles from a Lemon (New York, 1874), 69.

(50) Sara Ahmed, “Affective Economies,” Social Text, Vol. 22, No. 2 (Summer, 2004): 119–120.

(51) Allen Thorndike Rice, Esq., “The Recent Strikes,” North American Review, Vol. 125, No. 258 (September, 1877): 352.

(52) H. P. Robinson, “The Lesson of the Recent Strikes,” North American Review, Vol. 159, Issue 453 (August, 1894): 197.

(53) George Frederic Parsons, “The Labor Question,” Atlantic Monthly, Vol. 58, Issue 345 (July, 1886): 113.

(54) George May Powell, “Strikes, Lockouts, and Arbitration,” The Century; A Popular Quarterly, Vol. 31, Issue 6 (April, 1886): 946.

(55) Lillie B. Chace Wyman, “Studies of Factory Life: Black-Listing at Fall River,” Atlantic Monthly, Vol. 62, Issue 373 (November, 1888): 608.

(56) John Jay Chapman, “The Capture of Government by Commercialism,” Atlantic Monthly, Vol. 81, Issue 484 (Feb, 1898): 157.

(57) Parsons, “The Labor Question,” 106, 111,113.

(58) T. V. Powderly, “Strikes and Arbitration,” The North American Review, Vol. 142 (May,

(59) Samuel Gompers, “The Lessons of the Recent Strikes,” The North American Review, Vol. 159 (August, 1894): 203.

(60) Thomas Dublin, Women at Work: The Transformation of Work and Community at Lowell (New York, 1979), 86, 91, 92.

(61) Bu grev, yakın zamanda Edward Steven Shlavishak tarafından kaleme alınmış bir çalışmanın konusu olmuştur; bu çalışmada, işçi bedenleri, kamusal tartışmaların, erkek şiddetinin ve işçiler arasında kitlesel sakatlığa yol açan bir çalışma kültürünün merkezinde yer alan unsurlar olarak ele alınmaktadır. Bkz. Edward Steven Shlavishak, Bodies of Work: Civic Display and Labor in Industrial Pittsburgh (Durham, 2008).

(62) Pittsburgh Post-Dispatch, June 30, 1892, 1.

(63) Pittsburgh Post-Dispatch, July 2, 1892, 1. “Olgun muhakemeleri” ve askeri örgütlenmeleri hakkında bkz. Pittsburgh Post-Dispatch, July 4, 1.

(64) Pittsburgh Post-Dispatch, July 5, 1892, 1.

(65) Pittsburgh Post-Dispatch, July 6, 1892, 1.

(66) Pittsburgh Post-Dispatch, July 7, 1892, 1.

(67) Pittsburgh Post Dispatch, July 7, 1892, 4.

(68) Pittsburgh Post-Dispatch, July 7.,1892, 1.

(69) Pittsburgh Post-Dispatch, July 9, 1892, 1.

(70) Pittsburgh Post-Dispatch, July 11, 1892, 1.

(71) Pittsburgh Post-Dispatch, July 24, 1892, 7.

(72) Pittsburgh, Post-Dispatch, July 11, 1892, 4.

(73) Pittsburgh Post-Dispatch, July 13, 1892, 2.

(74) Pittsburgh Post-Dispatch, October 3, 2.

(75) Edward Slavishak, grev sırasında orta sınıf kitlelerin yabancı kökenli işçileri nasıl ötekileştirdiğini açıklıyor. Bkz. Edward Slavishak, “Working-Class Muscle: Homestead and Bodily Disorder in the Guilded Age,” Vol. 3, No. 4 (October, 2004): 342.

(76) Frederic Jameson, Postmodernism, or, the Cultural Logic of Late Capitalism (London, 1991)

Bunları okudunuz mu?