Ali İsmail’in Kıyısız Denizi

Eskişehir

Dönmeyişini, gecenin bir türlü güne varmayışını ve o kör olası sokağa attığın her adımı santim santim hissetmek nasıl bir yük bilemezsin çocuk.
Okuma listesi
Editör:

Eskişehir’i pürüzsüz severdim. Pürüzsüz derken, tanışmamızdan o malum geceye kadar aklımda onunla tek bir kötü anı yok desem yeridir. Şehre girdiğim ilk andan ayrı düştüğüm vakte kadar, orada geçirdiğim günler hiç uyanmak istemeyeceğim cinsten bir rüyaydı. Hâlâ uykularımda dalmak istediğim sıcak, sahici, henüz hiç aldatılmamış, derinlerimden incitilmemiş güvenli bir rüya. Ama dediğim gibi o malum geceye kadar.

Üniversiteyi kazanmama borçluyum Eskişehir’le tanışmamı. 90’lı yıllar… İlk internet kafeler açılmaya başlamış, bilgisayarlar öğrenci evlerine tek tük girmeye başlamıştı. Ama öyle bugünün ince ve kişisel cihazlarından değil, aksine ağır, hantal ama bir o kadar da en ortak kullanılanlardan. Televizyon desen çoğu öğrenci evinde yoktu. Akıllı telefon? Dünyada vardıysa da bizim haberimiz yoktu. Zira okuldaki ankesörlü telefona attığımız bir küçük jetonla iletişim kurmayı başarabildiğimiz günlerdi hâlâ.

90’lı yılların son yarısıydı. Hatırlıyorum da Ezginin Günlüğü’nü yana bayıla dinlerdim. Hayatımızın en genç döneminde sanki bizimle yarışan bir gruptu Ezginin Günlüğü. Bizim gibi çok koşmak, çok anlatmak istiyordu. Çok sabahlamak, çok sohbet etmek, çok şarap içmek, çok hüzünlenmek, çok keşfetmek, çok sevmek. Çok hayal kırıklığına uğrayıp kırıklıkların her birisini ayrı ayrı sevmek istiyordu bizim gibi. 96’da Ebruli dediler ve gece gündüz Aşk Bitti mırıldandık ellerimiz ceplerimizde sokak ortalarında şapşal bir gülümsemeyle. Aşkın illa ki bir yerlere sıkışıp kalacağını o günlerden öğrendik. 97’de bizim Eskişehir’e alışıp kentte daha emin adımlar atmamız gibi onlar da Hürriyete Doğru diyerek sağlamlaştırdı adımlarını. Ve 98’de aldı vurdu bizi Kıyısız Deniz’lere. Yola çıkmak istedik, bitmek tükenmek bilmez yollara revan olmak istedik. Düştük, kaybolduk, yeni yollar bulduk ve sonra anladık ki kıyısız bir denizden ibaretti olduğumuz ve olacağımız her yer.

Sınavdan sınava gittiğimiz bir okulumuz, hiçbirini kaçırmadığımız eylemlerimiz vardı. Üçüncü sınıftaydık. Artık okulun da kentin de eylemlerin de tanınmış simalarından sayılırdık. 1 Mayıs’a katılmak için akşam evde kimler varsa sabahına da onlarla binerdik otobüse güle oynaya. İçimizde o her zamanki anlaşılması yaşamayana zor coşku. Durağa az kalınca düğmeye basıp camdan eylem alanına doğru şöyle bir bakayım dediğimi hatırlıyorum. Bir anda siyah bayrak ve pankartlarla gelen arkadaşlar gözüme çarpınca ağzımdan “Anarşistler gelmiş bile” diye öyle amaçsızca bir cümle çıkıvermişti. Sanki yoklama alınacaktı alanda. Derken önlerden yaşlı bir Eskişehir kadını ayağa kalkıp hışımla paylamaya başlamaz mı beni: “Onlar haklarını aramaya gelen çocuklar… Sen onlara anarşist diyemezsin…Keşke insan olsanız da siz de gitseniz…Sen ne hakla…”

Herhalde hayatımın en güzel şaşkınlığı ve en güzel azarıydı. Hatta onun bir türlü susmadan bizi azarlamaya devam etmesinden fırsat bulup da “Öyle değil” bile diyememiştim. Durağa gelip de otobüsten inmem gerektiğini hatırlatan pistonlu kapı yanı başımda tıslayınca bir tek “Seni çok seviyorum” diyebilmiştim. O ise dinmeyen kızgınlığı ve biraz da şaşkınlığıyla hâlâ otobüse el sallayan üç beş üniversite öğrencisine bakıyordu. Paylamasıyla bize dopdolu bir gülümseme katan, ellerini yanaklarını doya doya öpme isteğiyle bizi durakta bırakan o canım kadın hayatım boyunca benim dipten gelen umudum oldu adeta. Hiç dinmeyen, beklenmedik yerlerden çıkan, ne kadar kapatırsan kapat bulduğu en küçük delikten sızmayı başaran gün ışığım. Eğer hâlâ yaşıyorduysa o da kahrolmuştur o malum gece, kesin.

Böyle bir yer Eskişehir. Sizi sürekli şaşırtabilecek bir İç Anadolu kenti. Zaman zaman kendi coğrafya bilginizden kuşkuya düşüp kentin bu kadar içte olduğuna inanamazken yakalayabilirsiniz kendinizi. Zira ben gerçekten ‘iç’in ne demek olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Benim geldiğim İç’te üniversite öğrencileri çoğunlukla zor günler yaşadılar mesela. Ne mi yaşadılar? Çok önemi yok canım, bazı münferit olaylar işte demeyi çok isterdim ama diyemem. Sevilmediler örneğin. Şehrin çoğu tarafından sevilmediler. Kimse evini onlara kiraya vermek istemedi. Eğer verdilerse de eve giren çıkanın zaptını tutmaya erinmeden hatta daha da kötüsü bundan hiç utanmadan. Saçı uzun bir erkek öğrenci ve eteği kısa bir kız öğrenciyse istenmeyenler listesinin en başında yer alırdı. Dışarıdan gelen bu genç misafirlere yardım etmeye çalışan İçliler de vardı elbet, sanki diğerlerini affettirmek istercesine. Korurlardı aksine onları, Eskişehir gibi. Bizzat şahidim. Ama ta ki, o bir türlü bitmeyen geceye kadar.

Günlerden bir gün, biz de her üniversiteli gibi yurttan ayrılıp kendi evimize çıkmak istemiş ve okula yakın bir mahalleden ev tutmuştuk. Ama maalesef apartman sakinleri bizim kendi adımıza bir ev yaratma hayalimize aynı coşkuyla bakmamışlardı. Bana kalırsa bu oldukça doğaldı. Hatta bir İçli olarak bence olayın normali buydu. Çünkü bir şehrin sakinleri yeni gelenleri, özellikle de öğrencileri sevmezdi. Arkadaşlarımın şaşkınlığı durumun kendisinden daha çok şaşırtıyordu beni açıkçası. Sanırım oldukça idmanlı gelmiştim bu sevgisizliğe. Yaşadıklarımızı kendi aramızda değerlendirip önce ev sahibiyle konuşup gerekirse evden ayrılmaya karar vermiştik. Konsensüs tamamlanmıştı. Artık ev sahibini arayabilirdik.

Biz telefonda durumu özetlerken hafiften sinirlendiği belli olan ev sahibinin “Evdeyseniz geliyorum” cümlesi bütün gardlarımızı alarak bekleyişe geçmemize neden olmuştu. Kesin eve bakacak, zarar verip vermediğimizi kontrol edecekti. Ya da kesin bizi azarlayıp kendini yormaktansa bu ayın kirasını da ödeterek derhal evi boşaltmamızı isteyecekti. Derken gergin bekleyiş sona erdi. Ev sahibi ve eşi birlikte geldiler. Selamlaşıp içeriye davet ettikten sonra “Kahve içer misiniz?” sorumuza kısa ve net bir biçimde “Sonra” dedi ev sahiplerinden erkek olan. “Apartmanda kim istemiyormuş sizi?” dedi yine erkek olan. “Yönetici” dedik. “Çağırır mısınız lütfen!” dedi. Lütfen mi dedi? Baya baya lütfen dedi. Ama bu nasıl bir azarlama olacaktı ki. Anladım, sağlı sollu destek alacaklar birbirlerinden ve bizi apartmanın en kötüsü, en pisi, en namussuzu, en gürültücüsü ve en en en’i ilan edeceklerdi. Her şeyin farkındaydım ben, emindim başımıza geleceklerden. Derken ev arkadaşım Sibel yöneticiyi de alarak biraz önce oturduğu sandalyeye oturdu. Ev sahibi yöneticiye kibarca ama sesinde beliren hafif gergin bir tonla “Gençlerden şikayetçiymişsiniz, nedir sorun?” diye sordu. Yönetici ise o çok alışkın olduğum girizgahı yapmak için kolları sıvamıştı bile. “Şimdi … Bey, burası bir aile apartmanı … Biz … Onlar … Eve giren çıkan … Erkekli kızlı affedersiniz…” Bütün sıralamayı biliyorum, meğer yönetici de biliyormuş. Vallahi bravo, hiçbirisini atlamadı. Ev sahibi bölmeden dinliyor, o da ev sahibinin sallanmaya başlayan bacağını gördükçe daha da alıyordu hızını. Ardından o beklenen ve genellikle en yükseklerdeyken söylenen, söyleyenin kendi kendini tahrik etmesine ve coşturmasına vesile olan ulvi gidişat: “Biz Anadolu çocuğuyuz … Bey”. Bizler duyduklarımıza ve yaşadığımız incinmeye isyan etmeye başlamışken ev sahibimizden sadece “Bir saniye çocuklar!” cümlesini duyduk. Allah Allah yanlış cümle. Ev sahibi tartışma diziliminde hata yapmış olmalıydı. “Terbiyesizler, derhal boşaltın evimi!” demesi gerekirken çocuklar da ne oluyordu yani şimdi. Bu da ayrı bir tarz herhalde derken ev sahibi yöneticiye döndü ve madde madde saymaya başladı. “Birincisi burası benim evim …” Anlamadım. Nasıl yani? “İkincisi, bu gençler mezun olana kadar evimde kalabilirler ve sen de buna gık bile diyemezsin. Üçüncüsü, siz nasıl insanlarsınız yahu, sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu?” diyor, susmuyor, yönetici karşımızda küçüldükçe küçülüyor, ev sahibi ve eşi sırayla bizi sarıp sarmalayıp bize bunu yaşatanı bir daha çıkmamacasına yerin dibine sokuyorlardı. Adeta birisi yöneticinin üstüne toprak atıyor öteki de üzerinde zıplayıp iyice kapatıyordu ki yeniden çıkıp oradan bizi rahatsız etmesin. Hayatım boyunca böyle bir şey görmemiştim. Oysa daha onunla da kavga edecektik ve biz mağrur ve de mağdur olarak yeni bir ev arayacaktık daha. Çok yorulacaktık, üzülecektik, eksilecektik, eksildiğimiz kadar kaygı ile kaplanacaktık, hiçbir yer bizim evimiz olamazmış gibi hissedecek, hep bir penaber ve hep onaylanmamış yanlış kişi olacaktık. Yanlış kişiler olarak hiçbir zaman kendimize ait dört duvarlarımız olmayacak ve kendimizi hiçbir zaman güvende hissetmeyecektik. Mahalleye göre yaşamayı öğrenmeye önce çalışmayacak ama belki sonra zamanla hani kırılacak ve sessiz sedasız eve sinen böceklere dönüşecektik. Ama biz Eskişehir’deydik ve ev sahiplerimiz daha ilk elden karşılaştığımız mahalle baskısı denen zıkkıma haddini bildirme mücadelemizde yanımızda olmuşlardı. Hiç unutmuyorum, başımızı yastığımıza koyduğumuzda burası bizim de mahallemiz, bizim de şehrimiz diye kapatmıştık gözlerimizi güne. Ta ki, o geceye kadar.

Bu arada yeni gruplar tanımaya devam etmiştik, Ezginin Günlüğü ile birlikte. Eskişehirli bir grup olan Mayıs Müzik Topluluğu mesela. Çok sevdik, çok dinledik. Çünkü Mayıs Müzik Topluluğu Gülizar’dı, Gülizar Eskişehir’di, Göçmense bizlerdik belki de ‘uzağa değil öteye giden’. Bundandır topluluğu bilen insanların karşılaştıklarında gözlerinde bir ışıltıyla birbirlerine bakıyor olmaları. Bu ışıltıyla bakanların kardeşliğidir Mayıs Müzik Topluluğu. Ama doğruyu söylüyorlardı: “Serçeler toplanmış saçakta, kapıda ölümler, sevdalar…” Bizse hep sevda sanırdık hayatı, o malum geceye kadar. Meğer…

O geceye kadar hep böyle yaşadık Eskişehir’i, böyle hatırladık, böyle özledik kıyısız denizimizi. Ta ki çocuk o sokağa girene kadar. Koştu çocuk bildiği caddelerden bilmediği sokaklara. Sığınacak bir kıyı ararcasına koştu denizler ortasında. Varamadı kıyıya. Ya da bizim kıyı bildiğimiz insanlara. Otobüsteki yaşlı kadın o sokakta olsaydı mesela. Ya da ev sahibimiz ve eşi. Çok derine gömememişler miydi acaba yöneticiyi? O mu çıktı acaba toprağın altından. Keşke daha derine gömselerdi kötülüğü. Biz mezun olup gitmiştik ama Mayıs Müzik Topluluğu dağılmış mıydı o zamanlar? Koşmaya devam etti çocuk. Derken giriverdi karanlığın sokağına. Ah nereden bilebilirdik ki? Bilsek beklerdik köşe başında, ah bilsek! Girme o sokağa çocuk, sakın girme. Şehrin diğer tüm güzel insanları senin için ağlayacak sakın girme. Tüm sokaklar adınla anılacak sonra, girme o sokağa. Hazmedemeyecek koskoca şehir o sokağı, dön çocuk o sokaktan orada değiliz, dön…

Dönmeyişini, gecenin bir türlü güne varmayışını ve o kör olası sokağa attığın her adımı santim santim hissetmek nasıl bir yük bilemezsin çocuk.  

“Vurmayın, öldük!”

Kıyısız denizi arayan çocuğa,
Ali İsmail Korkmaz’a…

Bunları okudunuz mu?