Aki Kaurismäki Sinemasında İşçi Sınıfı

Sessizliğin, Yorgunluğun ve İnatçı Haysiyetin Hikâyesi

Kaurismäki’nin karakterleri, çoğu zaman kaybeder gibi görünür; yere düşer, yalnız kalır, yorulur. Yine de o karakterlerde kolay kolay yok olmayan bir çekirdek vardır: Kendileri olma isteği. Bu çekirdek, işçi sınıfının sinemadaki en değerli temsil biçimlerinden birini yaratır.
Okuma listesi
Editör:
Redaksiyon:

Aki Kaurismäki filmleri çoğu izleyicide aynı duyguyu uyandırır: Sanki bir yerden tanıdığımız bir hayatın içine gireriz ama o hayat, günün modasına ve hızına hiç teslim olmamıştır. Mobilyalar, radyolar, bar köşeleri, iş kıyafetleri, sokak lambalarının rengi… Her şey biraz eski, biraz yorgun, biraz da inatçıdır. Bu “inat”, biçime ilişkin bir seçim olmanın ötesine geçer; Kaurismäki, işçi sınıfını tam da böyle anlatır. Çünkü onun dünyasında işçi sınıfı, bir dekor ya da arka plan rolü oynamaz. Anlatının ağırlık merkezi oradadır: Çalışma ritmi, parasızlık, küçük düşürülme, dayanma gücü, utanma, gurur ve beklenmedik bir nezaket.

Bu yüzden Kaurismäki filmlerini sınıf meselesinden ayrı düşünmek zordur. Kaurismäki’nin “sol” tarafı, çoğu zaman sloganla konuşmaz. Kamera açılarıyla, mekân seçimleriyle, eşyaların eskimişliğiyle, bir bardaki sessizlikle, bir işçinin eve gelişiyle, bir radyonun haber bülteniyle konuşur. Siyaset, perdede büyük sözler olarak yükselmediğinde bile, kadrajın içine sızar: Kim nereye oturabilir, kim hangi kapıdan girer, kim hangi işi yapar, kim hangi odada yaşar, kim akşam yemeğini neyle hazırlar… Film ilerledikçe, sınıfın gündelik hayatta nasıl bir “yazgı çizgisi” kurduğunu görürüz.

Kendisini, “Yüzde altmış varoluşçuyum, yüzde yirmi komünistim, yüzde on ekolojik evrenselci solculuğum var, yüzde on anarşizm, gerisi sudur ve sıradan sosyal demokrasidir.” diye tanımlar Kaurismäki. Bu muhteşem karışımın içinde iki şey belirleyicidir: Bir yanda hayatın ağırlığını taşıyan insanın yalnızlığı, öte yanda o yalnızlığı delip geçen küçük dayanışma anları. İşçi sınıfı burada bir “kimlik bildirimi” olarak değil, hayatı sürdürme biçimi olarak görünür. İnsanlar çok konuşmaz; kendilerini pazarlamaz, kahraman gibi davranmaz. Buna rağmen, filmler çoğu zaman bu suskunluğu bir tür haysiyet anlatısına dönüştürür.

Finlandiya’dan Çıkan Yeni Sinema ve “Aşağıda” Israr

Kaurismäki’nin erken döneminde, Finlandiya sinemasının geçirdiği kırılma önemli bir arka plandır. Ülkede uzun süre salonları ayakta tutan yerli komediler bir tür durağanlık yaratır. 1980’lerin ikinci yarısıyla birlikte teknik nitelik ve ciddiyet artmaya başlar. Bu dönüşümde Kaurismäki’nin payı, yalnızca “başarılı film çekmiş” olmak değildir. O, sinemanın bakış yönünü de değiştirir: Yüzünü yukarıya değil, aşağıya çevirir. Başarılı, parıltılı, “kazanan” karakterler yerine, hayatın kenarına itilmiş, işini yapan, bazen işini kaybeden, bazen bir bankaya girmekten başka şansı kalmayan insanları koyar merkeze.

Bu hat yalnızca Kaurismäki’ye özgü değildir elbette: Mikko Niskanen ve Risto Jarva gibi yönetmenler de Finlandiya toplumunun sert gerçeklerini perdede tutar. Kaurismäki’nin farkı, bunu çok özel bir sadeleştirme disiplinine bağlamasıdır. Söz kalabalığını azaltır, psikolojik açıklamaları kısar, olayları “büyük drama” biçiminde kabartmak yerine düz bir çizgiye yatırır. Bu düz çizgi, işçi sınıfı hikâyelerinde daha çarpıcıdır; çünkü işçi sınıfının gündeliği zaten çoğu zaman “düz” akar: Aynı iş, aynı yol, aynı yorgunluk, aynı küçük umutlar. Kaurismäki bu akışı dramatize etmek yerine, olduğu gibi bırakıp içindeki gerilimi görünür kılar.

Onun en büyük aktörü Matti Pellonpää’nın yüzü bu dünyanın simgesine dönüşür. Pellonpää, klasik anlamda “parlatılmış yıldız” gibi durmaz. Biraz dağınık, biraz yorgun, biraz da hayata karşı alaycı bir mesafe taşır. Bu yüz, Kaurismäki’nin işçi sınıfı temsilinde çok kritik bir iş görür: İşçi sınıfını romantik bir kahramanlığa itmez, acındırmaz da. Onu bir “normal” olarak kurar. Bu normalin içine keder de sığar, hata da sığar, kırılganlık da sığar.

Proletarya Üçlemesi: İş, Para, Kaçış ve Haysiyet

Kaurismäki’nin işçi sınıfına bakışı en yoğun biçimde “Proletarya Üçlemesi”nde somutlaşır: “Cennetteki Gölgeler” (1986), “Ariel” (1988) ve “Kibritçi Kız” (1990). Bu üç film, sınıf meselesini üç ayrı kapıdan açar: çalışma koşulları, para ve güç ilişkileri, kişisel hayatın sıkışması.

“Cennetteki Gölgeler”: Gündeliğin İçine Gömülen Siyaset

Bir çöp toplayıcısını merkeze alan bir filmde “politika”yı nerede ararsınız? Kaurismäki’nin cevabı basittir: mutfakta, perdede, akşam yemeğinde, iş dönüşünde. Yiyeceklerin sıradanlığı, evin yalınlığı, şehrin kararması… Bunlar ideolojik bir nutuk değildir; fakat sınıfın hayatı nasıl daralttığının kanıtlarıdır. Film, bir işçinin dünyasını “gösterişli yoksulluk” gibi bir estetik numaraya çevirmeden verir. Tam tersine, yoksunluğu sıradanlaştırarak ağırlaştırır: Yoksunluk bu insanların anlık bir felâketi değil, hayatın sürekli koşuludur.

Öte yandan film “umut”u tamamen söndürmez. Kaurismäki, işçi sınıfını bir trajedinin içine kilitlemek istemez. Bir ilişki ihtimâli, küçük bir kaçış fikri, bir anlık gülümseme… Bu küçük hareketler, sınıfsal sıkışmayı ortadan kaldırmaz; fakat karakterin öznesini korur. Kaurismäki’nin dünyasında işçi sınıfı, edilgen bir mağdur topluluğu gibi durmaz; kısıtlı imkânlar içinde yön seçen, irade gösteren insanlardan oluşur.

“Ariel”: İşten Atılmanın Ardından Başlayan Yolculuk

İşten çıkarılan bir maden işçisinin Laponya’dan Helsinki’ye uzanan yolculuğu, işçi sınıfı anlatısında çok net bir kırılma yaratır: Emek, bir anda kesilir; hayatın zemini kayar. Bu durum, Kaurismäki’de sık rastlanan bir duyguyu doğurur: İnsan bir anda “fazlalık” olur. Sistem açısından artık gerekli değildir. Peki geriye ne kalır? Kaurismäki burada bir melodram inşa etmeye çalışmaz. Yolculuğu, aşkı, suçu ve kaçışı yan yana koyar; böylece sınıfın yalnız ekonomik bir kategori olmadığını, hayatın her kararına sızdığını gösterir. Banka kasaları, “büyük para”nın nerede saklandığı, o paraya kimlerin erişebildiği gibi sorular, olay örgüsünün içinden akarak gelir.

Kaçışın kendisi de önemlidir. Kaurismäki’nin dünyasında kaçış her zaman “doğru” bir hedefe gitmez. Bazen yanlış hesap, bazen bir tür film oyunudur. Yine de kaçış fikri, işçi sınıfının kaderine razı olmadığını hissettirir. Bir yere varıp varamamak ayrı mesele; yola çıkmak, kendi kaderini eline almaya çalışmaktır.

“Kibritçi Kız”: Kapanan Kapıların Şiddeti

Üçlemenin en sert halkası “Kibritçi Kız”dır. Burada işçi sınıfı hikâyesi, “ince umutlarla” ilerlemek yerine duvara çarpar. Aile baskısı, ilgisizlik, aşağılanma, yalnızlık… Film, işçi bir genç kadının hayatının nasıl kıstırılabileceğini gösterir. Bu kıstırma yalnız ekonomik değildir; ahlâkî, kültürel ve duygusal bir kuşatmadır. Kaurismäki bu kuşatmayı uzatıp “acı pornografisi”ne dönüştürmez; soğukkanlı bir düzlemde tutar. Tam da bu soğukkanlılık, şiddetin dozunu artırır: Çünkü karakterin başına gelenler “olağan” gibi yaşanır; sanki toplum buna alışmıştır.

Bu filmde sınıf meselesi, “işçi olmanın” ötesine geçer: Çalışan bir bedenin toplumdaki değeri, kadının aile içinde ve dışarıda nasıl konumlandığı, kendini savunma imkânlarının nasıl daraldığı öne çıkar. Kaurismäki’nin işçi sınıfı dünyası, burada daha karanlık bir yüz kazanır; yine de karakterin öznesi tamamen yok olmaz. Kaurismäki’nin sertliği, acıyı estetize etmeme sertliğidir.

“Kalamar Birliği”: Sınıf Coğrafyası ve Alay

Kaurismäki’nin sınıf anlatısını sadece gerçekçilikle sınırlamak da doğru olmaz. “Kalamar Birliği” (Calamari Union, 1985) bunun iyi örneğidir. On beş Frank ve bir Pekka’nın Kallio’dan Eira’ya yürüyüşü, basit bir “yer değiştirme” hikâyesi değildir; sınıf coğrafyasını oyuna çeviren bir deney gibidir. Gerçek mesafenin kısa, toplumsal mesafenin uçurum kadar büyük olması fikri, film boyunca hissedilir.

Burada Kaurismäki’nin alayı önem kazanır: Film absürt olaylara sapar, tuhaf kırılmalar yaşar, kimi anlar “ucuz” ya da dağınık görünebilir. Fakat bu dağınıklık, sınıfın içindeki farklılıkları göstermeye yarar. Frank’lerin her biri aynı sınıfsal zeminden geliyor gibi dursa da her birinin huyu, eğilimi, zaafı, hayata bakışı farklıdır. Kaurismäki, işçi sınıfını tek tip bir “kitle” olarak çizmez; aynı yerde duran insanların bile birbirinden farklı kaderlere açıldığını sezdirir.

Eira’nın “zaten dolu” çıkması ve yolculuğun denize doğru sürmesi de güçlü bir imadır: Burjuva alanına varmak, o alanın kapılarını açmıyor. Orada bile yer yoktur; hatta belki baştan beri “yer” diye bir şey yoktur. Kaurismäki, sınıf atlama mitini bir komedi gibi oynarken, komedinin altından sert bir gerçek çıkarır.

Nostalji, Müzik ve Zamanın Donması: Bir Sınıf Hafızası

Kaurismäki’nin filmlerinde müzik neredeyse bir karakter gibi çalışır. Slav şarkıları, eski pop, 1950’ler rock’ı, Avrupa sanat müziği… “Ariel”in sonunda duyulan Olavi Virta yorumlu “Over the Rainbow” uyarlaması, bu dünyadaki romantizmin nasıl kurulduğunu anlatır: Büyük jestlerle değil, eski bir şarkının taşıdığı duyguyla.

Bu “eskiye yaslanma” sadece zevk meselesi değildir. Kaurismäki’nin nostaljisi, kumarhane ekonomisine ve neo-liberal değerlerin sertleşmesine karşı bir mesafe üretir. 1980’lerin video kasetler ve MTV ile hızlanan popüler kültürü, bir tür büyü gibi her yere yayılırken Kaurismäki’nin kadrajı, bu büyüye kapılmayan insanlara döner. Onun karakterleri tüketim kültürünün ritmine uymaz; çünkü o ritme uyacak paraları da yoktur, arzuları da çoğu zaman başka yerdedir. Bu başka yer, çoğu zaman sade bir hayat fikridir: Az eşya, az söz, az ışık. Böyle bir estetik seçim, işçi sınıfının yaşam tarzını “yoksulluk romantizmi”ne çevirmeden, tüketim toplumu eleştirisini doğrudan hissettirir.

Müziğin eski oluşu, zamanın donmasına da hizmet eder. Kaurismäki’de zaman “bugün”e çakılı değildir; “yakın geçmiş” gibi duran, tam tarih verilmeyen, genel bir dönem duygusu vardır. Bu zamansızlık, işçi sınıfı deneyimini genelleştirir: Bugün de olabilir, dün de. Böylece sınıf meselesi, tek bir siyasî iktidarın ya da tek bir güncel tartışmanın ötesine taşar; daha uzun bir toplumsal dönüşümün içine yerleşir.

Siyasetin Kadrajda Belirdiği Yer: Portreler, Radyolar, Sessizlik

Kaurismäki’nin filmlerinde siyaset çoğu zaman duvardaki bir portre kadar somuttur: Eski Finlandiya Cumhurbaşkanlarından Urho Kekkonen’in bir fotoğrafı, sonrasında Tarja Halonen’in bir portresi… Bu portreler birer “tarihî işaret” gibi görünür. Yalnız burada asıl mesele, Kaurismäki’nin açıkça kime oy verdiği değildir; daha çok Finlandiya’nın sosyal devlet hikâyesine dair bir duygu çizgisidir. Kekkonen dönemi çoğu kişi için refah devletinin kurulma yılları olarak hatırlanır; sonraki dönemler ise bu yapının aşınması duygusuyla anılır. Kaurismäki’nin karakterleri, bu aşınmanın sonuçlarını zaten hayatlarının içinde taşır: güvencesizlik, parasızlık, kırılganlık.

Bu siyaset, Kaurismäki’nin şimdilik son filmi olan “Sararmış Yapraklar”daki (Fallen Leaves, 2023) radyonun Ukrayna’daki savaşı haber vermesi gibi küçük ayrıntılarla güncellenir. Böyle bir ayrıntı, filmin merkezine “dünya siyaseti”ni oturtmaz; fakat karakterlerin hayatının dışarıdaki büyük olaylardan tamamen kopuk olmadığını hatırlatır. Üstelik burada da sınıf meselesi devrededir: Büyük olayların konuşulma biçimi, evin içindeki tek haber kaynağının sıradanlığı, insanların gündemle kurduğu mesafe… Hepsi, sınıfın bilgiye ve gündeme erişimini de düşündürür.

Kaurismäki, politik bir sinemacı olarak görülürken bazı izleyiciler ondan “çözüm” bekleyip hayâl kırıklığı yaşayabilir. Ama onun sineması çözüm önermez; daha çok, çözümsüzlüğün içinde nasıl yaşandığını gösterir. Buradaki politik tavır, “ne yapılmalı” sorusuna program sunmak değil, “olan”ı apaçık hale getirmektir.

Kahramanlık Mitine Karşı

Kaurismäki’nin sınıf meselesini kurduğu en sert karşıtlıklardan biri, Amerikan eğlence endüstrisinin “yenilmez kahraman” figürlerine yöneliktir. Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’in temsil ettiği “kaslı başarı” imgesi, 1980’lerin ana akım sinemasında bir norm gibi çalışır: güçlü beden, mutlak zafer, bireysel kurtuluş, gösterişli erkeklik.

Kaurismäki bu normu “Rocky VI” (1986) gibi bir kısa filmde yerle bir eder. Burada küçük, çekingen, perişan bir karakterin güçlü Sovyet boksör Igor’dan dayak yemesi, kaba bir parodi gibi görülebilir. Yine de sınıf açısından okununca başka bir şey söyler: Eğlence endüstrisi, güç fantezisini satar; ama bu fantezi, işçi sınıfının gerçek bedenleriyle örtüşmez. İşçi sınıfının bedeni, çoğu zaman işten yorgun, sakatlanmaya açık, gösterişsizdir. Kaurismäki’nin başrollerinde “Arnold’un bedeni” değil, Pellonpää gibi “hayatın yorduğu beden” vardır. Bu seçim, sınıfın sinemadaki görünürlüğünü kökten değiştirir.

Ayrıca burada bir haysiyet politikası da devrededir: Dayak yiyen karakter “kahraman” olmaz; fakat o dayağın kendisi, yenilmezlik masalının sahteciliğini açığa çıkarır. Kaurismäki’nin alayı bu noktada sadece güldürü yaratmaz. Bu, daha ziyade ideolojik bir perdenin yırtılmasıdır.

İşçi Sınıfı Karakterleri: Kusurlu ama tamamen yitmemiş

Kaurismäki’nin işçi sınıfını idealize etmemesi, onu güçlü kılan yanlardan biridir. Karakterler bencil olabilir, düşüncesiz davranabilir, hatta suça karışabilir. Bu kusurlar, onları “kötü” yaptığı için değil, insan yaptığı için önemlidir. Çünkü işçi sınıfını temsil ederken sık rastlanan iki tuzak vardır: Ya işçiyi kutsallaştırıp “temiz” bir kahraman yapmak ya da onu yalnız acının nesnesine çevirmek. Kaurismäki bu iki tuzaktan da uzak durur.

Bunun yerine, işçi sınıfını bir ahlâkî sınav alanı gibi kurar: İnsan kötü koşullarda bile bir incelik gösterebilir mi? Birine yardım edebilir mi? Kendini koruyabilir mi? Kaurismäki’nin dünyasında çoğu hikâye, tam da bu küçük soruların etrafında döner. Büyük ideallerin, büyük örgütlenmelerin, büyük zaferlerin sineması değildir bu. Günlük hayatta ayakta kalmanın, yıkılmamak için küçük dayanaklar bulmanın sinemasıdır.

Bu yüzden filmlerin sonlarındaki “bilinmeyene atlama” anları önemlidir. Kaçışın nereye gittiği her zaman mantıklı olmayabilir; yine de o adım, karakterin pasif bir kader nesnesi olmadığını hissettirir. Kaurismäki’nin işçi sınıfı anlatısı, haysiyetin nereden çıkabileceğine dair ısrarlı bir merak taşır.

“Sararmış Yapraklar”: Bugünün işçi sınıfı, aynı yalınlığın içinde

“Sararmış Yapraklar”, bu uzun çizginin “geç dönem” halkası olarak okunabilir. Film, basit bir aşk hikâyesini anlatırken işin ve parasızlığın ilişkilerin içine nasıl sızdığını gösterir. İşçi sınıfının gündeliği, romantizmi bozan bir “dış koşul” gibi durmaz; romantizmin kendisini belirleyen iklimdir. Buluşma saatleri, içilen içkiler, gidilen mekânlar, evlerin hali, eşyaların azlığı… Bütün bunlar, sınıfın aşkı bile biçimlendirdiğini hatırlatır.

Burada Kaurismäki’nin “yumuşadığını” düşünenler olabilir; ama bu yumuşama, sınıf meselesini terk etmek anlamına gelmez. Daha çok, aynı sınıf gerçekliğinin içindeki kırılganlığa daha şefkatli bakmak gibidir. Filmin dünyası yine yalındır, yine az konuşur, yine eski müziklere göz kırpar. Yine de bugünün gürültüsü, bir radyodan sızar; bir haber bülteninden geçer. Kaurismäki çağdaşlığı doğrudan sahneye çıkarmak yerine, onun işçi sınıfı hayatına nasıl “dolaylı” biçimde bulaştığını gösterir.

Sonuç

Aki Kaurismäki filmlerinde işçi sınıfının yeri ve önemi, yalnızca “işçi karakterler” çizmesiyle açıklanamaz. İşçi sınıfı, bu sinemanın dünyayı ölçme biçimidir. Bir toplumun adalet duygusu, bir insanın onuru, bir ilişkinin kırılganlığı, bir şehrin acımasızlığı, bir dönemin tüketim hırsı… Hepsi işçi sınıfının göz hizasından ölçülür.

Kaurismäki’nin minimalist üslubu, bu ölçünün estetik karşılığıdır: Az eşya, az söz, az hareket. Bu “azlık”, hayatın gerçeğine yaklaşmanın yolu olur. Bu eski şarkılar, zamandan düşmüş mekânlar ve yıpranmış eşyalar, filmin havasını kurmakla yetinmez; refah devletinin çözülüşüne ve neo-liberal dünyanın sertliğine karşı hafızayı ayakta tutar. Kaurismäki’nin karakterleri, çoğu zaman kaybeder gibi görünür; yere düşer, yalnız kalır, yorulur. Yine de o karakterlerde kolay kolay yok olmayan bir çekirdek vardır: Kendileri olma isteği.

Bu çekirdek, işçi sınıfının sinemadaki en değerli temsil biçimlerinden birini yaratır. Çünkü Kaurismäki bize, “büyük sözlerin” olmadığı yerde de politikanın var olduğunu, gündeliğin her ânının bir sınıf hikâyesi taşıdığını, haysiyetin bazen bir tabak yemeğin yanında, bazen bir şarkının içinde, bazen de sessiz bir bakışta saklandığını hatırlatır. Bu hatırlatma, bugün hâlâ işe yarıyorsa, sebebi Kaurismäki’nin işçi sınıfını bir fikir olarak değil, bir hayat olarak ciddiye almasıdır.

Bunları okudunuz mu?