Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Bir Kent Hakkı Mücadelesi Olarak Yürümek

Evin dışına ilk adımı attığımız anda, kaldırımda başlar kent mücadelesi. Sunulması gereken hak kaldırımın genişliğini, döşemesini, yüksekliğini, kesintisizliğini, konforunu içerir.

Başlıklar

“Sadece elimle yazmıyorum, ayağım da katılmak istiyor bu etkinliğe.” Nietzsche1(1950, 31, akt. Le Breton, 2015, 55).

Gündelik hayatlarımızın sıradanlığı üst politikaların en az dikkat ettiği yermiş gibi görünse de bir devrimin kıvılcımını yaratacak mücadeleler yine bu en az görünür alanda ateşlenir, çünkü yaşamlarımızı derinden etkileyen krizlerin en çıplak hali hem özel (hane) hem kamusal (kent) yuvamızda görünür olur. Bilinçli bir varlık olarak, onurlu ve keyifli bir şekilde sürdürmek gibi en temel hakkımızın gaspına karşı tavır, ancak, ürünümüze, emeğimize, benliğimize, yaşam alanımıza yabancılaşma ortaya çıkmadan alınabilir. Gündelik hayatın içindeki en basit eylem olarak yürümek, işte bu yabancılaşmanın önüne geçecek, haklarımıza ve yaşadığımız kente dönük farkındalığımızı artıracak, gaspın farkında olanları bulmamıza, örgütlememize ve mücadeleyi başlatmamıza dönük en devrimci eylemlerden biridir.

Barındığımız, beslendiğimiz, ürettiğimiz, tükettiğimiz, öğrendiğimiz, dolaştığımız, tanıştığımız, geliştiğimiz, eğlendiğimiz bu yerde, bu eylemleri zorlanmadan gerçekleşebildiğimiz ölçüde kendimizi gerçekleştirir, varlığımıza anlam katar ve yaşamdan keyif alırız. Bunlar düş gibi gerçeklerdir ve bu gerçekliğe ulaşmak erişilebilir, adil, sağlıklı, nitelikli, çağdaş, güvenli, estetik, içerleyici, zengin bir kentsel çevreyi, kamusal hizmeti, kültürel ve sosyal hayatı gerektirir. Kentte yaşarken insan olarak değer gördüğümüzü hissetmektir hakkımız. Daha güçlü ama daha az doğru olmayan biçimde söyleyecek olursak kent hakkı esasında bir insan hakkıdır ve kentte yürümek yaşama hakkımızın ne kadarını, hangi oranda temin ettiğimizi doğrular.

Kentin ne olduğuna dair çok şey söylenebilir ve çoğunluğu kırsalla bir kıyasa dayanır. İkilikleri fiziksel olmayan deneyime dayandıracak olursak şunlar da söylenebilir kent için; yaratılan statik bir nesne değil, üretiminin devam ettiği bir süreçtir, durağan değil devingendir, sabit değil akışkandır, edilgen değil etkendir. Lefebvre’in ifadesiyle, “[…] ürün değil yapıttır” (2015, 22), meta değil habitustur, mutlak olan onu kullanmak, üretimine benliğimizi katmak, kentteki yaşamı bir şenliğe çevirmektir. Kentin sokakları ve caddeleri varılacak yere ulaştıran bir araç değildir sadece, bulunmanın mekânıdır. Kontrol altında bir dolaşımın değil, özgürce deneyimlemenin yeridir. Bakmanın değil görmenin, gizlenmenin değil karşılaşmanın, geçişmenin değil etkileşimin, izlemenin değil katılmanın yeridir. Kısacası, kent bir uğrak değil yuvadır. O nedenle, en çok da orada yaşayana aittir. Yönelme halinden bulunma haline geçecek bir mücadeledir kent hakkı mücadelesi ve mücadelede aslolan kenti sahiplenmektir.

Bu hakkı edinmeyi kolaylaştıran imkanların yetersizliği, erişmemiz istenen yerlere ve şeylere imkân sunuluyorken kendi arzularımıza istediğimiz şekilde erişmenin zorluğu, sunulanların nitelikten yoksunluğu, kentsel yaşamı deneyimleme eksikliği, maddi olsun olmasın edinimlerin zaman içindeki kaybı, keyfin bir sağkalım mücadelesine dönüşmesi fark edildiği an, mücadelenin fitilini ateşleyecek bir aydınlanma ânıdır, çünkü böyle bir noktada, kent hakkının temininden söz edilemez, hatta bir gasp söz konusudur. Gasp önce keyfi yok eder, sonra bu keyif bile göze çok görünür olur. Karnımızı zor doyuruyorken sokakta şarkı söyleyebilmek de neymiş! Fakat biz, bu hak mücadelesinde ideali hedefleyeceğiz; bir kenti her ücrada sahipleneceğiz, bir kent yaşamını tüm katmanlarında deneyimleyeceğiz, huzurla uyuyacak, gülerek uyanacak, bunun için fiziksel olsun olmasın tüm engelleri ortadan kaldıracak ve nihayetinde, bizim olanı bizden esirgeyenden ısrarla talep edeceğiz.

Evin dışına ilk adımı attığımız anda, kaldırımda başlar kent mücadelesi. Sunulması gereken hak kaldırımın genişliğini, döşemesini, yüksekliğini, kesintisizliğini, konforunu içerir. Sokağın/caddenin karşısına geçerken taşıtlarla yol hakkı üzerinden devam eder, fakat geçiş üstünlüğü bizatihi taşıtlarındır bu günlerde, yayanın hakkı olan yönlendirildiği geçitlerdir. İnişler, çıkışlar, dönüşler, dönemeçler, dönemeyişler. Taşıtla olan mücadeleye, kendi bedenimizle olan mücadele de eklenir bazen. Mücadeleye bedensel olarak güçlü bir konumda girmiyorsak kent hakkı öncelikle eşitleyici tedbirleri talep eder. Bir motor sesi, korna sesi, bağırış, taciz uyarı niteliğindedir, bu sesleri her daim duyabilmek için gece-gündüz tetikte olmak gerekir, yürürken müzik dinleme keyfi belli yerlerde, belli süreliğine ertelenebilir. Hele ki gürültünün, egzozun, çamurun, çukurun, inşaatın veya çöpün içinde bir yürüyüş ne keyiflidir ne sağlıklıdır. Nihayetinde yaya güvenliği ve sağlığı için temel hizmetler sunulmadığında can güvenliğimiz bir hak mücadelesine konu olur.

Temel hizmetler mahallemizde yoksa, bunlara erişebilmek bir yerlere ulaşmayı gerektirir. Ne kadar yakınsa, hak o kadar verilmiştir. Ulaşım için harcadığımız ücret ve zamanın bir yaşam maliyeti yarattığını, sıklıkla tekrarlanan bu eylemler için bütçemizde bir gedik, hayatımızda layıkıyla yaşanmamış bir boşluk, gezegenin atmosferinde bir delik açıldığını, ulaşamadığımız her yer ve an için kent yaşamına katılım talebimizden zorunlu biçimde feragat ettiğimizi fark ederiz. Bu yetmezmiş gibi, mahallemize uğramayan ulaşım hizmetlerine, binmek için kuyruk olduğumuz ve ayakta yolculuk ettiğimiz araçlara, bu araçları beklerken maruz kaldığımız sıcak, sıcak değilse soğuk, soğuk değilse yağmura katlanmak zorunda hissederiz. Konforlu, yaygın ve ucuz ulaşım sunulmamışsa, mecbur olunsun veya arzu edilsin, erişilecek yere keyifle erişebilmek bir hak mücadelesine konu olur. Bir otomobilimiz olduğunda da bu seçeneği kullanmaya mecbur bırakılmak çevre hakkının konusudur.

Güzergâh üzerinde duvarlardaki, cephelerdeki, refüjlerdeki panolar hep bir ağızdan bağırır; “tüket, tüket, tüket!”. Kentin en prestijli tepesindeki şu daire, senin kadar parıldayan şu pırlanta, konforlu sürüş deneyimi sunan bu otomobil, tüm yılın yorgunluğunu üzerinden atacağın o tatil, her fonksiyonu içinde barındıran bu akıllı telefon, içinde muhteşem görüneceğin şu giysi… Hepsi, bir kentlinin yaşamından en yüksek keyfi ancak en prestijliyi tüketerek alacağı konusunda hemfikir. Kamusal alanda maruz bırakıldığımız bilginin yalnızca reklam içerikli olması, tanımlanan hayat standardının bir ideolojinin inşa ettiği düş olması, keyif için sunulan araçların emeğimiz karşılığında ödenen bedelin çok üstünde olması, tüketirken emeğimizin nice yıllar daha bankalara tutsak edilecek olması karşısında hüsrana uğrarız. Nitelikli barınmanın da keyifli bir tatilin de şık ve sağlıklı giyimin de temel ihtiyaçlarımız olduğunun bilinmesini isteriz. Kazandığımız ücret bunları karşılamaya yetmiyorsa, üretimine katkı sunduğumuz ürünleri tüketmemize imkân yoksa, bu hak yalnızca tüketebilene veriliyorsa ya emeğin ya da niteliğin gaspı söz konusudur. Bu idrak, emeğimiz karşılığında onurlu, konforlu, keyifli bir yaşam talebini kent hakkı mücadelesine konu yapar, çünkü değerin üretildiği kentte, değeri üreten çoğunluğun temel ihtiyaçlara uygun fiyatla erişimi en vazgeçilmez, en ötelenemez, en meşru haktır. Yürürken inatla bakmak gerek o panolara, ürettiğimiz değeri, hakkımız olanı görmek için.

Yanından geçtiğimiz mekanlar hafızamızdan anlar çağırır bazen. İlk kez şu kafede buluşmuşuzdur şimdi başkasıyla birlikte olan ilk sevgiliyle. Şu geçitte bir yankesiciye cüzdanımızı kaptırmışızdır ve o günden beri telefonumuzu hep iç cebimizde taşırız. İlk sinema deneyimini açık-koyu zemin mozaiği ve harika duvar seramikleri olan o salonda yaşamışız; ilk paramızı şu sokakta yaptığımız ilk anketlerden kazanmış; şu ikinci kattaki balkonsuz bekar evimizde ilk domatesimizi yetiştirmeyi denemiş, Güneş’i doğrudan almadığında domatesin beslenemediğini öğrenmişizdir. Annemizle birlikte katıldığımız maaş zammı protestosunda polisten kaçmak için şu apartmanın girişinde saklanmış ve paçayı kurtarınca kahkahalarla gülmüş; çok eğlenmekten son otobüsü kaçırdığımız bir gece şu duraktan bindiğimiz taksiye yarım maaşı bırakmışızdır. Kenti kuranlar şu yıkık hamamda yıkanmış, bu devlet şu binada kurulmuş, bağımsızlık mücadelesi şu konutta örgütlenmiş, binlerce insan şu meydanda katledilmiş, ülkenin özgün mimarlığı şu binalardaki gibiymiş, ilk sosyal konut şu mahallede inşa edilmiş… Kimilerinin ağır romantizm saydığı bu hatıraların, inşa ettiğimiz kimliklerin köşe taşları, dünyayı tanıma yolculuğumuzun öğretici sınavları, elekten geçen bir ömrün değer tortusu, bir fotoğraf albümünün nadide parçaları olduğunu biliriz. Kimi fotoğrafları albümlerden çekip çıkarmak istediklerinde, anılmasını istemedikleri hatıraları yok etmek istediklerinde, bu hatıraları başka bir kimliğin inşasına engel gördüklerinde kişisel belleğimize ait saldırılara bireysel ve toplumsal belleğimize ait saldırılara kitlesel itiraz ederiz. Hafızamıza sahip çıkmak, unutmamak, unutturmamak ihtiyacı kent hakkı mücadelesine konu olur, çünkü hafıza katman katmandır, kent katmanlarıyla bütündür, tüm katmanları bizimdir.

Yürürken en çok karşılaştıklarımız yine yürüyenlerdir; geçişiriz, çarpışırız, bakışırız, gülüşürüz, sataşırız, yadırgarız, yargılarız. Onlarda kendimizi ararız, buluruz ya da bulamayız. Pek bilinen tabiriyle Baudelaire’in ve Benjamin’in kent aylağı (flaneur/flaneuse) oluruz. Yanından geçen, karşıdan gelen, şurada oturan insan kimdir; nereye bakıyor, neyi bekliyor, ne yaşamış, ne düşünüyor? Sana ne kadar benziyor, senden ne kadar farklı görünüyor? Seni kentli yapan belki onu yapamayan, seni farkında kılan belki onu kılamayan, seni savaşçı onu belki yılgın yapan ne olabilir? Bu retorik sorular belki yalnızca farkındalığa hizmet eder ama mücadele için bu bile yeter. Aylağı avareden, yürümeyi avarelikten ayıran şey de, mücadeleyi başlatacak olan da farkındalıktır. “Yürümek benmerkezcilikten uzaklaşma, başkalarıyla olan bağını sorgulama kaygısıdır” der Le Breton (2015, 53). Yürüdükçe farkında, farkında oldukça bilge, bilge oldukça mücadeleci, birlikte mücadele ettikçe toplum oluruz ancak.

Karşılaştığımız insanların bize ne kadar benzediği veya benzemediği, farklı olanla yakınlığımız veya uzaklığımız, farklı olanı ne kadar sahiplendiğimiz veya yadırgadığımız yine kamusal alanda görünür olur. Bunun için kullandığımız mekanlara, bu mekanları kullanabilmek için sahip olduğumuz kimliklere, hatta ödediğimiz bedellere bakarız. Herkesi içine alan bir kamusallık beklerken mekanların önündeki görünür veya görünmez kapıların mevcudiyeti toplumsal ayrışmanın turnusoludur. O kapıların önünde kendimize şunu sorarız her defasında; buraya girebilecek kadar ait miyim buraya? Benzeşmeyenler farklı mekanları kullandığında, yaşam alanlarımız arasına görünür veya görünmez duvarlar örüldüğünde, kamunun değer çemberi daralmaya başladığında ve değerimiz görünmez, tanınmaz, dikkate alınmaz olduğunda kimliğimiz bir hak mücadelesine konu olur. Kente ve topluma aidiyetimiz, fırsatlarda ve yurttaşlıkta eşitliğimiz, bütünleşmemiz, dayanışmamız, anlaşmamız ancak bir araya daha çok geldiğimizde, kamusal mekanlara ve hizmetlere eşit erişime sahip olduğumuzda mümkün olur. Bu yoksa, gasp edilen birilerinin, ki muhtemelen sayıca az olanın hakkıdır.

Göz hizasındaki afişlerde seansları, temsilleri, davetleri okuruz. Gerçekliğine şahit olduğumuz hayatların yanına, asla dahil ve tanık olamayacağımız hayatların deneyimini katma, bir hayata binlerce hayat daha sığdırma, dünyayı başkasının gözünden görme, kendimize dışardan bakma, kendi hayatımızı bu yolla da anlamlandırma çabasına düşeriz. Bu çaba empatiyi, empati bütünleşmeyi çağırır. Bu, kendimizle karşılaşmanın da bir yoludur; eserin bizde bıraktığı duygunun peşinde kendimizi keşfederiz. Zengin bir içerikten yoksun kültürel ve sanatsal etkinlikler bulunmadığında, bulunduğunda herkesin kolay erişimine sunulmadığında, sunulduğunda talep ettiği bütçe sanatı bizim için lüks haline getirdiğinde hayatın keyfi bir kez daha kaçar. Sanatın sunduğu karşılaşmalar, etkileşimler ve tanıklıklar yoluyla beslenmek mümkün olmadığında zihinsel ve duygusal açlığımız kent hakkı mücadelesine konu olur. Sanat, ne kadar aç olduğumuzu ancak tadına vardığımızda anladığımız bir deneyim olur.

Şanslıysak, sokağın çocuk çıngırağı kadar karışık ve acele seslerini dengeleyen sokak müzisyenlerinin sabit ve tutarlı melodilerini işitiriz. Fark edilmek yoluyla kendini gerçekleştiren, bıraktığı etkiyle şenliği büyüten ve sanatı bedelsizce ve özgürce bizimle buluşturan emekçilerin hakkı, keseye bıraktığımız paradan daha fazlasıdır. Onların tanımadıklarına sunduğu bu cömertlik karşısında koşturmacayı durdurup bir soluklanma anında şarkıya eşlik etmeyi, birlikte dans etmeyi, neşeyi birlikte çoğaltmayı deneyebiliriz belki. Fakat sokaklardan neşe çalındığında, asık suratlar çoğalmaya başladığında, neşeli çığlıklar yerini öfkeli haykırışlara, kentin ritmi ve melodisi yerini gürültüye bıraktığında neşemize sahip çıkma talebimiz kent hakkı mücadelesine konu olur.

Köşe başlarını mesken tutmuş dilencilere, mendil satan çocuklara, çöpten atık toplayan insanlara denk gelebiliriz yürürken. Geceleri hayat kadınlarıyla, karanlık köşelerde madde bağımlılarıyla, karton mukavva üstünde evsizlerle, öfkeli hezeyanlarla, silah sesleriyle, köpek havlamalarıyla, korkan, korkutan, kaçan, kovalayan, şiddete uğrayan, şiddet gösterenlerle… Keyif almaya çalıştığımız kentte sağkalım mücadelesi verenlerin var olduğunu bilmek, haklara erişim açısından, kimi kuytularda daha eşitsiz, daha gizli, daha çetin bir mücadelenin de hüküm sürdüğünü ispatlar. Kamusal olan görünür olur, görünür olan mücadeleye dahil olur. O nedenledir ki, bir dilenci çocuğun çöpten bulduğu elbiseyi giydiğinde yaşadığı mutluluk sosyal medyada viral olur, çünkü karşıtlıklar hep gözleri doldurur. Retorik olmayan bazı sorular da zihinleri doldurur: Karşıtlığı yaratan kim, bana sunulup onlara sunulmayan ne, hak talebi nasıl, ne zaman, kim aracılığıyla ve hangi hak? Bir başkası acı çekerken hangi keyif? Birinin emek mücadelesiyle bir başkasının sağkalım mücadelesini teraziye koyup mağduriyet yarıştırmak mı, talep edilen hakkın yaşam önceliğini bir sıraya koymak mı, hepimizin tüm haklarını her zaman garanti etme yürekliliğine sahip olmak mı? Söylemiştim, bu soruya bizim cevabımız oldukça net; kimine göre ütopik ama bize göre ideal olan, tüm haklar her zaman herkes için!

Nihayetinde, bir kentte yürümek, çok şeyin farkındalığını kazandırır, en çok da hakkımız olanın, hakkımızın verilip verilmediğinin, bir mücadelenin mümkün olup olmadığının, mücadeleye nereden başlamak gerektiğinin. Yürümek, yaşam alanımızı sahiplenmeye, sahiplendiğimizi korumaya niyet ettiğimizi gösterir. Özel alanın dokunulmazlığı yanına, kamusal alanın özel çıkarların yararına dokunulmazlığını koyar. Kolektif mülkiyeti oluşturmak için kolektifin parçası olmayı, müşterekleri müşterek biçimde inşa etmeyi talep eder.

Kentin tüm katmanlarını tek tek kaldırdığımızda, her katmanda denk geldiğimiz tüm sorunların tek bir kaynaktan ürediği görülür, açgözlü kapitalizm; toprağı, insanı, yaşamı metalaştıran bir kabustur kapitalizm. Keyfi çalıp yerine endişeyi koyandır.

Kabustan uyanıp düşlere dalalım. Kentin tüm katmanlarında tanık olduğumuz enva-i çeşit sorunu ve hak gaspını ortadan kaldırabilmek için kapitalizmin kâr, rant ve çıkar hırsıyla mücadele edelim. Yaşam alanımıza ve neşemize karşı dört koldan yürütülen saldırılara dur diyelim. Her ne kadar Thoreau, “Hayat yabanla birlikte var olur. En canlı olan en yabani olandır” (2015, 65) dese de biz kentlerden vazgeçmeyelim. Yoksulluk üretilirken, şiddet engellenmezken, ayrışma körüklenirken, mekân tüketilirken tabanda bir hak mücadelesi ne kadar zorsa, gaspın bu kadar görünür olduğu bir noktada mücadeleyi başlatmak da o kadar kolay. Bilinçli, farkında, keyifli bir yürüyüşe ve bu keyifli mücadeleyi kamusal alana taşımaya bakar. İnatla…

 

Kaynaklar

Le Breton, David. 2015. Yürümeye Övgü, çev. İsmail Yerguz, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Lefebvre, Henri. 2015. Şehir Hakkı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Sel Yayıncılık.

Nietzsche, Friedrich. 1950, Le Gai Savoir, Paris: Gallimard.

Thoreau, Henry David. 2015, Sivil İtaatsizlik – Yürümek, çev. Aykut Örküp,  İstanbul: Zeplin Kitap.

 

Editör: Selin Ezgi Gazeloğlu