Evi düşünelim: dört oda, iki kişi. Ya da iki oda, altı kişi. Ya da kapısı olan ama kapanınca da kapanmayan evleri; sesin duvarda durmadığı, öksürüğün, telefondaki fısıltının, bastırılmış kavganın, gece tuvalete kalkanın ayak sesinin birbirine karıştığı evleri. Böyle bir hayatın içinde insan kendini nereye çeker? Kişi, kendine ait bir odası olsun ister ama kapı yoktur; susmak ister ama sessizlik herkesin uyumasına bağlıdır; sevmek ister ama sevginin alan bulamama ihtimali vardır. Mahremiyet meselesi tam burada başlar. Bazı hayatlarda mahremiyet sonradan ihlal edilmez; onu mümkün kılan koşullar baştan yoktur.
Mahremiyet çoğu zaman hazır bir iç dünya gibi anlatılır. Sanki insanın zaten kendine ait bir alanı vardır; sonra aile, toplum, devlet ya da piyasa oraya zorla girer. Oysa birçok hayat için asıl mesele saldırı değildir; kurulamamış zemindir. Oda, zaman, sessizlik, mesafe, mecal. İnsan kendi duygusuna dönmek için bile bunlara ihtiyaç duyar. Birinin kendine ait masası vardır, birinin yatağı bile dönüşümlüdür. Birinin susması tercih sayılır, ötekinin susması ancak bitkinlikten olur. Birine “biraz yalnız kalmak istiyor” denir; ötekinin yalnızlığı ise huysuzluk, nankörlük, küslük gibi okunabilir. Böyle bakınca mahremiyet, eşit dağıtılmamış bir yaşama kapasitesidir.
Meselenin sınıfsal tarafı da burada görünür. Çünkü mahremiyet yalnızca duygulardan öte, yaşamın maddi koşullarıyla kurulur. Bir odanın kime ait olduğu, evin kim adına olduğu, ayrılınca nereye gidileceği, kiranın kaç maaş yuttuğu, taşınmanın kim için felaket anlamına geldiği, çocuğu olan bir kadının boşandığında hangi eve döneceği, iki sevgilinin baş başa kalmak için kahve zincirlerine mi sığınacağı yoksa anahtarı çevrilen bir eve mi sahip olduğu… Bunlar “arka plan” değildir. Duygunun yaşanma biçimini bunlar belirler. Aşkın iç mimarisi, çoğu zaman emlak piyasasının kaba diliyle çizilir.
Sınıf burada para kadar mesafe olarak da hissedilir. Kimin kapısı kapanır, kimin sesi hep dolaşımda kalır, kimin öfkesi bütün eve yayılır, kimin sevinci bile alçak ses ister? Bazıları için yalnız kalmak fark edilmeyen bir imkândır; bazılarıysa onu evin boşaldığı yarım saatlerde, çocuk uyuduktan sonraki kırık vakitlerde ya da uzatılmış bir telefon konuşmasında bulur. Mahremiyetin yoksunluğu, hayatın insanın üstüne fazla yaklaştığı yerde başlar.
Arzu o yakınlığın içinde şekillenir. Her zaman yasağa, günaha, geleneğe çarpmaz; çoğu kez kiraya, kalabalığa, aileye, borca, yorgunluğa çarpar. Üniversite öğrencisinin sevgilisiyle merdiven boşluğunda fısıldaşması, nişanlı iki insanın yıllarca ev tutamadığı için hayatını ertelemesi, boşanmış bir kadının baba evine döndükten sonra kendi sesini bile alçaltması, evli bir çiftin çocuk uyumadan tartışamaması, barışamaması, birbirine dokunamaması… Bunlar hayatın kıyısında duran küçük örnekler değildir. Duygunun toplumsal çerçevesidir. Bazı ilişkiler sevgisizlikten sönmez; yer darlığından solar. Bazı ayrılamayışlar cesaretsizlikle açıklanır; oysa arkalarında depozitoyu çıkaramama korkusu, tek maaşla ayakta kalamama endişesi, yeni bir ev aramanın neredeyse iflas gibi görünmesi vardır.
Aşk burada çok şeyi açığa çıkarır. İki insanın; evini, ailesini, ses tonunu, utanma biçimini, para karşısındaki refleksini, borçla kurduğu ilişkiyi, normal sandığı yakınlık ölçüsünü sarsar. Birinin rahatlıkla kurduğu “biraz yalnız kalmak istiyorum” cümlesi, ötekinin dilinde nankörlük gibi duyulabilir. Birinin olağan saydığı ayrı ev fikri, öteki için neredeyse aileye ihanet kadar ağır bir eşiğe dönüşebilir. Birinin “görüşürüz” dediği yerde öteki hesap yapar: kaç lira harcanacak, nereye gidilecek, eve kaçta dönülecek, biri sorarsa ne denecek?
Böyle anlar vardır: dar bir salonda, ince bir duvarla ayrılmış yatak odasında iki sevgili fısıltıyla konuşurken yan odadan annenin öksürüğü yükselir. Kapı tıklatılır, “çay hazır!” denir. Arzu o an küçülür; yerini utanç, telaş ve geri çekilme alır. İnsan sevdiği kişiye değil, o kişiyle birlikte yaşayacağı hayatın talep ettiği maddi ve duygusal cesarete yetişemez. Aşkın yenilgisi çoğu kez kalpte sanılır; oysa önce ev planında, bütçede, utanma eşiğinde başlar. Hayat daraldıkça yapısal eksiklik iç sese dönüşür. Başta dışarıdan gelen sınırlar zamanla insanın kendi cümlesiymiş gibi konuşlanır: “Bana göre değil.” “Çok şey isteme.” “İdare et.” “Şimdi sırası değil.” “Önce şu borç bitsin.” “Hele bir düzen kuralım.” Bu sözler çoğu zaman aklın sesi gibi duyulur. İnsan bir süre sonra arzusunun önündeki duvarı kendi mizacı sanmaya başlar. İsteyememek, kişilik gibi yaşanır.
Bu iç ses, evde duyulan cümlelerden, tekrar edilen öğütlerden, susma biçimlerinden, küçülerek oturma terbiyesinden, “sonra bakarız” ritüellerinden doğar. “Ayağını yorganına göre uzat.” “El âlem ne der?” “Bize düşmez.” “Şükret.” “Önce ihtiyaç olana bak.” Çocuk bunları yalnızca işitmez; yüzlerde, ellerde, ses düşürmelerde, misafir gelince değişen tonda, masadaki son parçaya uzanmama alışkanlığında görür. Böylece sınıf, bedenin içine yerleşmiş bir görgü olarak yaşar. Neyi istemenin ayıp, neyi istememenin fazilet sayıldığını insan çok erken öğrenir. Sonra bu öğrenme aşkın, dostluğun, konuşmanın, hatta oturuşun içine kadar siner. Bazı insanlar bir evde otururken ellerini nereye koyacağını şaşırır; bazıları sevgilisinin ailesiyle tanışırken yalnızca sevilip sevilmeyeceğini düşünmez, yanlış sözcük seçme, yanlış çatalı tutma, kendi kökenini ele verme korkusuyla da sıkışır. Bazıları sevildiğinde rahatlayamaz; o sevgiye layık olup olmadığını, o hayatın içine yakışıp yakışmadığını tartar. Buna “özgüven eksikliği” demek yetmez. Burada sorun, insanın kendini eksik hissetmesinden öte eksiklik duygusunun tarihidir.
Ses meselesi de böyledir. Kim yüksek sesle gülebilir? Kim kavga ederken bile sesini alçaltır? Kim bir oturma odasında rahatça yayılır, kim bedenini küçültür? Kim sevdiği insanla telefonda rahat konuşur, kim önce kapıyı dinler? Çocuk bunları fark etmeden öğrenir; yetişkin olduğunda kendi doğası sanır. Kimi hayatlarda arzu geniş cümlelerle konuşur. Kimilerinde en baştan kısık sesle. İnsanın kendine ne kadar yer açtığı, çoğu zaman önce sesinde görünür.
Bir de bekleyiş vardır. Beklemek, sınıfın en sessiz eğitimlerinden biridir. Sıranı bekle, maaşı bekle, borcun bitmesini bekle, ev bulmayı bekle, çocuk biraz büyüsün diye bekle, “şartlar düzelsin” diye bekle. Beklemek bir süre sonra yalnızca zamanla ilgili olmaktan çıkar; karaktere dönüşür. İnsan arzusunu ileri tarihe ertelemeyi olgunluk sanmaya başlar. Oysa her erteleniş masum değildir. Bazı hayatlarda bekleyiş, arzunun terbiyesi haline gelir. İnsan yaşamayı istemez; “sırası gelince” yaşamayı ister. O sıra da çoğu zaman gelmez.
İşin sert tarafı, bu yoksulluğun her zaman utanç üretmemesidir. Bazen tam tersine, katı bir gurur üretir. İnsan istememeyi erdem sayar. Muhtaç görünmemek bir ahlaka dönüşür. Fakat bu gururu yalnızca savunma refleksi diye küçümsemek eksik kalır. İçinde gerçek bir onur da vardır; hayatın dayattığı darlık içinde ayakta kalmış olmanın, ezilip dağılmadan devam edebilmenin sertliği. “Bize düşmez” cümlesinin içinde boyun eğiş kadar, kazanılmış bir haysiyet de vardır. Tam bu yüzden tehlikelidir. Çünkü insanı aynı anda korur ve daraltır.
Bir noktadan sonra gurur, insanı koruyan bir kalkan olmaktan çıkar; kendi arzusunu bastıran bir sınıra dönüşür. Başta yoksunluğu taşımaya yarayan haysiyet, zamanla insanın kendine koyduğu yasağa dönüşür. Artık mesele “bunu isteyemem, imkânım yok” değildir; “bunu istemem, bana göre değil”e dönüşür. Kendi odasını istemek, biraz yalnız kalmak, kapıyı kapatmak, baş başa kalacak bir ev hayal etmek, sessizlik talep etmek bile bazı hayatlarda şımarıklık gibi yaşanır. “Herkes böyle yaşıyor, sen ne istiyorsun?” sorusu, başkasından önce insanın kendi içinde konuşmaya başlar.
Bu çatışma en çok aile içinde görünür olur. Annesi bütün gün evde, çocuklar okuldan dönünce hiçbir boş odanın kalmadığı bir hayatta büyüyen biri, “biraz yalnız kalmak istiyorum” cümlesini kolay kuramaz. O cümle dilinde vardır belki, ama ağzından çıkarken suçluluk da birlikte gelir. Çünkü o hayatta yalnızlık talep etmek, etrafındakileri reddetmek gibi hissettirmiştir hep. Ulaşılabilir olmak, her çağrıya dönmek, kapı açmak, ses vermek, hazır bulunmak; sevginin ve terbiyenin kanıtı sayılmıştır. O yüzden kapıyı kapatmak isteyen kişi yalnızca bir oda istemez. Aynı zamanda, sevginin yerleşik biçimine de itiraz etmiş olur. Bunun ağırlığı az değildir.
Sınıflar arası geçişte bu yara başka türlü açılır. Hayatı boyunca “az ile yetin” öğretisiyle büyümüş biri, bir noktada daha geniş bir eve, daha rahat bir çevreye, daha yüksek gelire ulaştığında da rahat edemeyebilir. Çünkü artık nesnel engel hafiflemiş olsa da iç ses hâlâ eski yerinden konuşur. Restoranda menüye bakıp önce fiyat sütununa gitmek yalnızca alışkanlık değildir; bedene kazınmış bir tetiktir. Büyük bir evde yaşarken bile bütün odaları kullanamamak, köşeye çekilmek, fazla yer kaplamamaya çalışmak, misafirlik hissini atamamak… Bunlar yokluğun bitmediğini göstermez; yokluğun postür olarak sürdüğünü gösterir. İnsan içinden geçtiği sınıfı cebinden önce bedeninde taşır.
Nesiller arasında aktarılan da çoğu zaman tam budur. Baba “ben hiçbir şey istemedim, kendi çabamla yaptım” derken yalnızca hayatını anlatmaz; bir ölçü koyar. Anne fedakârlığını sessizlikle taşırken çocuk buna bakar ve istememenin nasıl ahlâkî bir değer kazandığını öğrenir. Sonra aynı cümleleri kendine söyler. Rahatı istemek, sanki geçmişini küçümsemekmiş gibi gelir. Kendi sınırını kurmak, anne-babanın çektiği sıkıntıyı inkâr etmek gibi duyulur. Bu yüzden mahremiyet bazen bilinçli olarak geri çevrilir. Onu talep etmek, nankörlük gibi yaşanır. İnsan kendi odasına değil, anne-babasının onuruna borçlu hisseder kendini.
Utanç ve gurur bu yüzden birbirinin karşıtı değildir. Çoğu zaman aynı yerden beslenirler. Biri insanı küçültür, öteki ayakta tutar; ama ikisi de arzunun önüne geçebilir. İkisi de insanı kendine karşı temkinli kılar. İkisi de mahremiyeti talep etmeyi zorlaştırır. Çünkü mahremiyet, kendilik duygusuna da sahip çıkabilme kudretidir. İnsan kendi üzüntüsünü, öfkesini, yakınlık ihtiyacını, dinlenme arzusunu, susma hakkını bile meşrulaştırmak zorunda kalıyorsa, orada mesele kişilik değil sınıftır.
Bu yüzden mahremiyet, zarif bir özel hayat tartışmasına indirgenemez. Mesele, kimin kendi duygusunu koruyacak maddi ve sembolik zemine sahip olduğudur. Kim ayrılınca gidecek bir yer bulur; kim aynı evde aynı sofraya dönmek zorunda kalır. Kim sevdikten sonra kendi sesini duyabilir; kim sevginin içinde bile kendini kısmaya devam eder. Kim kapıyı kapattığında suçluluk duyar, kim duymaz. Kim kendi hayatına biraz geç kalır, kim hiç varamaz.
İnsanın içinde bir oda kalır. Bazı hayatlarda bu oda çocukluktan kurulur; bazılarında hep eksik kalır. O eksiklik, arzu kadar öfkeye ve itiraza da yer bırakmaz. Kendine bile alçak sesle konuşmayı öğrenen insanın, haksızlık karşısında sesini yükseltememesi bundandır. Düzen, halkı susturmadan çok önce onların iç sesini kısar.




