Ölü Deniz’in Kaldırma Kuvveti

Boşluksuz bir dramaturjiyle kendi kendini anlatmaya devam eden, kendisiyle birlikte yaşayan bir hikayenin görkemine tanıklık ediyoruz.
Okuma listesi

Denizi seven ya da dalış sporlarına merakı olanlar bilir, sualtında belli bir derinliği geçince bir şeye dikkat etmeniz gerekir: derinlik sarhoşluğu. Derine daldıkça suyun basıncı artar. Basınç arttıkça fizik kuralları değişir, solunan havada bulunan gaz halindeki azot sıvılaşır. Yağ dokularını çok seven azot, beyin zarından sızarak sinir sistemine ulaşır ve hızlıca çözünür. Bu çözünme cerrahi anestezide kullanılan kimyasal ya da alkol etkisi yaratarak dalgıcı sarhoş eder. İşte buna derinlik sarhoşluğu denir. Peki ne olur derinde sarhoş olunca? Karadayken sarhoş olunca ne olursa o olur: Önce cesarete, bir noktadan sonra keyif haline, yersiz bir özgüvene, olaylara odaklanmada gecikmeye ve fazla şakacılığa neden olur. Biraz daha derine indikçe mantıklı düşünme yetisinin ve reflekslerin ciddi şekilde kaybolmasına yol açar. Sonraki aşaması halüsinasyonlar, aşırı panik veya tam tersi her şeyi bırakıp derin bir uykuya dalma isteğidir.

Şimdi esas konumuza gelelim. Deniz Göktaş yaptığı gösteriden sonra, ilkin sosyal medyada sistemli bir şekilde hedef gösterildi. Endişeli muhalifler “Aman başına iş gelir, vay yazık olur” diye ortalığı ayağa kaldırırken, kadrolu hafiyeler de hiç vakit kaybetmeden devlet büyüklerine birkaç tıkla şikâyette bulundu. Ardından soruşturma başlatıldı. Gerekçesi, dini değerleri aşağılamak olarak sunuldu. Deniz müdahale etti: “En sevdiğim şakam, nedense hiç paylaşılmadı.” diyerek hepimizi konunun esasına davet etti. Mealen, dosta düşmana, bu soruşturmanın belki hayatta en iyi yaptığı şeyle muktedire itiraz ettiği için olduğunu söyledi. Meseleyi hakikatiyle konuşalım, ben varım dedi. Bu müdahalenin düşmana olduğu kadar dosta da yapıldığını özellikle vurgulamak gerekir. Deniz cesaretiyle, zekasıyla, mizahıyla iktidara meydan okudu, gerçeği konuşmaya çağırdı evet. Ama bu kadar değil. Sosyal medyada kelime dağarcığımızın elverdiği bütün çeşitlemelerle cesaretini övmemize ya da onun için endişe etmemize karşı bize de hakikate dönme davetinde bulundu. Sorun dini ya da bir kimseyi aşağılamak olmadığı gibi mesele de onun cesareti değildi. Korkulacak şey tutuklanmak değil; susmak, geri basmak, sesini kaybetmekti. Nitekim, saklanmadı, sinmedi ve biz bunları konuşurken Deniz olmayan bir suçtan tutuklu yargılanıyor. Anlatısı politik, hakiki, kuvvetli olduğu ve bu kadar görkemli bir toplumsal karşılık bulduğu için elbette. Buraya kadar olanları anlamak için bu ülkede yaşamak, bu iktidarı tanımak yeter belki.

Ancak sanatçıyla seyirci arasındaki bu görkemli karşılaşmayı anlamak için toplumsal olana eğilmek gerekir. Milyonlarca insan çok çalışılmış, iyi işlenmiş, zekice ve incelikli şakalarla dolu bir gösteriyi büyük bir keyifle seyrettik, ağız dolusu güldük. Ama hiç aşina olmadığımız yepyeni bir şey yaşandı: Gösteri Harbiye’de bitmedi, sadece orada başladı. Sahneden taştı, gündelik hayata karıştı. Deniz sahneden inince önce milyonlara emanet etti anlatısını. Belli ki bunu bir sanatçı alışkanlığıyla “Eserim artık sizindir, benden çıktı” sempatikliği olsun diye yapmadı.

Boşluksuz bir dramaturjiyle kendi kendini anlatmaya devam eden, kendisiyle birlikte yaşayan bir hikayenin görkemine tanıklık ediyoruz.

Şimdi başladığımız yeri, analojiyi hatırlayalım. Deniz, hakikatiyle bir derinlik sunduysa seyirci o hakikatten payını alan bir özne olarak konumlanamadı, derinliğin sarhoşu oldu. Kanına karışan sıvı haldeki neşe henüz çekilmeye başlamadan özlemleri ve korkularına sarıldı. Cesarete yaptığı bu hararetli övgü cesur olmaya duyduğu özlem, defaatle tutuklanma riskini hatırlatması kendi korkusuydu. Peki, tek kişilik dev bir eyleme, bir toplumsal olaya dönüşen böyle bir gösterinin karşısında nasıl konumlanmak gerekir? Seyircinin payına büyük bir beğeniyle, takdirle karşılamaktan ve başka birinin adına endişelenmekten fazlası düşer. “Neşemizi çalamazlar” eleştirisini üstüne alınmadan onu sloganlaştırmak değil, bu şakanın anlamını ciddiyetle sorgulama görevini üstlenmek, kendi sesimize, çoktan çalınan “neşemize” sahip çıkmanın iyi bir başlangıcı olabilir. Olmalıdır.

İktidarın haksız hukuksuz müdahalesinden bile büyük bir el çabukluğuyla politik şaka yapmanın sonucunun cezalandırılmaya yol açacağı konusunda endişe dile getirmek, haksızlığı olağanlaştırmak, bizi yabancılaştırmak ve sinizmle boğulmakla sonuçlanır.

Üretmek, sanatını icra etmek, itiraz etmek, güldürmek, kısaca sahibinin sesi olmayan her şeyin cezalandırıldığı bir yerde toplumca çözülmesi gereken ayyuka çıkmış dertler var demektir. Hiç şüphesiz o toplumun üyeleri sorunlarını sığ sularda yüzerek değil kaynağında, yani derinlikte çözmek zorundadır. Ancak derinde kalabilmek daldığımız suyun basıncını göğüsleyebilmeyi gerektirir. Basitçe, anlattığımız kadar sustuğumuzun, eylediğimiz kadar durduğumuzun, ağladığımızın, güldüğümüzün sorumluluğunu taşıyabilme kararlılığına ihtiyaç duyar. Belki de sadece alkışlamak, hayran olmak, methiyeler düzmekle yetinmemek, hayati olanı söylemek gerekir:

Arkanda değiliz Deniz tam yanı başında, kolundayız. Seni desteklemiyoruz, cesaretini hayranlıkla izlemiyoruz. Seninle birlikte, aynı cesaretle yürüyoruz.

Bunları okudunuz mu?