1980’lerde bir ara, bazı sol kavramların soyu tükenmeye yüz tutmuştu. Bunlardan biri de yanlış bilinç anlamında “ideoloji” kavramıydı. Yanlış bilinç kavramını Engels icat etmişti ve işçi sınıfının kendi çıkarlarına aykırı şeyler yapmasına yol açan birtakım değerleri benimsemesini anlatıyordu. Ama bir bilincin “yanlış” olması, onun karşısında ölçülebilir bir mutlak hakikatin olduğunu ima ediyor gibiydi; ve mutlak hakikat fikri, bakire doğum kadar makul görünür hale gelmişti. Bir zamanlar her solcunun dudaklarından dökülen “burjuvazi” lafı da artık kullanılmaz olmuştu. 1970’lerin çelik devrimcileri burjuvazinin mahkemelerinde yargılanmayı reddettiler; gerçi burjuvazinin itfaiyesini çağırmayı da reddedip reddetmeyecekleri gibi çetrefilli bir soru da ortaya çıktı.
Dayanışma konsepti de – Eski Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams’ın bilge ve hayal gücü dolu kitabının konusu – aynı şekilde demode hale geldi. Bunun sebeplerinden biri, geç kapitalizmin üretim birimlerini küçülterek işgücünü de küçültmesiydi. Artık dayanışılabilecek daha az işçi vardı. Blair’in Britanya’sında bu kavram İngiliz anahtarı ve kasketler gibi bir şey haline gelmişti. Post-modern kültürün değer verdiği şey artık birlik değil farklılıklar ve çeşitliliklerdi. Bu da bir nevi bulanık bir bireycilik ortaya çıkarttı (“kendin ol” türünden şuursuz sloganlar). Dayanışmayı, ruhsuz bir tekdüzelikten ayırt etmek gitgide zorlaşıyordu. Sayısız grup kimliği vardı ama bunlar belirli hedeflere yönelmişlerdi ve bu hedeflere ulaşılınca bu gruplar kaçınılmaz bir şekilde dağılacaklardı.
Ancak işçi sınıfının dayanışması, araçsallığın ötesinde bir kavramdır. İşbirliğinin kendi başına bir değer olduğu, başka bir toplumun öncülüdür. Aristo bunu uzun süre önce ortaya attı; Marx da birbirimizin arkadaşlığından keyif almanın, türümüzün varoluşunun bir parçası, dahil olduğumuz hayvan türüne özgü bir şey olduğunu düşünüyordu.
Yüzyılın başında, Güney Afrika’da apartheid’ın sonunu getiren ve Polonya’nın siyasal manzarasını tamamen dönüştüren şeyin dayanışma eylemleri olduğu gerçeği, neredeyse unutulmuştu. Dayanışmanın berbat örnekleri de az değil tabii: kabilecilik, ölüm saçan tarikatlar ve Williams’ın “esrime kolektifleri” dediği topluluklar. Antik çağlarda buna hayatın Dionysus (başıbozuk) tarafı diyorlardı ve bir hayli tehlikeli buluyorlardı. Ayrıca, dayanışma düşman olmadan mümkün müydü, yoksa sadece bir ötekini şeytanlaştırmaya mı dayanıyordu? Britanyalıların yüzyıllar süren Fransız nefretleri olmasaydı bu kadar güçlü bir kimlikleri olabilir miydi? Rangers olmasaydı Celtic var olmayı sürdürebilir miydi? Kolay cevaplara alerjisi olan Williams, üzerinde “Ben Charlie Hebdo’yum/Gazzeliyim/İsrailliyim” yazan tişörtlere şüpheyle bakıyor. Bir grubun acısını hissetmeden kimliğini onlarınkiyle bağdaştırmanın imtiyazlı bir yanı olduğu kesin. Ne olursa olsun, kimliğin asıl tanımı nasıl hissettiğimiz değil, ne yaptığımızdır. Bu böyle ama eleştirel yaklaşımı da elden bırakmayalım. Williams nostaljik birlik çağrılarını reddediyor; çünkü bunlar kolayca suistimal edilebilir ve topluma yabancı görünenleri dışlamak için kullanılabilir. Bu düşüncesinde elbette haklı ama böyle diye yabancıların her durumda kabul görmesi gerektiğini mi düşüneceğiz? Sürekli kapsayıcılık hakkında konuşanlar kendilerine bu kapsayıcılığın neo-Nazileri ve torbacıları kapsayıp kapsamayacağını sormalıdır.
Kitabın amacı, farklılıkların, sürtüşmelerin ve ötekiliğin farkında olan bir dayanışma yaratmak. Ne başkalarının tecrübelerini asimile etmeye çalışmalıyız ne de aramızda kapanmayacak derin farklar olduğu konusunda ısrarcı olmalıyız. Dayanışma, bir nevi insanlığın hakikatlerinden biri (işbirliği yoksa, yok olmaya mahkumuz), ama bu karşılıklı bağımlılık hali, Williams’a göre siyasi bir değere dönüştürülmeli. Bu, kimlikleri ortaklaştırma eylemi tek kalemde gerçekleşmeyecek – aksine sürekli yeniden üretilen bir proje olacak – ve kusurları her zaman baki kalacak. Diğerleri bize karşı asla tamamen şeffaf değildir, aynı şekilde biz de kendimize karşı tamamen şeffaf değiliz. Bu önerinin tek sorunu çoğu insanın buna katılmayacak oluşu.
Williams’a göre şu an moda olan empati kavramına şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. Zira bu kavram, bazı filozofların bedenlerin doğal ayrılıkları dediği şeyi –ki bu varoluşsal bir acı vesilesi değil, türümüzün temel bir gerçeğidir– hiçe sayıyor görünüyor. Mesele senin acını hissedememem değil, ama başkasının acısını üstlenme fikri pek akla yatkın görünmüyor. Tıpkı başkasının kulaklarını alamayacağım gibi. Başkalarına doğrudan erişimimiz olmaması sadece kötü Fransız filmlerindeki gibi, ruhların arasında konuşmadan bir yakınlık kurulabileceği hülyaları görenler için bir sorun. Williams’ın vurguladığı gibi, bazen başkalarının bakış açılarında kendimize uygun bir mantık bulamayacağımızı kabul etmemiz gerekiyor. Sizin çektiğiniz acıyı hissetmek ille de bu konuda bir şeyler yapmak istememe sebep olacak diye bir şey de yok, hele ki sadist biriysem. Empati, dayanışmanın işlevini karşılayamaz. Birinin nasıl hissettiğini anlamak, kaynakların daha adil dağıtılmasına veya güç eşitsizliklerinin giderilmesine nasıl yardımcı olacak? Williams’a göre, kişi diğerinin yerine geçmeye çalışmamalı, aksine onun yanında durmalı.
Kitabın tam da bu noktada merhamet ve sevgi gibi Hıristiyan kavramlarını tartışmaya yönelmemesi şaşırtıcı. Gerçek şu ki, merhamet bir duygu değil. Bu yüzden de Yeni Ahit’teki sevgi paradigması, yüreğinizde sıcak bir his uyandırmaları pek de olası olmayan kişilere, yani yabancılara ve düşmanlara yönelik bir sevgiyle ilgili. İyi Samiriyeli hikayesinin vurgulamak istediği şeylerden biri de o dönem Yahudilerin çoğunun Samiriyelileri insan altı bir tür olarak görmeleriydi. Hristiyanlıkta sevgi, bir duygu değil, toplumsal bir eylem. Duyguları, geç dönem kapitalizmin sunduğu erotik veya romantik güçlüklerde kullanmak için ayırabiliriz. Evsizlere karşı ara sıra antipati duymak, onlara yardım ettiğimiz sürece ciddi bir sorun değildir. Onlar başlarını sokacak bir ev arıyorlar, oyalayıcı bir sempati değil. Sevgi, Hristiyanlığın esaslarından biri, bu da onu neden bir duygu olarak tanımlayamayacağımızı gösteriyor. Kimse merhamet veya bıkkınlık duymak ile yükümlü değil.
Williams’ın tartışması boyunca arkada hep bedenle ilgili bir alt metin var. Bir görüşe göre beden bizi birbirimizden uzaklaştıran şeydir, bu yönüyle de gerçek bir dayanışmayı imkansız kılar. Etten duvarlarla ayrılmış iç dünyalarımız, başkaları tarafından nüfuz edilemez haldedir. Bu kasvetli öğretiye karşı kitap, fenomenolojiye (olgubilim) yöneliyor, buna göre beden doğası gereği dışavurumcudur. Hissettiklerinizden “anlam” veya “sonuç çıkarma” ihtiyacı duymuyorum, çünkü bu genellikle yaptığınız şeylerde, kelimelerle anlatılmışçasına duyulabilir. Peki kendi iç dünyamı nasıl tanıyabilirim? Hissettiklerimi anlamlandırmama olanak sağlayan bir dil ile büyüyerek. Dil kamusal bir kavramdır ve iç dünya kavramının son derece yanıltıcı olma ihtimali vardır. Kıskançlık ya da öfke duyduğumu ancak ortak bir kültürün içinde olduğum için anlayabiliyorum. Bu bağlamda, dayanışma en başından beri hep vardı.
Williams liberal Anglikan diyeceğimiz bir tarzda yazıyor. Vardığı hükümler, tüm taraflara adaletli davranmaya gayret gösteren özenli açıklamalarla dolu. Ancak hayırseverlik sadece iyi davranmakla olmaz. Bazı şeylere “aptalca” veya “saçma” diyebilmeyi de gerektiriyor; Williams bunu yapabiliyor. Kalemi liberal olsa bile, politik duruşu sosyalist. Kitap, etkileyici bilgi birikimi ile birçok farklı Avrupalı filozofu ele alıyor, ancak dayanışma kavramının tohumu, Williams’ın da bir süre çalıştığı apartheid dönemi Güney Afrika’sında atılmış. Bu sayfalarda pek liberal veya Anglikan olmayan ahlaki bir tavır ve siyasi öfkeler var. Kitapta yazarın memleketi olan ve dirayetli işçi hareketi ile ünlü Galler’in yankısını duymak mümkün. Bir zamanlar Kraliçe’nin karşısında eğilmiş olan bu başpiskopos, umutsuzluklarla kaplı dünya tarafından sola itildi. Onun unutulmaz sözlerinden alıntı yapacak olursak, karşı karşıya olduğumuz iki tehdit “teokratik faşizm ve ruhsuz tekno-tüketicilik”. Şunu da ekleyebilirdi: ilki çoğunlukla ikincisine karşı bir tepkidir.
Williams’ın dayanışma vizyonu, Anglikanlara hiç de yabancı olmayan karşılıklı iletişim fikrinde yatıyor. Peki ya kendilerinin dikkate alındığını kabul etmeyenler, verimli sohbetlerin parçası olmayı reddedenler veya görüşlerinin samimiyetle karşılanmasına izin vermeyenlere ne olacak? Peki ya bunu Batı’nın diplomatik bir oyunu olarak değerlendiren ve onlara sunulan davetleri sürekli geri çevirenler ne olacak? İşbirliğine yanaşmayı reddedenlerin bazıları için halihazırda bir isim var: teröristler. Teröristin bombasının hedef aldığı şey sadece insanlar değil, topluluğa ait bütün değerler. Bazıları kendi çıkarlarıyla başkalarının çıkarları arasında bir uzlaşma olasılığını tamamı ile reddederler, çünkü bu iki çıkarı eşit düzlemde görmezler. Tam aksine, bu tartışma düzlemini düşmanları tarafından, kendilerine karşı olarak halihazırda düzenlenmiş gibi görürler. Bu durum da pek umut dolu bir tablo sunmuyor. Umut Hristiyan bir erdem olduğundan, bu erdemli yazarın iyiliğin asla tamamen yok olamayacağını iddia etmesi de elbette şaşırtıcı değil. Belki de kararımızı Trump Beyaz Saray’dan çıkana kadar ertelemeliyiz, eğer çıkarsa tabii.




