“(…)But I’ve no spade to follow men like them.
Between my finger and my thumb
The squat pen rests.
I’ll dig with it.”1“Ama onların ardından sürecek bir küreğim yok benim. Parmaklarımın arasında duruyor kalemim, ağır ve diri. Onunla ineceğim derine.” Çeviri tarafımdan yapılmıştır. Seamus Heaney (1939-2013), 1995 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, İrlandalı şair. 1966 tarihli “Digging” şiiri, şairin ilk kitabı Death of a Naturalist’te yayımlanmıştır.
İrlandalı şair Seamus Heaney “I’ll dig with it” şiirinde, kalemi bir kürek metaforu ile ilişkilendirerek yazıyı zihinsel olduğu kadar maddi bir emek biçimi olarak da kavramsallaştırıyor. Nasıl toprağı kazıp ürünü ortaya çıkarıyorsak, yazar da dili kazar; anlamı yüzeyden değil, derinden çıkarır insan bilincine. Bu yüzden yazma pratiğini, hazır bazı fikirleri düzenlemek olarak değil, henüz ortaya çıkmamış olanı aramak olarak tahayyül etmemiz gerekir. Üstelik her yazma girişiminde, arama yolculuğumuz bitmek zorunda değildir; yapay zekâya yazdırılan yazıların aksine, bazen yirminci denemede asıl aradığımızı buluruz. Bu yolculuğun kendisi, yazı ile düşünce arasındaki bağdan tecelli eder; düşünce yazıda biçim kazanırken yazı, yazma süreci düşünceyi dönüştürebilir. Bu bağı kopardığımızda ise geriye üretim süreçlerinden koparılmış bir “ürün” kalır.
Konumuz yapay zekâ; yani düşünme ve yazıya dökme yolculuğumuzda yapay zekânın muavinliği diyelim; bazen de şoförlüğü, ama hiçbir zaman tam anlamıyla yolcu olma hali değil. Bu yazı biraz huzur kaçırmak, biraz da incitmek için yazıldı; kendimi, sizleri, dostları, yeniden; kendimi. Daha dolaysız, daha kışkırtıcı ifade etmek gerekirse; yazıların yapay zekaya yazdırıldığını görüyorum. Ortaya büyük bir iddia atarak başlayayım. Bu bir ithamdan öte bir tespit aslında. Derdim tek tek metinlerin teşhisi, tek tek yazarları suçüstü yakalamak falan değil. Giderek yaygınlaşan bir yazma biçimini, bir “üretim pratiği”ni teşhir etmek, bunun ardından da anlamaya çalışmak. Yazılarınızı iki yana yasladığımda oluşan tuhaf boşluklar, cümlenin anlamsız bir yerinde, uzayıp giden tireler, tesadüf olmadığından artık emin olduğum aynı yazı tipi ile gelen yazılar… Daha seçilen kelimeler, cümle kalıpları, birbiriyle rabıtalanmaya çalışan paragraflar var; tekdüzeleşen, sıkıcılaşan, yazılardan hiç mi hiç keyif alamayışla sonuçlanan. Ama konu bu biçim tercihlerinden çok daha fazlası. Cümleleriniz çok doğrudur; hatta etkileyicidir bile. Ama o metinde size ait olan o küçük pürüzler, ritim oyunları, tereddütler, dil sürçmeleri yoktur; çünkü yazı bir “çıktı”dır artık. Şüphesiz bunların hepsini “düzeltmek” bir iki prompt’a bakar. Ama önce bunların sorun olduğunun adını mı koymak gerek ne?
Devam etmeden bir noktayı açıklığa kavuşturayım. Şüphesiz yapay zekâ hayatlarımızı kolaylaştırıyor, kolaylaştırdığı daha nice alan da olacak, bunu inkâr etmenin bir anlamı da yok. Demem o ki burada daktiloya, mürekkepli kaleme nostaljik bir ağıt yakmıyorum. Bunu yalnızca estetik bir sorun olarak görmek kolay; ama mesele çok daha somut ve politik. Mevzu yalnızca “yapay zekâ kullanmak” değil; yazı ile düşünce arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu. Aklımızdan geçen birkaç cümleyi yazıp geri kalanını bir araca bıraktığımızda, yalnızca zaman kazanmıyoruz; aynı zamanda düşünmenin en belirleyici anını, yani dağınık fikirlerin biçim kazandığı o eşiği atlamayı, başkasına -bu durumda bir araca- devrediyoruz. Yabancılaşma kavramını hatırlarsak, insanın kendi emeğiyle kurduğu ilişkinin kopması, yalnızca üretim araçlarından uzaklaşmak değil; üretim sürecinin kendisine yabancılaşmaktır.2Marx, K. (1975). 1844 El Yazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe (K. Somer, Çev.). Sol Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1932). Bugün yazı pratiğinde karşı karşıya olduğumuz şey de tam olarak bu riski taşıyor: Düşüncenin yazı içinde kurulduğu o süreci atlayarak, sonucu sahiplenmek.
Bugün yazı pratiğinde yaşadığımız dönüşüm bu kopuşun kavşağında duruyor. Yazdığımız metin bize ait gibi görünüyor; ama o metnin nasıl kurulduğu, hangi düşünsel yolları izlediği, hangi ihtimalleri eleyerek o hale geldiği bir muamma. Bu durumda sormak gerekiyor: Kendi cümlemizi kurma zahmetinden vazgeçtiğimizde, yalnızca bir teknik işi mi devrediyoruz, yoksa düşünme kapasitemizin bir kısmını da mı teslim ediyoruz? Özellikle kendini tek tipleşmeye karşı konumlandıranlar için bu çelişki daha da görünür hale geliyor. Biz değil miydik aynılaşmaya, standartlaşmaya, kapitalizmin sunduğu hazır kalıplara itiraz eden? Peki ne oldu da bugün farklı bağlamlarda yazılmış metinlerin giderek birbirine benzemesi bizi eskisi kadar rahatsız etmez oldu? Belki de asıl mesele tam burada yatıyor: Yazıyı bir emek süreci olmaktan çıkarıp bir çıktıya dönüştürdüğümüzde, yalnızca dilimizi değil, düşünme biçimimizi de dönüştürmeye başlıyoruz. Ve belki de bu yüzden, yeniden başa dönmek gerekiyor: Kalemi bir kürek gibi tutup, yüzeyi değil derini kazmaya razı mıyız? İşte bu sorunun peşinden gitmek, bizi kaçınılmaz olarak şu meseleye getiriyor: Yazdığımıza, dolayısıyla kendimize yabancılaşmak ne demek?
Yazdığına Yabancılaşmak
Yazınızı kendiniz yazacak kadar sözünüzü önemsemiyor musunuz? Yazdığınıza yabancılaşıyor olabilir misiniz? Yabancılaşma kavramını genellikle ekonomik ilişkiler üzerinden düşünerek, iktisadi bir kavram olarak kabul etmeye alışığız. Oysa Karl Marx’ın özellikle 1844 El Yazmaları’nda tarif ettiği biçimiyle yabancılaşma, yalnızca işçinin ürettiği üründen kopması değil; üretim sürecinden, kendi etkinliğinden ve nihayetinde kendi “türsel varlığından” (Gattungswesen) uzaklaşması olarak tariflenebilir. Yani aslında dostluk ilişkimizden işyerindeki arkadaşlarımızla sohbetlerimize, sevgilimizle 14 Şubat’ı kutlayıp kutlamama kararımızdan kitap okumaya ne kadar vakit ayırdığımıza kadar gündelik hayatta zuhur eden tüm toplumsal temaslarda sürtünme katsayısını etkileyen bir kavram. Dolayısıyla aklımızdan geçen düşünceleri kayda nasıl geçirdiğimiz de buna dahil. Nasıl ki bir işçi kendine ait olmayan bir üretim aracının başında, kendine ait olmayan bir sürecin içinde, kendine ait olmayan bir ürün üretirken, işine yabancılaşıyorsa, bugün bir yazar, bir öğrenci, bir akademisyen de düşünce üretme sürecinden benzer bir biçimde kopuyor. Bunun birden çok sebebi var elbette; her geçen gün yükselen akademik kriterler, ama her geçen gün artmayan maaşlar, sırf bu akademik kriterleri karşılamak için istemediği dergilere, istemediği makaleler yazmak, yine her geçen gün işçileşen öğrencilerle bir araya gelecek kamusal alanlardan mahrum olmak bu nedenlerden sadece bazıları. Ama benim asıl vurgu yapmak istediğim, yapay zekânın düşünceye “araç” olmasındaki rolü. Çünkü karar alma süreçlerinden çekildiğiniz, yan yana dizeceğiniz iki kelimeye bile sizin yerinize bir algoritmanın karar verdiği bir ortamda, düşünmek neden anlamlı, üretmek neden düşünme acısıyla beraber haz da veren bir eylem olsun ki!
Sendikacı Jimmy Reid, Glaslow Üniversitesi’ne rektör olarak seçildikten sonra yaptığı; “fare yarışı fareler içindir, biz insanız” sözlerini ettiği ünlü konuşmasının devamında “Kendi kaderlerini şekillendirme ve tayin etmede haklı olarak gerçek bir söz hakları olmadığını hisseden insanları saran umutsuzluk ve çaresizlik duygusudur.”3Jimmy Reid, Rectorial Address, 1972, s. 5. Erişim: https://www.gla.ac.uk/media/Media_167194_smxx.pdf demişti. Bu cümle “kâğıtta iyi duran bir cümle” olmanın ötesinde çok somut bir durum tarifliyor: Kendi kelimelerini seçme hakkı elinden alınan insanın yaşadığı yetersizlik duygusu. “Ben zaten bu kadar iyi yazamam”, “Benim cümlem bu kadar düzgün kurulamaz.”, “Benim yazdığım bunun yanında sönük kalır.”. Yabancılaşmanın en sinsi biçimlerinden biri devreye girdi bile; sizi içten içe kemirmeye başladı bile. (Üstelik etik olarak yaşadığınız vicdan muhasebesinden hiç bahsetmedik henüz.) Kendi üretimimizi daha baştan değersizleştiriyor, daha üretmeden vazgeçiyoruz. Bu aynı zamanda özne olma kapasitesinin aşınması anlamına da geliyor. Erich Fromm’un ifadeleriyle, modern insanın giderek kendi etkinliğinin öznesi olmaktan çıktığını, kendi ürettiği güçlerin nesnesi haline geldiğini görüyoruz.4Fromm, E. (2006). Sağlıklı Toplum (Y. Salman & Z. Tanrısever, Çev.). Payel Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1955).
Oysa yazma pratiği, tam tersine, insanın kendini kurduğu, dönüştürdüğü, hatta çoğu zaman kendini aştığı bir süreç. Yazma yolculuğun başladığında, ne zaman biteceğini bilemezsin (yapay zekâ da ise eğer yeterince iyi bir ücret ödediyseniz saniyelerle tanımlanır bu süreç.). Aklına bir dert düşer, bir köşeye dağınık halde duran düşünceleri yazmaya başlarsın. Bazen sadece kelimeler vardır, anlamlı bir cümle bile yoktur henüz. Hayatın olağan akışında bir dize görürsün, başka bir şey için karıştırdığın kitapta tam da senin dağınık düşüncelerini raflara dizecek birkaç satır gözüne çarpar, onları da eklersin karalama defterine. Bazen yalnızca tek bir kelimenin peşine düşersin. O kelimeyi bulduğunda, cümlenin bütün dengesi değişir. İşte o an, yazının gerçekten “kurulduğu” andır. Düşüncenin sızdığı yerden gürleyerek döküldüğü yerdir. Bu süreçte yazı ile düşünce birbirinden ayrılmaz. Yazarken düşünür, düşündükçe yeniden yazar, yazdıkça yeniden düşünürsün. Zihninde dağınık halde duran fikirler, yazı aracılığıyla bir düzene kavuşur; hangi düşüncenin hangisiyle yan yana durabildiğini, hangisinin dışarıda kaldığını görürsün. Bu nedenle yazı yalnızca düşüncenin ifadesi değil, düşüncenin kendisidir. Adorno’nun vurguladığı gibi, düşünce ancak biçim içinde, yani ifade içinde gerçeklik kazanır; biçimden koparılmış bir düşünce soyut bir taslaktan ibarettir.5Adorno, T. W. (2012). Negatif Diyalektik (Ş. Öztürk, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal Çalışma Basım Tarihi 1966). Yapay zekâ, tüm bu sürecin üstüne kalınından bir çızık atar. Sizin “çızık” yazma tercihinizi de “çizik” diye düzeltir. Ne yazar ne de okur bunu hak etmiyor!
Düşünme ve yazma emeğinin arasına çekilen kapitalist ayrımdan söz etmek gerek burada. Aydınlanma düşünürlerinden pek çoğunun iddia ettiği üzere, değiş tokuş yapmak bizim doğamızda vardı ve bu da zorunlu olarak bir işbölümü yapmayı gerektiriyordu. “İşbölümü”nün bir olgu olduğu doğru, ancak “doğadan gelen” bir niteliği olmadığını söylemek gerek. İşte bu işbölümü ile birlikte gelen “kafa emeği-kol emeği” ayrımı günümüzde hâlâ sürmektedir; yazıdaki fikirleri düşünen ile onu yazan arasına ayrım çekmek gibi. Marx bu ayrımın tarihsel olarak üretim ilişkileriyle bağlantılı olduğunu gösterirken, aynı zamanda bu bölünmenin insanın kendi etkinliğiyle kurduğu ilişkiyi nasıl parçaladığını da ortaya koydu. Bugün o yarığa oturan “düşünce benim zaten, onu yazıya döktürmek için bir araç kullanıyorum” argümanı düşünceyi size ait bir “mülk” haline getiriyor; yazı ise bu mülkün işlenmesi için devredilmiş bir teknik işe dönüşüyor. Yani düşünce sizin mülkünüzdür, o zaman mülkünüz üzerinde dilediğiniz tasarrufu gerçekleştirebilir, mesela tezinizi ücreti mukabilinde bir öğrencinize yazdırmakta bir beis görmeyebilirsiniz. Bugün buna dair “akademi çetelerini” duyunca nasıl etik-politik bir problem görüyorsak, düşüncelerimizi kayda geçirmek konusunda yapay zekayı kullandığımızda niteliksel bir farktan söz edilebilir mi?
Bu tartışmayı kolaylıkla antientelektüelizme bağlamak mümkün. Biliyorsunuz, ara ara sosyal medyada gündemimizi meşgul eder bu konu; hakaretler havada uçuşur; en entelektüeli bulma yarışmalarının biri biter diğeri başlar. Ben şimdilik, yazımın da bağlamında antientelektüelizmi yalnızca “okumuşlara karşı olmak” değil; düşünme sürecinin kendisini değersizleştirmek, onu gereksiz bir zahmet olarak görmek olarak tanımlayayım. Richard Hofstadter’ın klasik çalışmasında gösterdiği gibi, modern toplumlarda düşünme emeği çoğu zaman “gereksiz ayrıntı” olarak görülür, pratik fayda üretmeyen bir faaliyet olarak küçümsenir.6Hofstadter, R. (1963). Anti-intellectualism in American life. Alfred A. Knopf. Bugün yapay zekânın kullanım biçimi bu eğilimi güçlendirecek bir noktaya kayabiliyor: Düşünmeyi atlamak. Beğenmedin mi yapay zekanın metnini; “promptu doğru yaz” ve arkana yaslan! Konu bundan mı ibaret? Konu yapay zekanın kullandığı kalıplar mı? Eminim ki yapay zekâ kendini geliştirecek, dersine iyi çalışacak, siz de Twitter’da öneri olarak paylaşılan en güzel promptları bulacak, ona sunacaksınız; o da sizin için en güzel cümleleri kuracak. Sorun mu bu ama? “Tek boyutlu insan” olarak kalacak, hazır anlam sistemleri içinde mi düşüneceğiz? Yapay zekâ ile kurulan ilişki de bu anlamda nötr değil; yapay zekâ belirli düşünme biçimlerini teşvik ederken, bazılarını ise görünmez kılar. Yani “ideolojik” tercihler yapar.
“Radikal olmak bir şeyleri kökünden kavramaktı”7Marx, K. (1976). Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı (K. Somer, Çev.). Sol Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1844)., değil mi dostlar? Bugün yapay zekâya “bana Marx’ın düşüncelerini özetle” dediğiniz an şüphesiz argümanlarının neredeyse tamamına ulaşabilirsiniz. Ama bu özetler çoğu zaman bağlamından kopuk, yüzeysel bilgi parçacıkları olarak kalır. Eskiden umumi tuvaletlerde “Bunları biliyor musunuz?” afişleri vardı: Zürafaların beyninin gözlerinden küçük olduğu bilgisine işinizi görürken ulaşıyordunuz. Ancak bunun evrimsel süreçte neden böyle olduğu ya da belki de beynin gözden küçük olmasının düşünsel anlamda bir eksiklik yaratmadığı gibi ek bilgiler yoktu; yani işte bilgi vardı da düşünce hak getire! Oysa bir bilgiyi gerçekten kavramak, onun ortaya çıktığı tarihsel, toplumsal ve teorik bağlamı anlamayı gerektirir. Clifford Geertz’in “yoğun betimleme” kavramında vurguladığı gibi, bir olgunun anlamı ancak bağlamı içinde çözülebilir.8Geertz, C. (1973). The Interpretation of Cultures: Selected Essays. Basic Books. Metin (text) bağlam (context) içinde anlam kazanır. Yazı da böyledir: Cümlelerinizi hangi bağlamda kurduğunuz, hangi tartışmaya müdahale ettiğiniz, hangi düşünce geleneğiyle ilişki kurduğunuz önemlidir.
Tektipleşme
Yapay zekâ üretimlerinin getirdiği tektipleşme çoğu zaman dildeki bazı tekrar eden kalıplar üzerinden fark edilir hale gelir; ancak bu durumun kendisi, yüzeyde görünen bu tekrarların çok ötesinde, daha derin bir düşünsel dönüşüme işaret ediyor. Bugün farklı bağlamlarda, farklı politik pozisyonlardan, farklı disiplinlerden yazılmış metinleri yan yana koyduğumuzda, aralarındaki ayrımın giderek silikleştiğini görüyoruz. Bununla bağlantılı olarak da düşüncenin kendisini ifade etme biçimleri standartlaşıyor. Dil, burada yalnızca bir araç değil; aynı zamanda düşüncenin biçimlendiği bir zemin olduğu için, bu standartlaşma doğrudan düşüncenin kendisini de etkiliyor. Bu bağlamda giderek artan sayıda yapılan bazı ampirik çalışmalar, bu dönüşümün yalnızca sezgisel bir gözlem olmadığını da ortaya koyuyor. Örneğin Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de yapılan bir araştırmaya göre9Genevieve Smith, Eve Fleisig, Madeline Bossi, Ishita Rustagi, and Xavier Yin. 2018. Standard Language Ideology in AI-Generated Language. ACM/IMS J. Data Sci. 37, 4, Article 111 (August 2018). Erişim: https://arxiv.org/pdf/2406.08726 Amerikan İngilizcesi dışında bir lehçe ya da ağız kullanılması istendiğinde, bunu ya dili klişeleştirerek ya da karikatürize ederek yaptığını, yani dili “komik” duruma soktuğunu görüyoruz. Çünkü dil toplumsal bağlam içinde anlam kazanıyor; bir lehçeyi, bir şiveyi “doğru” kılan şey, o dilin taşıdığı tarihsel deneyim, sınıfsal konum, gündelik hayat pratikleri. Hiçbirimiz kötü Ege şivesi yapan oyunculardan teşekkül bir dizi izlerken burun kıvırmadan geçmemişizdir değil mi? Kötü taklit edilmiş bir yerel ağız nasıl kulağa samimiyetsiz geliyorsa, giderek birbirine benzeyen yazıların da benzer bir yabancılaşma hissi üretmesi şaşırtıcı değil.
Yine Max Planck Institute for Human Development tarafından yürütülen bir araştırmada10Hiromu Yakura, Ezequiel Lopez-Lopez, Levin Brinkmann, Ignacio Serna, Prateek Gupta, Ivan Soraperra ve Iyad Rahwan, “Empirical evidence of Large Language Model’s influence on human spoken communication,” cs.CY, 8 Temmuz 2025 (Max Planck Institute for Human Development, Center for Adaptive Rationality / Center for Humans and Machines). Erişim: https://arxiv.org/pdf/2409.01754 360.445 YouTube akademik konuşmasından 740.249 saatlik söylem ve 771.591 podcast bölümü verisi üzerinden ChatGPT’nin yayımlanmasının ardından “delve”, “comprehend”, “boast”, “swift” ve “meticulous” gibi ChatGPT’nin tercihli biçimde ürettiği sözcüklerin kullanımında ölçülebilir ve ani bir artış tespit etmişler. Dilsel çeşitlilik azalıyor evet ama aynı zamanda öznenin kendi ifadeleriyle kurduğu ilişki de dönüşüyor. Toplumsal ilişkilerin getirdiği dilsel nüansları, ritmi, dalgalanmaları, yıllardır geliştirdiğiniz mizah anlayışınızın tatlandırdığı cümleleri, sizi siz yapan kırılgan ve güçlü kelimelerinizi yapay zekanın ellerine veriyor; bu araziyi düzle diyorsunuz. Sözde kendinizin kurduğu yazıda da evinizde hissedemiyor, aidiyet ilişkinizi zedeliyorsunuz.
Ferit Edgü, Yazma Eylemi11Ferit Edgü. (2024). Yazmak Eylemi: Bir Toplumsal/Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme İstanbul: Everest Yayınları. adlı eserinde, İstiklal Caddesi’nde gerçekleşecek bir eylemi onlarca farklı karakterin perspektifinden anlatır. Ancak bu eylemi bir polisin, caddedeki bir esnafın ya da eylemi örgütleyenlerin gözünden anlatmak, yapay zekâya “şu şu olayı şu şu kişilerin gözünden anlat” promptu girmek kadar teknik ve basit bir işlem değildir. Edgü’nün yaptığı, her şeyden önce ideolojik tercihlerle mümkün olur. Aksi takdirde, yani bu süreci bir algoritmaya devrettiğinizde, karşınıza eylem örgütleyicisini sadece “düşman” ya da “bozguncu” olarak kodlayan statüko yanlısı, sığ ve klişe versiyonların çıkması kaçınılmazdır. Çünkü yapay zekâ ideolojik bir sorumluluk almaz; sadece elindeki verinin ortalamasını, yani egemen olanın dilini size geri verir. Aksini yazdırmak bile yine bu ideolojik tercihlerle girilen “promtlarla” mümkün olacaktır.
“Bu bir laboratuvardır,” “bizler biliyoruz ki”, “yalnızca… değil aynı zamanda…” “mimarisidir”, “kritik nokta” “sessiz bir direniştir”, “işte tam da burası” “tesadüf değil” ve daha nicesi. Artık bu kalıpların olmadığı yazıya rastlamak pek mümkün değil. Bu kalıplar, başlangıçta belirli bir retorik işlev taşıyor olabilir; ancak sürekli tekrar edildiklerinde, düşüncenin yerini alan birer hazır formüle dönüşüyorlar. Okur bu kalıpları tanımaya başladıkça, metnin geri kalanını da öngörebilir hale geliyor; bu da yazının sürpriz üretme kapasitesini zayıflatıyor ve onu giderek daha mekanik bir yapıya itiyor. Bu sürecin toplumsal bir sonucu da güven ilişkilerinin dönüşmesi. Artık bir metni okurken yalnızca ne söylendiğine değil, “kimin” söylediğine de şüpheyle yaklaşır hale geliyoruz. Yapay zekâ ile yazılmış olma ihtimali, güven bağını zedeliyor; bu da insanları “AI detector” gibi araçlara yönlendiriyor (ki bu araçların güvenilirliği konusu bambaşka). Oysa yazıyı bir ilişki kurma biçimi olarak da tanımladığımızda, bu ilişkinin zedelenmesi yalnızca kolektif bir iletişim krizinin de yolunu döşüyor.
Oturduğum her masada istisnasız yapay zekâ konuşuluyor; ha olumlu ha olumsuz yönleriyle. Ama önce herkes bu araca dair rahatsızlığını dile getiriyor; sonra “ben de mail için kullanıyorum” diye günahlar çıkarılıyor. Hiç de sorun değil bu esasen. Ama bütün bunların ortasında sıkça dile getirilen bir savunma var: Yapay zekâ araçlarını kullanarak zaman kazanmak ve bu zamanı “asıl düşünmeye” ayırmak. Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Gerçekten zaman mı kazanıyoruz, yoksa yalnızca verimlilik mantığını içselleştirerek o boşluğu yeni işler ile mi dolduruyoruz? “Performans toplumu”, modern öznenin artık dışsal bir baskıya ihtiyaç duymadan, kendi kendini sürekli optimize etme zorunluluğuyla hareket ettiğini söyler.12Han, B.-C. (2024). Yorgunluk Toplumu (S. Yalçın, Çev.). İnka Kitap. Bu bağlamda yapay zekâ kullanımı bu performans mantığının bir parçası haline gelebilir. Yarattığımız boş vakti başka işlerle, patronun cebini de paralarla dolduruyoruz yani!
Neden Yazı(lar) Yazıyoruz?
Konu çok uzadı, ama belki de başta sormam gereken soruyu yazıyı bitirmeden önce hem kendime hem de okurlara sorayım: Neden yazı yazıyoruz? Yazma eyleminin bu kadar hızlandığı, kolaylaştığı ve bir bakıma sıradanlaştığı bir dönemde bu soruya yeniden dönmek kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü yazının üretim koşulları değiştikçe, onun işlevi, anlamı ve hatta gerekliliği de dönüşüyor. Herkesin zaten benzer argümanlarla, benzer örnekler etrafında dolaştığı bir tartışma alanında, aynı cümleleri yeniden kurmanın ne anlama geldiğini sormak bu yüzden önemli. Eğer yazı, yalnızca zaten bilinenin yeniden dolaşıma sokulmasıysa, o zaman bu üretimin düşünsel değeri nedir? Daha da önemlisi, bu tür bir tekrarın kendisi bizi düşünsel olarak ileri mi taşır, yoksa mevcut sınırların içinde dönüp durmamıza mı neden olur?
Elbette yazının her zaman aynı işlevi üstlenmediğini kabul etmek gerekir. Yazı kimi zaman gerçekten araçsallaşır; özellikle politik mücadele içinde, belirli bir hattı görünür kılmak, belirli bir talebi netleştirmek ya da geniş kitlelere ulaştırmak için sloganlaştırılmış, yoğunlaştırılmış ifadelere ihtiyaç duyulur. Bir siyasi partinin bildirileri, kampanya metinleri ya da örgütsel çağrıları bu anlamda tekrar içerir; hatta tekrar, burada bir zayıflık değil, bilinçli bir tercih olarak işlev görür. Ancak bu tür metinlerin ortaya çıkış süreci, çoğu zaman görünenden çok daha karmaşıktır. O “kısa” ve “net” cümlelerin arkasında aylar, hatta yıllar süren tartışmalar, analizler, karşıt görüşlerle hesaplaşmalar ve kolektif bir düşünme süreci vardır. Dolayısıyla burada araçsallık, düşüncenin yokluğu değil; aksine yoğunlaşmış bir biçimidir.
Sözgelimi, Kalamış’ta yapılan marina projesine karşı durduğunuzu söyleyecek bir bildiri, yazı dizisi, süreç notları yazmak ve bu analizleri politik taleplerin dile getirildiği bir eyleme geçirmek, yalnızca “karşıyız” demekle kurulmaz. Bu karşı çıkışın arkasında, kent hakkı kavramına dair bir birikim, kamusal alanın dönüşümüne ilişkin bir analiz ve bu dönüşümün sınıfsal sonuçlarına dair bir tartışma vardır. Benzer bir durum feminist talepler için de geçerlidir. Örneğin, çocuklu kadınlara yönelik ulaşım indirimleri gibi politikalar, belirli bir bakım emeği tartışmasının ürünü olarak ortaya çıkar. Ancak bu tür taleplerin kendisi de sabit değildir; toplumsal koşullar değiştikçe, bu taleplerin kapsamı ve yönü de yeniden düşünülmek zorundadır. “Neden yalnızca çocuklu kadınlar?” sorusu, aslında bakım emeğinin toplumsallaştırılması, aile yapısının yeniden düşünülmesi ve toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulanması gibi daha derin meseleleri gündeme getirir. Bu da bize şunu gösterir: Yazı, yalnızca bir talebi dile getirme aracı değil, aynı zamanda o talebin sınırlarını ve imkânlarını yeniden düşünme alanıdır. Tam da bu yüzden, yazının sürekli tekrar eden argümanlara indirgenmesi, onun bu dönüştürücü potansiyelini zayıflatır. Eğer yazı yalnızca mevcut olanı yeniden üretmekle yetinirse, düşünce de kendini tekrar etmeye başlar. Bu noktada Antonio Gramsci’nin “organik entelektüel” kavramını hatırlamak anlamlı olabilir. Gramsci’ye göre entelektüel faaliyet, yalnızca bilgi üretmek değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliği dönüştürecek yeni düşünme biçimleri geliştirmektir.13Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks (Q. Hoare & G. N. Smith, Eds. & Trans.). International Publishers. Bu açıdan bakıldığında, yazının görevi yalnızca var olanı açıklamak değil, henüz kurulmamış olanı düşünmeye açmaktır. Peki neden okuyoruz? Ya da şöyle ifade edeyim efendim; okuyor muyuz? Okumak da artık yazmak gibi hızlanan dünyanın mağduru. Daha uzun, daha karmaşık cümlelerden kaçınma eğilimi, aynı zamanda okurun değişen dikkat biçimleriyle de ilgili. Okuma pratiği parçalandıkça, derinlemesine düşünme kapasitesi de zayıflıyor. Bu da yazının daha yüzeysel, daha hızlı tüketilebilir biçimlere yönelmesine neden oluyor. Böylece yazma ve okuma, birbirini besleyen bir döngü içinde giderek daha sığ bir düzleme çekiliyor.
Sonuç Yerine
Sıkça dile getirilen bir savunmayı savuşturmaya çalışarak bitireyim: yapay zekânın dilsel sorunları zamanla aşacağı savunusu. Daha “insani”, daha “doğal” bir dilin mümkün olacağı, müthiş çeviri yapacağı, dolayısıyla bu tartışmaların geçici olduğu iddia ediliyor. Bu ihtimal bütünüyle reddedilemez; ancak burada gözden kaçırılmaması gereken şey, meselenin yalnızca dilin doğallığı değil, öznenin bu dil üzerindeki kontrolüdür. Dil ne kadar “iyi” olursa olsun, eğer o dilin üretim sürecine yabancıysak, ortaya çıkan metinle kurduğumuz ilişki sorunlu kalmaya devam edecek. Bu yüzden, yazı yazma pratiğini savunmak, bir tür nostaljiye sığınmak anlamına gelmemeli, teknolojiyi reddetmek falan hiç değil! Aksine bu, düşünme kapasitesini koruma ve geliştirme çabası. Nitekim yazıyı bütünüyle dışsallaştırdığımızda, düşüncenin kendisini de dışsallaştırma riskiyle karşı karşıya kalacağız.
Bu tartışmayı bitirirken, Bartleby’nin o meşhur cümlesini hatırlayalım, hep birlikte: “Yapmamayı tercih ederim.” Yapay zekâ kullanıp, aylardır karın ağrıları çektiğim bu yazıyı yapay zekâya beş dakikada yazdırır acıma son verebilirdim. Ama yapmamayı tercih ederim; belirli bir üretim mantığına, belirli bir işleyişe katılmayı reddetmenin de ifadesi olarak.




