Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

Sermayeyi Güçlendirme Projeleri Olarak Kemer Sıkma Politikaları

Kemer sıkma politikaları, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomik elitlerin işçi sınıfının gücünü kırma ve geliri yukarı yönde yeniden dağıtma çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu geçmiş, işçilerin çıkarlarını savunmak için ekonomi politikası üzerinde demokratik kontrole ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Çeviren:
Uğur Şen
Kaynak:
Catalyst

Kitap Değerlendirmesi: The Capital Order: How Economists Invented Austerity and Paved the Way to Fascism, Clara E. Mattei (Chicago University Press, 2022)

Karl Marx’ın en keskin içgörülerinden biri, kapitalizmin mantığının içine gömülü bir mekanizmalar ağının, sistemin dönüştürücü dinamizmini beslemekle kalmayıp aynı zamanda ahengini de baltaladığıdır. Bu iç çelişkiler, sosyoekonomik alanın ideolojik nitelikleri ve siyasi kurumları da dahil olmak üzere her boyutunda mevcuttur. Durmaksızın kâr peşinde koşan kapitalist işletmeler, ücretleri baskılama ve makineleşme yoluyla işgücü maliyetlerini düşürmek için devamlı çaba sarf etmektedir. Ancak işçilerin alım gücündeki azalma, bu işletmelerin kâr elde etmek için satmak zorunda oldukları ürünlere yönelik birincil talep kaynağını erozyona uğratmaktadır.

Kapitalizm bize işimizde anlam bulmamızı öğreten bir değer sistemi oluşturdu; ancak milyonlarca insan düşük ücretli, ruh emici işlerde çalışıyor. Modern kapitalizm geniş tabanlı bir refah vaat etse de –ve aslında bunu sağlamaya tümüyle muktedir olsa da– sistem, devlet aracılığıyla, insanları daha düşük ücret ve daha zayıf iş güvencesi için daha fazla çalışmaya zorlamayı amaçlayan kemer sıkma politikalarını rutin olarak teşvik etmekte ve uygulamaktadır. Teknolojideki gelişmeler sayesinde işçi başına üretim her geçen yıl artmaktadır, ancak kemer sıkma vaazcıları, kapitalizmin insanlığa nimetlerini sunmaya devam etmesini istiyorsak, işçilerin daha düşük yaşam standartlarını kabul etmesi ve sosyal güvenlik ağının ortadan kaldırılması gerektiğinde ısrar etmektedir.

Clara Mattei, Capital Order’da kemer sıkmanın nasıl sınıf savaşının önemli bir silahı haline geldiğinin çarpıcı öyküsünü gün ışığına çıkarıyor. Modern kapitalizmin siyasi ve entelektüel tarihine yaptığı bu önemli katkı ile Mattei, neoliberalizmin köklerini Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan militan işçi sınıfı hareketlerine karşı gelişen siyasi tepkiye kadar götürüyor.

Modern savaş, emek ve sermayenin muazzam bir ölçekte seferber edilmesini gerektirmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında, ulusal hükümetler savaşın maddi gereksinimlerinin karşılanmasını güvence altına almak için ekonomilerinin kontrolünü ellerine aldılar. Ücretler, çalışma saatleri ve fiyatlar regüle edildi; üreticilere üretim hedefleri dayatıldı; grevler yasaklandı ve işten kaytarma askere alınma ve cepheye gönderilme ile cezalandırıldı; özel mülklere el konuldu; önemli sanayi dalları kamulaştırıldı. Bu politikaların amacı, ne işçi sınıfının ne de sermaye sahiplerinin yıkıcı bir tepkisini tetiklemeden savaş seferberliği için azami üretim sağlamaktı.

Ancak savaş dönemindeki bu büyük çaplı müdahaleler uygunsuz bir gerçeği ortaya çıkardı. Ekonomik güçler hiçbir zaman toplumun siyasi dinamiklerinden bağımsız hareket etmiyor. Eğer devlet ekonomiyi savaşın ihtiyaçlarına göre şekillendirebiliyorsa, barış zamanında da ulusal refahın temelini alın terleriyle, kaslarıyla ve beyinleriyle oluşturan insanların refahını destekleyecek şekilde şekillendirebilirdi. Savaş, “kapitalist ekonominin son derece politik niteliğini” ortaya koymuştu. Savaş sona erdiğinde, ülkeleri için emek harcayan ve kan döken işçiler, emeklerinin yarattığı gelirden daha adil bir pay istediler; sendikalaşma hakkı istediler; ve daha iyi çalışma koşulları, düzgün konutlar ve etkin bir sosyal güvenlik ağı istediler.

Britanya ve İtalya’da işçiler örgütlenmiş, oy hakkına erişmiş ve 1919’a gelindiğinde toplum sözleşmesinin gözden geçirilmesi için işverenlerden ve devletten taleplerde bulunmaya başlamışlardı. Mattei’ye göre sermayenin imtiyazlarına yönelik bu tehdit, devletin dayattığı ve işçi sınıfını uysallaştırmayı amaçlayan kapsamlı kemer sıkma politikaları biçiminde bir tepkiye yol açtı. Bu politikalar, militan işçi sınıfı hareketinin yönelttiği varoluşsal tehdidi püskürtmenin yanı sıra, gelir ve servetin işçilerden yukarı doğru kapitalistlere aktarılması için kalıcı mekanizmalar oluşturacaktı.

Mattei, kitabının ilk bölümlerinde bu gelişmeleri şahane bir şekilde anlatıyor. Etkileyici düzeyde arşiv araştırması yapmış ve iki savaş arası dönemde yayınlanmış literatürü ustalıkla taramış. Bu emeklerin meyvesi, kapitalizmin tarihindeki bir dönüm noktasının zengin ve aydınlatıcı bir anlatımıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, muharip Avrupa uluslarının karşı karşıya kaldığı finansal ve ekonomik zorlukları tartışmak üzere toplanan iki uluslararası konferansa dikkatimizi çekiyor. Milletler Cemiyeti 1920’de Brüksel’de bir konferansa sponsor oldu; diğer konferans ise 1922’de Cenova’da Müttefikler Yüksek Konseyi’nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Tarihçiler bu konferansları genellikle başarısız olarak değerlendirmiştir çünkü katılan delegeler savaş borçları ve küresel çapta bozulan ödemeler dengesi hesaplarının yarattığı sorunları çözmek için somut bir anlaşmaya varamamıştır. Mattei bunun aksine, bu iki konferansın sonraki on yıllarda kapitalist dünyanın tamamında benimsenen kemer sıkma ajandasının temellerini oluşturduğunu savunmaktadır: “Bu iki konferans, kemer sıkma politikalarını tasarlamak ve uygulamak amacıyla Avrupa kurumlarını teknokrasi bayrağı altında yeniden bir araya getirdi. Teknokratlar kapitalizmin yeni koruyucuları olarak yükseliyordu ve nutukları tüm kıtada açık ve net bir şekilde duyuldu.”

Kemer sıkma reçetesine göre ekonomik büyüme işçilerin üretici faaliyetlerinden ve harcamalarından değil, tasarrufları piyasanın görünmez eli tarafından sermaye birikimine dönüştürülen kapitalistlerin faziletli perhizinden kaynaklanıyordu. Dolayısıyla ulusal refah için gelirin işçilerden kapitalistlere doğru yeniden dağıtılmasını gerekiyordu. İşçilerin daha yüksek ücret ve daha az çalışma saati taleplerine karşı direnilmesi gerekiyordu. Sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler için yapılan kamu harcamaları, mali kaynakları sermaye birikiminden başka yerlere çektiği için sert bir şekilde kısılmak zorundaydı. Hükümet bütçelerinin dengelenmesi ve para politikasının sıkılaştırılması gerekiyordu. Bu gündemi desteklemek için benimsenen retorik zaman zaman panik yaratır bir nitelikteydi; Brüksel konferansı tarafından yayınlanan belgelerden biri şu dehşet verici uyarıyı içeriyordu: “Bu ilkeleri mümkün olan en kısa sürede hayata geçirmeyi başaramayan her ülke, iyileşme umudunu yitirmeye mahkumdur.”

Mattei üç tür kemer sıkma politikası tanımlamaktadır: mali kemer sıkma, parasal kemer sıkma ve sınai kemer sıkma –”kemer sıkma üçlemesi”. Mali kemer sıkma, özellikle işçi sınıfına sosyal hizmetler ve gelir desteği sağlamayı amaçlayan programlarda hükümet harcamalarının azaltılmasını içerir; mülk sahibi sınıfların vergi sonrası gelirlerini desteklemeyi amaçlayan azalan oranlı vergilendirme de mali kemer sıkma formülünün bir parçasıdır. Parasal kemer sıkma, işgücü piyasaları daraldığında ve ücretler yükselmeye başladığında likidite ve krediye erişimin kısıtlanmasını gerektirir. Kemer sıkma amentüsü, piyasanın işçi dostu piyasa koşullarına uygun olarak emeğin fiyatını ayarlamasına izin vermek yerine, işçilerin devlet tarafından yaratılan bir durgunlukla yeniden hizaya getirilmesini gerektirir.

Kemer sıkma denince akla normalde mali disiplin ve parasal kısıtlama gelir. Ancak Mattei bize sınai kemer sıkmanın kapitalist devletin cephaneliğinde önemli bir yer tuttuğunu hatırlatıyor. Sınai kemer sıkma, işçilerin çıkarlarını koruyan yasaların ve kurumların zayıflatılması ya da ortadan kaldırılmasıdır: çalışma hakkı yasaları, işe alımlarda adil davranma kurallarının gevşek uygulanması, işçi sendikalarının kurulmasının önündeki yasal engeller, iş sözleşmelerinde rekabet etmeme maddelerine tolerans gösterilmesi vb.

İşsizlik yardımlarında yapılan kesintiler, işsiz bir kişinin iyi bir iş bulmak için harcayabileceği süreyi azaltarak işsizlerin işverenler karşısındaki pazarlık konumunu zayıflatır; bu tür kesintiler hem mali hem de sınai kemer sıkma başlıkları altına girer. Modern ekonomi jargonunda, sınai kemer sıkma genellikle “işgücü piyasası esnekliğini” arttırmak olarak nitelendirilir. Tüm kemer sıkma rejimlerinin temel amaçlarından biri örgütlü emeğin belini kırmak, onu iğdiş etmek ve işçileri koruyamaz hale getirmektir.

Kitabın önemli bir bölümü kemer sıkma politikalarının İngiltere ve İtalya’da nasıl uygulandığına dair detaylı değerlendirmelere ayrılmıştır. Mattei, her iki ülkede de kemer sıkma politikalarının uygulanmasının, ekonomi politikalarının demokratik kontrolden çıkarılmasıyla sağlandığını gösteriyor. Ancak tam olarak hangi yöntemle demokrasinin sabote edildiği farklıydı. İngiltere’de ekonomik karar alma sorumluluğu Hazine ve İngiltere Merkez Bankası’na, yani seçimle hesap verme sorumluluğundan muaf tutulan kurumlara devredildi. Bu iki kurum kemer sıkma programını ilerletmek için faaliyetlerini yakın bir şekilde koordine etti.

İtalya’da 1922’de iktidara gelen Faşist hükümet kemer sıkma politikalarını büyük ölçüde kararnamelerle dayatmış ve seçim hileleri, seçmenlerin oy hakkının elinden alınması, siyasi rakiplerin hapsedilmesi, basın özgürlüğünün kısıtlanması ve siyasi suikastlar ve fiziksel şiddet yoluyla direnişi ortadan kaldırmıştır. Mattei’nin dikkat çektiği nokta, yaklaşımlarındaki radikal farklılıklara rağmen, her iki ülkenin de iki savaş arası dönemde kemer sıkma gündemlerini uygulamak için antidemokratik stratejilere dayandığıdır. Uygulanan politikaların ve bunların yol açtığı insani yıkımın net bir resmini çizmektedir.

Mattei, iki savaş arası dönemde kemer sıkma politikalarını savunanların haleti ruhiyesine ilişkin çok sayıda rahatsız edici kanıt ortaya çıkarmıştır. Kilit oyunculardan biri olan İtalyan ekonomist Maffeo Pantaleoni, işçileri grev tehdidinde bulundukları için (Mattei’nin sözleriyle) “şiddet yanlısı, sahtekar ve hükümete şantaj yapan kişiler” olmakla suçlamış; “ücretlerin [işçilerin] marjinal verimliliğinden çok daha yüksek olduğunu” iddia etmiş ve komünist liderlerin idam edilmesi de dahil olmak üzere muhalefetin şiddet kullanılarak bastırılmasını desteklemiştir. İngiliz parasalcı ekonomist Ralph G. Hawtrey ve Hazine yetkilileri Basil Blackett ve Otto Niemeyer’in –İngiltere’nin kemer sıkma rejiminin üç baş mimarı– kemer sıkmanın emekçilere çektireceği acıları tartışırken sergiledikleri kayıtsızlık, hissizliği bakımından şok edicidir.

İtalyan liberal ekonomist ve devlet adamı Luigi Einaudi hiçbir zaman faşist olmadı ve faşist hükümette hiçbir görev üstlenmedi; Mussolini rejiminin siyasi otoriterliğine karşıydı. Ancak rejimin dayattığı kemer sıkma politikalarını destekliyordu ve sağlam bir ekonomi politikası olduğunu düşündüğü bu politikalar uğruna otoriterlikle barışmaya hazırdı. İngiliz yorumcular Mussolini’nin gaddarlığını onaylamadıklarını yarım ağızla ifade etseler de, çoğunlukla İtalya’nın ekonomik işlerini düzene soktuğu sürece buna müsamaha göstermeye hazırdılar.

Kemer sıkma, ekonomik politika yapımını demokratik kontrolden çıkarır ve teknokratların ya da uzmanların eline bırakır. The Capital Order’da tekrar tekrar işlenen bir tema, teknokratların kemer sıkma projesindeki zararlı rolüdür. Mattei, “Kemer sıkma,” diyor, “başlıca müttefikini teknokraside buldu –ekonomistlerin sorgulanamaz bir bilimin muhafızları olmasından kaynaklanan güce duyulan inanç.” (Örneğin, İngiltere’nin 1920’lerdeki kemer sıkma girişiminde ortaya çıkan bir ilke olan merkez bankası bağımsızlığını şiddetle eleştiriyor).

Bu ihtiyatlı tavrını, Ordine Nuovo hareketinin kurucusu Antonio Gramsci’nin özgürleştirici felsefesine borçlu görünüyor.

[Ordine Nuovo] bilgiye yönelik her türlü yaklaşımın doğası gereği derinlemesine siyasi olduğu fikrine sıkı sıkıya bağlıydı, zira dünyaya hangi mercekten bakıldığı hayalgücünün olanaklarını kısıtlayabilir ya da açabilir ve böylece hangi alternatiflerin uygulanabilir olup olmadığını belirleyebilirdi. Dünyayı yorumlamak için kullanılan ana mercek hayalgücünün önünü kapatıp kapitalist düzenin kabulünü beslerken, özgürleştirici mercek farklı bir toplum tasavvuru için olanaklar yaratıyordu.

Mattei’nin Gramsci ve çevresiyle ilgili değerlendirmeleri kitabın en dikkat çekici bölümlerinden birini oluşturuyor. Gramscici bir bakış açısıyla, teknokratlar ve uzmanlar, Mattei’nin iddiasına göre, kaçınılmaz olarak egemen güç yapısının çıkarlarına hizmet eden tepeden inmeci bir bilgi kavrayışını dayatırlar.

Şüphesiz bunda büyük ölçüde doğruluk payı vardır. Uzmanlık belirli bir açıdan bir burjuva kavramıdır, yaşamlarımızı ve hareketlerimizi rasyonel bir şekilde düzenlemeye yönelik ideolojik buyruğun bir yan ürünüdür. Ancak, sosyalist bir toplum da dahil olmak üzere herhangi bir gelişmiş sanayi toplumunun teknokratlar olmadan nasıl ayakta kalacağını kestirmek zordur. Modern devletin ilgilenmesi gereken çok sayıda konuyu düşünün: konut politikası, çöplerin toplanması, kamu sağlığı ve sanitasyon, eğitim, polis hizmetleri, yargı idaresi, milli savunma, toplu taşıma, havayolu güvenliği, afet yardımı. Bu liste saymakla bitmez. Bu meselelerin hiçbiri, kamu yararının hizmetinde muhakemelerini kullanmak için gereken makul serbestliğe sahip uzmanlar olmadan etkili bir şekilde idare edilemez. Kuşkusuz, kamu yararı belirsiz bir kavramdır, ancak iyi işleyen yönetimler, halkın çoğunluğunun makul bulduğu bir tanımı üzerinde uzlaşmayı başarırlar. İyi işleyen bir yönetim, teknokratlarının demokratik hesap verebilirliğini sağlayan kurumlar da tasarlayabilir.

Bir açıdan Mattei’nin anlatımı biraz daha incelikli olabilirdi. Ana akım ekonomi özünde gerici değildir. Kitabında ele aldığı bazı ekonomistler ve yetkililer küçümsenmeyi hak ediyor. Özellikle Pantaleoni bir ideolog olarak karşımıza çıkıyor –üstelik çok da berbat biri. Hazine yetkilileri Blackett ve Niemeyer en iyi ihtimalle sıradan ekonomi düşünürleriydi ve Marx’ın deyimiyle “burjuvazinin kiralık silahşorları” olarak rollerini benimsemişlerdi. Hawtrey, Einaudi, A. C. Pigou ve Gustav Cassel gibi diğerleri, ideolojik bağlılıkları ne olursa olsun (Pigou, Fabiancı sosyalistti), benzeri görülmemiş ölçüde zor bir dizi politika problemiyle başa çıkmaya çalışıyordu.

Birinci Dünya Savaşı Avrupa ekonomilerini hasarlı ve ağır borçlu bir konumda bıraktı. Küresel finans sistemi kıyametten bir ulusal iflas uzaklıktaydı. Kemer sıkma bir çözüm değildi, ancak ekonomistler kapitalizmin sarsıntılı bir şekilde çözülmesinin herkes için felakete yol açacağını düşündükleri için mazur görülebilirler. Cassel bazı durumlarda borçların affedilmesi gerektiğini belirtti ki bu görüş kemer sıkma politikasına olan katı bağlılıkla pek tutarlı değil. Hawtrey, Büyük Buhran’a eşlik eden deflasyona karşı koymak için ABD Merkez Bankası’nı agresif bir şekilde müdahale etmeye çağırdı; belki bir teknokrattı ama bir kemer sıkma ideologu değildi.

John Maynard Keynes, ücret ilişkisinin sömürücü doğasına çok az analitik ilgi gösterdiği için –ve belki de iyi toplum anlayışında teknokratlara merkezi bir rol biçtiği için– Mattei’nin eleştirilerinden nasibini almıştır. Ancak o kemer sıkma savunucusu değildi. Mattei, bir dipnotta kısaca bahsetmek dışında, büyük ölçüde Keynes tarafından yazılan 1931 raporunda tam anlamıyla kemer sıkmaya karşı görüş bildiren ünlü Macmillan Komitesi hakkında hiçbir şey söylemiyor.

Günümüzdeki kemer sıkma politikalarının kökenleri üzerine daha yapılacak çok çalışma var. Ancak yapılacak çalışmalar kesinlikle Clara Mattei’nin aydınlatıcı ve provokatif kitabını başlangıç noktası olarak almak zorunda.

 

Orijinal Başlık: Austerity Is an Antidemocratic Strategy to Boost Capital
Yazar: Gary Mongiovi
Türkçeye Çeviren: Uğur Şen
Editör: Kerim Can Kara