Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

Mimarlık ve Sosyalizm: Vkhutemas’tan Lefebvre’e Toplumcu Kent Tahayyülü

Hayatlarımızın kontrolünü geri almak, şehirlerin halka ait olduğunu yeniden ilan etmek ve sıradan insanların kendi şehir yaşantılarını etkileyebilmelerine olanak sağlayan radikal politik değişiklikler yapmak anlamına gelir.
Çeviren:
Ege Tonga
Kaynak:
Culture Matters

Mimari, insan toplumunun bir dışavurumu ve yansımasıdır. İnsan tarihindeki değişen ihtiyaçlara, inşaat teknolojileri ve dizaynındaki gelişmelere ve çevremizdeki dünyayı görüş şeklimizdeki değişimlere bir yanıt olarak gelişmiştir. Kısmen toplumun işlevsel ihtiyaçlarına yanıt, kısmen de yaratıcı bir ifade olarak, çevremizi daha iyi ya da daha kötü yönde şekillendirmek için bir bakış sunar.

Mimari pratikler bize binaların işyeri, ev veya kamusal alan olarak kullanıldığı inşa edilmiş bir çevre sunar. Erken insan topluluklarındaki doğa koşulları karşısında barınma ihtiyacı, göçebe yaşam daha oturmuş bir şehir toplumuna dönüşürken büyük bir önem arz etmektedir. Basit barınma ihtiyacı, farklı odaların belirli işlevlere hasredildiği ve insanların aileleri ve topluluklarıyla ilişkiler geliştirdiği bir yer olarak hem ev hem de işyeri olarak kullanılan yerlere dönüştü.

Bize, geçmişe bakma ve onu anlama kabiliyeti kazandırdığı için mimarinin çizgilerini insanlık tarihi boyunca takip edebiliriz. Giza Piramitleri, Atina’da Partenon, İstanbul’da Ayasofya Bazilikası ve Camii, Floransa’da II Duomo, Paris’te Eyfel Kulesi ve New York’ta Chrysler Binası gibi anıtsal yapıların hepsi, onları üreten ekonomik ve sosyal güçlerle‚ toplumun onları nasıl geleceğe yansıtmak istediğiyle ilgili bir hikâye anlatır bize. Bu süreç, tıpkı şehirlerin gelişimini destekleyen kamusal alan ve altyapı ile, bu kentsel alanların tasarım ve düzeninde olduğu gibi, yaşam ile iş için yapılmış daha sıradan yapılarda da karşımıza çıkmaktadır.

Meslek olarak mimarlık, pek çok sosyalist ve ilericiye daha iyi bir gelecek inşa etme olanağı sağlamıştır. Büyük tasarımcı, roman yazarı ve sosyalist aktivist William Morris, mimarinin toplumdaki rolünün oldukça farkındaydı. Kendisinden alıntılayacak olursak: “Antik mimarinin el değmemiş yüzeyi, insanların düşünsel gelişimine ve tarihin devamlılığına tanıklık eder ve bunu yaparken, bize yalnızca geçmişteki insanların özlemlerinin ne olduğunu değil, aynı zamanda gelecekte neler umabileceğimizi de söyleyerek, geçmiş nesillere hiç durmayan bir eğitim sağlar.”

Morris, mimarinin el işçiliğinin bir ifadesi olmasının yanı sıra “bir işbirliği ürünü” olduğu şeylerde basit güzelliğin önemine vurgu yapıyor: “Tasarımcı, ne kadar özgür olursa olsun, gelenek baskısı altında bu sorumluluğa olan borcunu o veya bu şekilde geleneğin etkisi altında kalarak öder; ölü insanlar, var olduklarını unuttuğunda bile ona yol gösterirler. Dahası; tasarımcı, fikirlerini diğer insanlar aracılığıyla gerçekleştirir. Hiçbir insan kendi elleriyle bir binayı yapmaz.” Başka bir deyişle konu, sadece evin yapılışı değildir, esasında inşa eyleminin kendisiyle de ilgilidir.

William Morris dışında, gelişen Modernizm Okulu’ndan da etkilenen Alman mimar Walter Gropius, Bauhaus’u 1919 yılında Almanya’nın Weimar kentinde kurdu. Basitleştirilmiş biçimleriyle, bir nesnenin veya binanın fonksiyonu ile tasarımı arasındaki uyumu ve seri üretim odağıyla hareketi, modern tasarım üzerinde bir hayli etkili oldu. Görece kısa süreli yükselişi sırasında kayda değer evler, okullar ve başka binalar üretti. Gropius, hareketin apolitik olduğunu ama yine de amacının “zanaatkâr ve sanatçı arasında kibirli bir bariyer oluşturan bir sınıf ayrımı olmaksızın yeni bir zanatkâr loncası oluşturmak” olduğunu dile getirdi.

Kendisinin Marksist halefi Hannes Meyer, Bauhaus’un amacını yitirdiğini ve gelecekteki kullanıcılarının “yaşam süreçlerini” merkeze alan bina tasarımları karşısında estetik değerlendirmelerden vazgeçilmesi gerektiğini savundu. Yeni sloganı: “Lüksten önce ihtiyaç!” idi. Ne yazık ki, Fonksiyonel Mimari’nin en güzel örneklerinden birini, Berlin yakınlarındaki Bernau’da bulunan ADGB (Alman Ticaret Sendikaları Federasyonu) okulu, Hans Wittwer ile tasarladıktan sonra sınır dışı edildi ve Sovyetler Birliği’ne gitti.

Uluslararası alanda daha az bilinen ama daha önemsiz olmayan Rusya Devlet Sanat ve Teknik Okulu Vkhutemas, Lenin tarafından 1920 yılında kuruldu. Vkhutemas ve Bauhaus, gerek tasarım modernizasyonu, gerek modern ihtiyaçları yansıtmak için mimari eğitim ve devlet sübvansiyonuyla, gerek zanaat tekniklerinin modern teknolojiyle birleştirilmesine odaklanmalarıyla dikkat çekici şekilde benzeşiyorlardı. Doğal olarak, Vkhutemas üzerindeki ana sanatsal etki konstrüktivist ve süprematist hareketlerdi. Vladimir Tatlin’in muhteşem Üçüncü Enternasyonal Anıtı, sahip olduğu fütüristik değerler ve devrimci sembolizm ile sonraki projelerin tonunu belirleyerek vizyonlarının bir işaretçisi oldu.

Tatlin, Üçüncü Enternasyonal Anıtı

SSCB’de, hızlı endüstriyel gelişime eşlik eden kırdan kente göç ve ideolojik dürtüyle yeni bir sosyalist toplum kurma ideali, radikal sanat ve mimari arasında bir sentez oluşturdu. Konstrüktivist hareket; yemek yeme ve dinlenme için ortak alanlara sahip yeni yaşam biçimleri yaratmak için tasarlanmış bir dizi son derece yenilikçi ve büyük ölçekli konut projeleri, kamu binaları, eğlence tesisleri ve elektrik santralleri oluşturdu.

Moskova’da 1930 yılında yapılan ve aslında kendi kendine yeten dairelerle entegre ortak yaşam alanlarını bir araya getiren ve zamanın akışkan yapısını yansıtan Narkomfin Komünal Evi, klasik bir örnek teşkil etmektedir. Konstrüktivist mimarların maddi imkânsızlıklar, gelişmekte olan teknoloji ve hızla değişen politik çevre karşısında nasıl yeni bir görsel dil oluşturdukları üzerine düşünmek heyecan verici. Sonuç olarak  Konstrüktivizm ve benzeri deneyimler, hâkim koşullar için fazla ileri düzey kaldıkları düşünüldüğünden terk edildi. Ancak bu durum, bu hareketlerin ifade ettiği gerçek enerji ve yenilikçilik duygusunu azaltmamalıdır.

Modernizm olarak bilinen akım, bu geleneklerin pek çoğunu uluslararası düzeyde sentezlemiş olup 20. yüzyılın mimari ve tasarım alanındaki en önemli yeni yaklaşımıdır. Modernizm; uygulamaya analitik bir yaklaşım, yapıda yenilik ve süslemelerin kaldırılmasını ortaya atmıştır. Frank Lloyd Wright’ın Pensilvanya Fallingwater’da bulunan ormanla bütünleşmiş evinden Mies van der Rohe’un muhteşem Barselona Köşkü’ne, Oscar Niemeyer’nın Brezilya halkı için umuda ve yeni bir kolektif kimliğe katkı sağlaması amaçlanan Brasilia’daki fütüristik kamu binasından, Le Corbusier’nin Hindistan’ın Chandigarh şehrinde bulunan hükümet binasına; Thames Nehri’nin güney kıyısında, inşaatı yirmi yıl süren sanatsal kompleks, Kraliyet Festival Salonu, Hayward Galerisi ve Ulusal Tiyatro’dan Londra Hayvanat Bahçesi’nde bulunan Berthold Lubetkin ile Tecton’un keyifli Penguen Havuzuna, Modernizm pek çok görsel açıdan vurucu ve farklı binalar üretmiştir.

Bu yapılar kapitalist toplumlar içerisinde hayat buldular, peki gelecekteki sosyalist ya da komünist bir toplumda mimari neye benzeyebilir? Karl Marx, insanlığın geleceğine dair genel iyimserliği, ilerlemeye olan inancı ve daha iyi bir dünya inşa etme yaklaşımını yansıtan Batı Avrupa kültürel geleneğinin bir parçasıydı. Buna rağmen, kendisi böyle bir toplumun edimsel şekliyle ilgili çok az şey söylemiştir ve tutarlı bir mimari teori önermemiştir. Fakat yazıları, ülke ve şehir arasındaki ilişkiyi anlamlandırma şeklini ve endüstriyel şehirleşmenin etkilerini yansıtır:

Burjuvazi; Mısır Piramitlerini, Roma su kemerlerini ve Gotik katedralleri bir hayli aşan harikalar yaratmıştır. Tüm eski ulusların göçlerini ve Haçlı Seferlerini gölgede bırakan seferler düzenlemiştir. Burjuvazi; üretim enstrümanlarını, dolayısıyla, üretim ilişkilerini ve bununla birlikte tüm toplumsal ilişkileri sürekli yenilemeden varoluşunu sürdüremez. Burjuvazi, ülkeyi şehirlerin egemenliğine tabi tutmuştur. Devasa şehirler yaratmış, kırsala göre şehir nüfusunu çokça artırmış ve dolayısıyla toplumun önemli bir kesimini kırsal aptallıktan kurtarmıştır. –Komünist Manifesto

İnsan toplumunun gelişimi, inşa edilmiş çevre ile ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Walter Benjamin, Mekanik Yeniden Üretim Çağı’nda Sanat Yapıtı kitabındaki ünlü yazısında şöyle diyor:

Yapılar ilkel çağlardan beri insanların yol arkadaşı olmuştur. Pek çok sanat biçimi gelişmiş ve yok olmuştur… [Ama] mimari hiçbir zaman boşa düşmemiştir. Tarihçesi diğer tüm sanat biçimlerinden daha eskidir ve yaşayan bir güç olma iddiası, kitlelerin sanatla ilişkisini anlamaya yönelik her girişimde önem taşır.

Brecht’le bir sohbetinde Benjamin “Bir bağlantısallık sistemi olarak metropol, dolaylı ilişkilerin, karmaşık karşılıklı bağımlılıkların ve bölümlenmelerin sınırsız labirentinden ibarettir” der. Bireyin çevresindeki toplumla diyalektik ilişkisi, modernizmi ve mimarideki takip eden gelişmeleri, sadece betonarme, çelik çerçeve ve güçlendirilmiş camlar gibi yeni mimari ifade biçimlerini mümkün kılan yeni malzemeler ve teknolojiler açısından değil, aynı zamanda kapitalizmin itici güçlerinden biri olan dünya nüfusunun hızlı şehirleşmesi açısından da anlamamız gerektiği anlamına gelir. Bu durum, mimarların rollerini yerine getirirken gelecek toplumun yapısı ve işleyişini nasıl etkilediklerini göz önünde bulundurmak gibi net bir sorumlulukları olduğunu gösterir.

Modern mimarinin önemli isimlerinden ve ölümüne dek Brezilya Komünist Partisi üyesi olan Oscar Niemeyer hatıralarında “Derdimiz aynı zamanda politiktir­, dünyayı değiştirmektir… Mimarlık benim işim ve hayatımı bir çizim tahtası önünde geçirdim, ama hayat mimariden daha önemlidir. Mühim olan insanları geliştirmektir” der. Uzun ve verimli bir hayat içerisinde yaptığı büyük işler dizisi, ilerici politik bakışın nasıl mimari cesurluk ve radikal şehir planlamacılıkla bir araya geldiğini göstermektedir.

Hepimizin; çıkarlarımıza karşı değil, aksine çıkarlarımız için kentsel alanlara sahip olma hakkı vardır. Bu verimli ve düşük ücretli toplu ulaşımı, iyi okul ve hastanelere erişimi, rekreasyon için kamusal alanları, kaliteli gıda ve diğer ihtiyaçların eşit dağıtılmasını, ulaşılabilir ve nitelikli evleri kapsar. Bunu sağlamak, hayatlarımızın kontrolünü geri almak, şehirlerin halka ait olduğunu yeniden ilan etmek ve sıradan insanların kendi şehir yaşantılarını etkileyebilmelerine olanak sağlayan radikal politik değişiklikler yapmak anlamına gelir.

“Kent mekânları” için süregelen bu savaşın kendisi, elbette ekonomik ve tarihsel koşulların bir birleşimidir. Apaçık şekilde, işçi sınıfının kendisini açgözlü ev sahipleriyle ve müteahhitlerle karşı karşıya bulmasından dolayı bu bir sınıf mücadelesidir.

Gecekondu mahallelerini temizlemeye ve örnek toplumlar oluşturmaya yönelik iyi niyetli ama otoriter ve paternalist girişimler, işçi sınıfının demokratik haklarını savunmak ve kentsel alanı kendi ihtiyaçlarına göre tanımlamak için verdikleri mücadeleyle karşı karşıya gelmektedir. Düşük gelirli toplulukların, süregelen sermaye birikimi süreci ile şehir dışına sürülmesi dolayısıyla sürekli kâr arayışı ve arsa değerinin ele geçirilmesi âdeta bir “toplumsal temizliğe” yol açmaktadır. Paris’in Haussmann tarafından yeniden yapılandırılmasında olduğu gibi, kentler devrim tehdidine karşı ya da sermayenin çıkarlarını temsil eden plancılar, bürokratlar ve mimarların taleplerine göre açıkça yeniden tasarlanmıştır.

Henri Lefebvre ve David Harvey gibi Marksist entelektüeller ve coğrafyacılar, kapitalizm ve kentsel alanlar arasındaki ilişkilerle ilgili tartışmalara önemli katkılar yapmışlardır. Lefebvre, “kent hakkı” tabirini 1968 yılında ortaya atmıştır. Bunu; insanların, kendi kaderini tayin hakkını, sosyal ve fiziki alanların temsilini ve anlamlı sosyal ilişkiler kurulmasını destekleyecek şekilde şehirleşme sürecini yeniden şekillendirmek için kolektif güç kullandıkları “dönüştürülmüş ve yenilenmiş bir kentsel yaşama erişim talebi” olarak özetlemiştir. Lefebvre’e göre kentsel gerçeklik ve gündelik aktiviteler arasında diyalektik bir ilişki vardı (mesela iş, boş zaman, eğitim ve konut gibi). Le Corbusier gibi mimarlar veya şehir plancıları tarafından temsil edilen ve kimi zaman daha soğuk, modernist kentsel vizyonlar olarak görülen yaklaşımın aksine; onun düşüncesi, bireylerin ileriye dönük bazı yararlı ipuçları barındıran yaşam deneyimlerine dayanan aşağıdan yukarıya bir yaklaşım sunmaktadır.

David Cunningham ve Jon Goodbun’ın Marx, Mimari ve Modernite eserinde dediği gibi:  “Dolayısıyla, kapitalist modernitede mimari bilgiye yüklenen üç farklı görev olarak tanımlanabilecek şeyleri kısaca ele almak  faydalı olacaktır:

İlki, mekânsal gelişim teknisyenleri olarak hareket etmektir. Bu, kapitalizmde öncelikle mekânı metalaştırma görevidir. Esasında mimarların büyük çoğunluğunun vaktinin çoğunu ayırdığı şeydir.

İkinci görev, ‘poetik’ veya sanatsal bir görevdir ve modernitenin mekânsal deneyimiyle bir şekilde ilgilenmek, bunu ifade etmek, yoğunlaştırmak veya geliştirmekle ilgilidir.

Üçüncü görev, ütopik ve avangart bir görevdir ve alternatif sosyo-mekânsal gelecekler tahayyül etmekle ilgilidir.

Bu üç görev de bir noktaya kadar birbirleriyle içkin olsa da toplumsal mekân ve onun üretim şekilleri arasındaki mücadelede, üçüncü görevin, yani alternatif sosyo-mekânsal geleceklerin tahayyül edilmesinin; ilk görevin, yani mekânsal gelişimin gündelik teknisyenleri tarafından yapılacak işlerin tamamlanmasının ivedi bir parçası olduğu anlar olmuştur.”

Özetleyecek olursak; gelecek mimarinin ana hedefi, estetik ve işlevselliğin birlikteliği, insan ihtiyaçları ve kullanımı için doğayla uyum içerisinde ve kâr amacı gütmeden yapılaşma  olmalıdır. Bu durumda, sosyalizm mücadelesini yükseltirken şu sorularla karşı karşıya kalmaktayız: Mimari, nüfus artışı, iklim değişimi, artan eşitsizlik ve çevresel bozulmalar gibi küresel sorunlara nasıl yanıt verecek? Sosyal aktivizmi kucaklamayı ve kentlerde yoksullukla mücadele etmeyi nasıl başaracak? Sırf güçlerini sergilemek amacıyla zenginler ve güçlüler tarafından çevreye ve toplumun sosyal ihtiyaçlarına uygun olmayan yapılar dikmekilerek mimarinin kötüye kullanımına nasıl engel olacağız?

 

Orijinal Başlık: Architecture and socialism
Yazar: Martin George
Türkçeye Çeviren: Ege Tonga
Editör: Ebru Berra Alkan