Sınıfın Duyguları Hakkında Üç Kitap

Çalışma ortamındaki hiyerarşi yalnızca ücret farkı değil, birinin saygınlık, ötekinin utanç biriktirdiği bir mekanizmadır.
Okuma listesi
Editör:

Migros depo işçileri greve gittiklerinde, içlerinden genç bir kadın, insanca bir ücret istedikleri ve sendikaya üye oldukları için işten atılan yüzlerce Migros işçisinin olduğunu hatırlattı. İşverene hakaret ettikleri iddiasıyla atılmışlardı. Öfkeyle şöyle dedi: “Bizim hak talebimizi küfür olarak değerlendiriyor bunlar; çünkü dünyalarında yok. O yukarda, o kibirli dünyalarında istiyorlar ki biz böyle alçakça, onursuzca, kafamızı kaldırmadan yaşayalım.” İnsanca bir ücret talebi, bir yandan da bir onur mücadelesiydi.

Alpkan Birelma, sınıf mücadelesinin bu boyutuna odaklandığı ve bence işçi sınıfı üzerine yapılan çalışmalarda kritik bir yerde duran Ekmek ve Haysiyet Mücadelesi’nde1Alpkan Birelma, Ekmek ve Haysiyet Mücadelesi. İletişim Yayınları, 2014., kapitalizmin hayatın her alanına sirayet etmesiyle ücretliler haline getirilen toplumun geniş kesimlerinin işverenin gözünde insandan önce bir araç ve bir maliyet unsuru olduğuna dikkat çeker. Ve işyerinde karşılaşılan bu boyunduruk ilişkisinin emekçinin haysiyetini ve özsaygısını sürekli ve sistematik olarak kırdığını anlatır.

Marx, üretim ilişkilerinin aynı zamanda toplumsal ilişkiler olduğunu söylemişti; yani fabrikadaki bant sistemi ya da ofisteki hiyerarşi sadece teknik bir düzenleme değil, emekçinin kimin önünde eğilip kiminle yan yana duracağını, kimden nefret edip kimden korkacağını düzenleyen bir duygulanım haritasıdır da. Çalışma ortamındaki hiyerarşi yalnızca ücret farkı değil, birinin saygınlık, ötekinin utanç biriktirdiği bir mekanizmadır.

E.P. Thompson Marx’ın bu sözünü ete kemiğe büründürdüğü eserinde, “ahlaki ekonomi” kavramını geliştirir bir anlamda, işçi sınıfı tarihinin bir duygu politikası tarihi de olduğunu görürüz. İşçinin isyanı hiçbir zaman sadece” ekmek için değil, her zaman haysiyet” içindir. Bu, temel bir doğru-yanlış, haklı-haksız ayrımına dayanır. Bu anlamda işçi ayaklanması, ihlal edilen bir hakkın geri alınması içindir. Thompson’un ahlak kavramı, bireysel bir dürüstlük meselesi değildir, toplumsal bir uzlaşıya işaret eder: neyin adil neyin adaletsiz olduğuna ve toplumun bütününe ilişkin bir “doğru”ya. Çünkü eşitsizliğin ideolojik meşrulaştırılması ne kadar güçlü olursa olsun, emekçilerin (ve aslında tabii ki işverenlerin de) bildikleri, ortada bir hak ihlalinin olduğudur. İnsanca yaşama hakkının, haysiyetin ayaklar altına alındığı bir durum.

Bu bakımdan, üretim sürecinin bizi bir araya getirdiği başkalarıyla kurduğumuz toplumsal ilişkiler, yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve duygulanımsaldır da. Thompson 18. yüzyıl Britanya köylüsünün ekmek fiyatına dair adalet duygusunu “ahlaki ekonomi”nin temeline koymuştu. Peki 21. yüzyılda biz bu perspektifi nasıl geliştirebiliriz?

Bu sorunun cevabını Türkiye’de işçi sınıfına dair üç kitapta aramaya çalışacağım.

Birincisi, Demet Dinler’in İşçinin Varlık Problemi/Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerine Denemeler. Bu kitap, 2014 yılında Metis Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Kuramsal yaklaşımıyla ve etnografisinin gücüyle (ve yazarın müthiş kalemiyle) sadece sınıf çalışmalarında değil, Türkiye’de kurgu dışı eserler içinde müstesna bir yerde duruyor. Son derece karmaşık bir “mesele”yi cesaretle deşerken ve o karmaşanın kendisini sürüklemesine izin verirken (ki bu daha büyük cesaret bence) pusulasını kaybetmemiş. Doğru ve yanlış insanın durduğu yere göre değişebilir tabii ama durduğunuz yeri de biraz siz seçersiniz, değil mi?

Thompson’ın analizini geliştiren ve The Moral Significance of Class (Sınıfın Ahlaki Önemi) kitabıyla 21. yüzyılın şafağında sınıf ile duygular (ve değer) ilişkisini ele alan Andrew Sayer ile başlıyor kitap. Ama daha en baştan fark ediyorsunuz ki epeyce el yordamıyla, deneyimle ilerleyen bir süreç karşısındayız. Ve bunu kitabın sonunda şöyle açıklıyor: “Örgütlenme çalışması yapan bir kişi ile örgütlenen kişi arasındaki konuşmaya hiç tanık oldunuz mu? Sezgileri güçlü, deneyimli bir işçi lideri zamanının önemli bir kısmını örgütlenme, sınıf bilinci gibi konulara ayırmaz. Liderin ilk zamanlardaki esas işi, kendisi bu şekilde adlandırmasa da, bir çeşit psikoterapi yapmak, yani işçinin duyguları üzerine konuşmaktır. Terapinin nihai hedefi ise örgütlenmenin önünde engel teşkil eden negatif duyguları ortadan kaldırmak değil, örgütlenmeyi teşvik edecek pozitif duygularla yer değiştirmesini sağlamaktır.”2Demet Dinler, İşçinin Varlık Problemi/Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerinen Denemeler. Metis Yayınları, 2014, s.151. Tıpkı işçi lideri gibi, araştırmacı da işin içine girebilmek için duygularla, öfkeyle ve hüsranla, umutla ve haysiyetle başlamalı. Bunun için de işçinin gündelik hayatını, ilişkilerini, işyerindeki ve iş dışındaki zamanını nasıl geçirdiğini görecek kadar yakından bakmalı. Nitekim, Demet Dinler de böyle yapıyor ve katı atık işçilerine, sendikacılara, Kürtlere, pavyonlara bakıyor. Bu sıralama Borges’in hayvan taksonomisine benzedi, denemeler de biraz böyle. Birlikte büyük resmi” görmemizi sağlamayı değil de o büyük resmin nasıl bir çoğulluk olduğunu anlamamızı istiyor. Bu sebeple kendini değersiz hissettiren bir hüsran, başka bir ışıkta bakıldığında, farklı bir bağlamda, pekâlâ harekete geçiren öfke olarak görünebiliyor. Böylece gerçekliğin katmanlılığını, bağlamsallığını ve yönelimselliğini – yani ne olduğu kadar onunla ne yaptığımızla da belirlendiğini hatırlıyoruz. Böyle olunca, en karanlık anda bile ışıldayan umut ilkesinin safça bir iyimserlikten değil, Sayer’in de diyebileceği gibi, “eleştirel gerçekçilik”ten ileri gelebileceğini fark ediyoruz. Çalışmaktan nefret ettiği fabrikada, on dakikalık molasında, üç gün öncenin gazetesinin bir köşesine şu sözleri karalayan genç işçide yenilgi de var, umut da: “Ben dünyaya işçi olmak ve bu tezgâhta çürümek için gelmiş olamam. Başka hayallerim var.”

Bahsetmek istediğim ikinci kitap, Çalışma Acısı/Emek ve Eziyet Deneyimleri. Uğur Şahin Umman’ın çalışması, 2022’de, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış. Emek sömürüsünün bir ekonomik kategorinin çok ötesinde, insanın bedenini ve ruhunu tüketen bir gerçeklik olduğunu tane tane anlatıyor. Acıyı “olağan”laştıran kapitalist çalışma koşullarına, ücretli emek deneyimlerine tanıklık eden bir kitap bu. Bir yandan iş cinayetlerini, “kaza”larını, bedensel hırpalanmayı ve tükenmeyi ama bir yandan da bunlardan ayrı düşünülemeyecek olan ruhsal (ya da psişik) sakatlanmaları izliyoruz bu deneyimlerden. Emekçinin hayatı hiçbir zaman kolay olmamışsa da ücretli çalışma bağlamında çalışma acısı, yeni bir durum ve kavramı da göreli olarak yeni. 1970’ler sonrasında kapitalist üretim ilişkilerinin ve emek süreçlerinin yeniden düzenlenmesiyle birlikte güvencesiz çalışmanın giderek norm hâlini alması ve işyeri güvenliğini denetleyecek kurumsal yapıların gerilemesiyle karşımıza çıkan bir olgu. Kavramı ortaya atan, bir Fransız psikolog, Marie Peze. Bir kamu çalışanı olarak çok sayıda işçinin başvurduğu bir klinikte, bu başvuruların ortak bir nedeni olabileceğini düşünerek araştırmaya başlamış. İşçilerin çalışma koşullarına bağlı semptomlar gösterdiklerini, çektikleri acının kişisel hayatlarından değil, iş yerlerinden kaynaklandığını fark etmiş. İşsizlik korkusu, performans baskısı ve işyerindeki her türlü tacizler sebebiyle acı çeken işçilerin hikayelerini “İş ve Acı/ Danışma Günlüğü 1997-2008” başlıklı bir kitapta toplamış.

Uğur Şahin Umman da bir gazeteci olarak izlediği ve Onur Yıldırım’la birlikte kitaplaştırdığı Çizmelerimi Çıkarayım mı?3Ayrıntı Yayınları, 2017. Soma katliamından sonra, ücretli çalışmanın emekçiyi tüketen bu yönünü araştırmaya başlamış. Bu araştırma onu çalışma acısı kavramına götürmüş. Şöyle diyor: “Çalışma acısının kaynağı, çalışma ortamında işçilere uygulanan ekonomik, siyasal ve psikolojik şiddettir. Kümeyi daraltabilmek için bütünleşik şiddetten ortaya çıkan ıstırapları değerlendirebiliriz. Çalışma acısı kavramını kullanmadaki en büyük nedenlerden biri, kavramın ölümün yanı sıra, sadece akut fiziksel hastalık ve sakatlık gibi aciliyet içermeyen, uzun vadeye yayılan ve tespiti zor olan tahribatları da çerçeveleyebilecek bir kavram olması.”

İşverenin kâr hırsıyla devletin emek piyasasını denetleme ve dengeleme rolünü bırakması birleşince, emekçinin bedeni de ruhu da çıplak bir sömürü alanına dönüşüyor. Skilozis hastalarından denetimsiz üretim ortamlarında göz göre göre sakat kalanlara kadar çeşitli sektörlerden, çeşitli mesleklerden emekçilerin deneyimlerine yer veren Çalışma Acısı, ruhsal tahribatın derinliğine de ışık tutuyor. Görüyoruz ki “sınıfın gizli yaraları”, çok da gizli değil. Richard Sennett 1972’de Sınıfın Gizli Yaraları’nı yazdığında sınıfsal farkın yarattığı şiddet belki gizli kalabiliyordu, onu bazı karşılaşma anlarında, bir bakışın izinde takip edebiliyorduk. Bir tür sembolik şiddet olarak. Ne de olsa, sermaye ile işçi sınıfı ve devlet arasında bir tür uzlaşının geçerli olduğu ve bu uzlaşının daha geniş alanlara yayılıp tüm çalışanlar için norm olabileceği umudunun sönmediği bir dönemdi. Ancak günümüzde, durum böyle değil. Emek sömürüsü ve güvencesiz çalışma değersizleştirilme ve aşağılanmayla bir arada. Kitap, emekçi sınıfın duygulanım haritasının nasıl bunlarla çizildiğinin örnekleriyle dolu. Üniversite mezunu ve tecrübeli bir bankacı olan Nadide’nin hikâyesi, örneğin hem çok acı hem de tipik bir mobbing hikâyesi. “Mavi yakalı” ve “beyaz yakalı” ayrımının anlamının kalmadığına da bir örnek. Tecrübeli bir bankacı olarak bölüm yöneticisi olarak çalışırken pilot bir uygulama sonucu uzun yıllar çalıştığı bölümden alınıp gişe görevlisi olarak çalışmaya zorlanmış. İşverenin kararına karşı duracak herhangi bir sendikal örgütlenme yahut yasal denetim olmadığı için (bir çalışanın hali hazırda çalıştığı konumdan daha aşağı bir konuma aktarılabilmesi için rızasının olması gerekir) Nadide bu tenzili rütbeyi kabul etmek zorunda kalmış. Ağır çalışma koşulları ve mobbinge dayanamayıp beyin kanaması geçirmiş ve ölmüş. Bu süreç adım adım ve göz göre göre yaşanmış ama ne kendisi ne de çalışma arkadaşları bir şey yapabilmişler. Bankacılar arasında antidepresan kullanımının çok yaygın olduğunu anlatan bu arkadaşlardan biri, “ölümü araştırılmadı bile” diye anlatmış. Kitaptaki her bir hikâye, çeşitli iş kollarında çalışanlar arasında bir “acıda ortaklık” kurulduğunu anlatıyor ama bu ortaklığın politik bir birliğe dönüşmesinin önündeki güçlükleri de görüyoruz: Dayanışmayı neredeyse imkânsız hale getiren rekabetçilik ve performans baskısı, işçinin de işin de değersizleştirilmesi, işsizlik korkusu, işverenlerin işçinin her türlü örgütlenme girişimine yönelik kriminalize edici tutumu ve bu tutumun devlet gücüyle desteklenmesi.

Emeğin insanı insan yapan temel vasıf olduğu, insanın çalışarak kendini gerçekleştireceği türünden fikirler, bu kitabın her sayfasında tuzla buz oluyor. Çalışanı bir “çıplak hayat” formuna dönüştüren kapitalist üretim koşulları değişmedikçe “aşkla çalışmak” uzak bir hayal gibi.

Son olarak, yeni yayımlanmış bir kitaba, Esra Sarıoğlu’nun Yükünü Atmış Bedenler/Türkiyede Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın çalışmasına4Dipnot Yayınları, 2026. değinmek istiyorum. Cinsiyet ile sınıfın nasıl birlikte işlediğini araştırması ve cevapladığından fazla soruyu ilham etmesi bakımından dikkate değer bir çalışma olduğunu düşündüm. Kitabın temel tezi, hizmet sektöründeki (asıl olarak da perakende satış sektöründeki) istihdam yapısının işçi sınıfından kadınların “namus yükü”nü atmalarını kolaylaştırdığı ve feminist mücadelenin de etkisiyle ortaya çıkan bir Yeni Kadın ile hizmet sektörünün bu ihtiyacının birbirlerini yakınsadığı. Ve son yıllarda kamusal alanda sıklıkla rastladığımız erkek şiddetini bununla birlikte değerlendirmemizin gerektiği. Yani daha önce değindiğim iki kitaptan farklı olarak betimleyici ve anlamacı olmaktan çok, açıklayıcı bir yaklaşımı var. Bu da kitapla tartışmayı kolaylaştırıyor.

Kitabın tezindeki iki nokta son derece verimli (yeni sorulara ve araştırmalara yol açması bakımından) ve ilginç: Yeni kadın ve performatif şiddet.

Utanç ve mahcubiyet yükünü atmış bir Yeni Kadın fikri, ister istemez modernleşmenin Yeni Kadın’ını, Çalıkuşu Feride’yi hatırlatıyor. Tıpkı onun yepyeni bir zamanın, yepyeni ilişkilerin bir sembolü, hatta sembolünden de öte, onların taşıyıcısı olduğu gibi, bu Yeni Kadın da bambaşka bir dönemin habercisi mi? Feride eskinin ufunetinin yükünü atmıştı, iffet yükünü değil. Aslında tam tersine hem modern hem iffetli olmak gibi zorlu bir çizgide ilerlemesi gerekmişti onun. Bu kadın, eğitimli ve kentli orta sınıfa mensuptu ve başka kadınlar için bir rol modeli olması, hatta onları da “kurtarması” bekleniyordu (ondan daha neler neler bekleniyordu da neyse!). 21. yüzyılın Yeni Kadını ise işçi sınıfından ve kimseyi kurtarmakla yükümlü görmüyor kendini, eşitlik istiyor. Ve genç. “Bedeni artık hem dünyayla hem ötekilerle başlıca temas noktası. Bir açıklık duygusunu, kendini endişeyle korumadan var olma yeteneğini ifade ediyor. Yürüyüş şekli, tereddütsüz adımları, kendinden emin yürüyüşü, dik postürü, dünyaya, içinde kendisine bir yer açma yeteneğine sahip olduğu dünyaya karşı bedenlenmiş tepkisine dönüşüyor.”5Sarıoğlu, 2026, ss. 42-43.

Ve ahlak bekçilerine sallanan bir kırmızı bayrak gibi. Ahlak bekçiliği yeni değil elbette ama bugün her an yüz yüze olduğumuz erkek şiddetinin performatif karakteri, yeni. “Artık erkekler kadınları işkence yöntemleri kullanarak, yoğun bir nefretle, örneğin öldürücü elektroşok silahlarıyla öldürüyorlar.”6Sarıoğlu, 2026, s. 226. Son on-on beş yılda tanık olduğumuz bazı kadın cinayetlerindeki vahşeti hatırlayınca, bu sözlere hak vermemek mümkün değil. Yalnızca cinayetler değil, otobüste, parkta, sokakta, okulda… adamın birinin kudurmuş gibi saldırdığı genç kadınlar da benzer bir olguya dikkat çekiyorlar. Hizaya sokucu, korkutucu, başka kadınlara ibret olacak türden bir şiddet.

Konumuz açısından öncelikle ele alınması gereken iddia, Yeni Kadının küresel kapitalizmin gelişiminin belirli bir evresine (neoliberalizm demek lazım herhalde), bu kadına yönelik ahlak bekçisi şiddetinin ise Türkiye’deki siyasal iktidarın belirli bir dönemine (2010 sonrası) denk düştüğü.

Perakende sektörünün ihtiyaçları ile kadınların sırtlarındaki mahcubiyet ve utanç yükünü atmaları arasında bir bağlantı olması muhtemeldir ama cinsiyet rejimi gibi son derece karmaşık bir şeyin değişiminin de daha fazla bağlantı kurmayı gerektirdiğini tahmin edebiliriz. Bunların herhalde patriyarkal pazarlığın geçersizleşmesiyle bir ilişkisi olmalı kitapta bahsedilen Yeni Kadınların ne kadarının “baba derdi”nden muzdarip olduklarını merak ettim mesela. Kentli alt orta sınıflar arasında tek ebeveynli hane sayısındaki artışı hatırlayarak. Ve erkeklerin erkeklik yükünü sırtlarından atmaları ile bu Yeni Kadın’ın dik postürü arasındaki bağı da merak ettim (Babasız Kızlar Korosu).

AKP iktidarının aile politikalarındaki değişimin (kimine göre gerçek yüzünü gösterdi, kimine göre gayet pragmatik bir değişimdi bu) ahlak bekçiliğini kolaylaştırdığı açık (yapabildikleri için yapıyorlar) ama erkeklikle ve kadınlıkla ilgili bu kadar temel bir dönüşümün de daha fazla sebebi olması gerekmez mi? En azından, genç kadınların istihdam koşulları ile cinsiyetleri arasında kurulan bağlantıya benzer bir çerçeve saldırgan erkekler için de düşünülmemeli mi?

Bir başka soru, faillik alanı genişlemiş bu kadının kolektif bir politik öznenin parçası olma kapasitesi/eğilimi ne kadar? Perakende sektörünün utanç yükünü sırtından atmasına el veren ama hemen performans baskısı ve rekabeti yükleyen istihdam politikasını bu anlamda nereye koyabiliriz? Yeni Kadın sendikal örgütlenmenin neresinde, sendikal örgütlenme onu ne kadar görebiliyor?

Bu kitap, açtığı geniş tartışma alanı ve ilham ettiği sorular bakımından, sınıfın duyguları bahsinde dikkatten kaçmamalı.

Farklı zamanlarda, farklı sorularla yola çıkmış bu üç kitaba eklenmesi gereken başka kitaplar, başka çalışmalar var elbette ama tam da bu sebeple bu üçüne değinmek istedim. Aynı konuya (sınıfın duyguları) birbirinden farklı aletlerle, farklı meraklarla girmenin mümkün olduğunu hatırlatmak ve bu imkânın alan bilgisini nasıl çoğullaştırdığını ve zenginleştirdiğini göstermek için.

Geçtiğimiz günlerde, Gaziantep’te bir halı fabrikasının işçileri ücretlerini alamadıkları için eylem yaptılar. Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Başkanı Mehmet Türkmen yanlarındaydı ve “halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği” için tutuklandı. Tutuklanırken söyledikleri, Demet Dinler’in bahsettiği işçi liderini hatırlatıyordu:

Haksızlığa karşı sesini duyurmak için toplanıyor, ama etrafında yüzlerce polis oluyor. Neden işçiler basın açıklaması veya yürüyüş yapmak istediğinde, önüne bu kadar polis diziliyor? Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu öfke birikiyor. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz. Yapmayın, altında kalırsınız. İşçinin mesai ve zam farklarını bir an önce ödeyin. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin.

Notlar

(1) Alpkan Birelma, Ekmek ve Haysiyet Mücadelesi. İletişim Yayınları, 2014.

(2) Demet Dinler, İşçinin Varlık Problemi/Sınıf, Erkeklik ve Duygular Üzerinen Denemeler. Metis Yayınları, 2014, s.151.

(3) Ayrıntı Yayınları, 2017.

(4) Dipnot Yayınları, 2026.

(5) Sarıoğlu, 2026, ss. 42-43.

(6) Sarıoğlu, 2026, s. 226.

Bunları okudunuz mu?