Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

İnanç ve Aydınlanma: Hegelci Kültür Savaşları

Aydınlanma İnanca yönelttiği eleştirilerde ne kadar başarılı olursa olsun, kendi iddialarının pratik boyutunu kavramaktan acizdir. Dolayısıyla ne İnanç ne de Aydınlanma birbirlerinden bir şey öğrenebilirler.

Başlıklar

Türkiye kapitalizmi, uzun bir süredir iktisadi krizin ve buna bağlı olarak gelişen siyasi bir krizin pençesinde. Toplumun farklı kesimleri bu krize farklı şekillerde tepki veriyorlar. Bu tepkilerin en önemli özelliği ise liberal ve siyasal İslamcı retoriğin sınırları dışına bir türlü çıkamamaları. Söz konusu retoriğin son otuz yıllık dönemde sosyalist alternatifin giderek marjinalleştirilmesi ve toplumsal düzeni anlama noktasında taşıdığı vazgeçilmez önemin hatırlanmaması nedeniyle merkezi bu kadar işgal ettiğini de unutmamak gerekir.

Bugün kendilerine seküler ve laik kimliği layık gören liberaller ile bu kimliğe karşı muhafazakâr ve İslamcı değerleri ileri sürmeye çalışanlar arasında çözüme bağlanması imkânsız bir cepheleşme mevcut. Aslında Türkiye tarihinde neredeyse her dönemde etkin olan ve pek çok toplumsal problemin dile getirildiği temel kodu, herkesin bildiği gibi, bu dindar-seküler çatışması oluşturur.

Hegel felsefesinin ve özellikle onun birbiriyle çatışan dünyagörüşlerinin karşı karşıya geldiği tarihsel toplumsal koşullara dikkat çeken fenomenolojik yönteminin bize bu konuda öğreteceği çok şey var.1Burada Molly Farneth’in şu kitabını takip ediyorum: Hegel’in Toplumsal Etiği: Din, Çatışma ve Uzlaşı Ritüelleri, çev. Kadir Gülen, İz Yayınları, İstanbul, 2021, s. 83-120. Burada aklıma gelen en bariz tema, modern toplumun şafağında patlak veren Aydınlanma ile İnanç arasındaki çatışma. Tinin Fenomenolojisi gerçekten de Aydınlanma ve İnanç arasındaki başarısız “tanınma mücadelesi” ile sona erer. Hatırlanacak olursa, “tanınma uğruna mücadele” Hegel’in bu ünlü kitabında özbilincin ortaya çıkışını anlatmak için geliştirdiği bir kavramdır. Burada birbirine karşı savaşan özbilinçli bireyler en nihayetinde kimileri efendi ve kimileri köle olmak üzere iki ayrı toplumsal sınıf meydana getirir. Ancak efendi ile köle arasında başarılı bir tanınma ilişkisi ortaya çıkamaz. Bu tanınma sorunu, Fenomenoloji’nin başından sonuna kadar çözülmeye çalışılan biricik sorun olarak varlığını koruyacaktır.

Türkiye’deki liberal seküler/muhafazakâr dindar cepheleşmesi, Hegelci anlamda özgül bir tanınma mücadelesi yürütmeleri bağlamında düşünülebilir. Bu düşünsel çatışmanın Türkiye’ye özgü koşullar altında meydana geldiğini ve Hegelci bir tartışmanın bambaşka bir kültürel bağlama taşınamayacağı itirazında bulunulabilir elbette. Benim amacım da bu değil zaten. Ben burada Hegel’in bize verdiği şu dersi Türkiye özelinde yeni baştan düşünmeyi öneriyorum: Hem Aydınlanma hem de İnanç, kendi temellerini ve itikatlarını o kadar dogmatik bir şekilde ileri sürerler ki aslında birbirlerine ne kadar benzer olduklarını göremezler.

Bu benzerliğin altında ne yatıyor? Hegel’e göre, hem Aydınlanma hem de İnanç, ne kadar farklı temellerden hareketle kendilerini ileri sürüyorlarmış gibi görünürlerse görünsünler, esasında toplumsal yaşamı bir arada tutacak nesnel bir bakış açısına ulaşamazlar. Aslında Türkiye’deki liberal sekülerler de muhafazakâr İslamcılar da, toplumun bütününü ilgilendiren cari krizin nasıl çözüleceğini bilmiyorlar. Yaptıkları tek şey, deyim yerindeyse, birbirlerini suçlamaktan ibaret. Hegel’in de söylediği bu zaten: Hem Aydınlanma hem de İnanç, kendi bakış açılarından hareketle, diğerinin topluma dayattığı etik standartları meşrulaştırılmış olarak görmemektedir. Türkiye’deki liberal sekülerler sorunların kaynağında dinsel inancın sosyal ve siyasal yaşamı tepeden tırnağa kuşatmasını görüyorlar. Muhafazakâr İslamcılarsa Aydınlanma değerlerinin ve Batı kültürünün Türkiye toplumunu köklerinden kopardığını ileri sürüyor. Hegel bize bu iki bakış açısının uzlaştırılamaz olduğunu anlatıyor: Bu tür temellendirilmemiş standartlar ikisi için de bağlayıcı olamaz, kolektif etik topluluk açısından nesnel bir otorite olarak kabul edilemezler. Bir başka deyişle, her iki dünyagörüşü de, bir diğerinin sunduğu standartların yabancılaşmış ve topluluğu oluşturan bireylerin eylemlerine yol gösteremeyecek kadar mantıksız olduğunu ileri sürer.

Gerçekten, bu iki dünyagörüşü de, bugün birbirleri karşısında o kadar tahammülsüzler ki ne zaman karşı karşıya gelseler kendi kısmi perspektiflerine daha fazla sarılıp karşı tarafı yok etmek için her türlü düşünsel araca ve tarihsel anlatıya başvurabiliyorlar. Aslında bütün bunların nedeni, pratik dünyayı kavrayacak araçlara sahip olmamaları. Dolayısıyla hem Aydınlanma hem de İnanç, kolektif toplumsal eylemlerin ve bunların yarattığı krizlerin nasıl çözüleceğini bilmiyor. Bunlar, Hegel’in de dediği gibi, toplumsal eyleme otorite sağlayabilecek temelleri bulmak amacıyla nesnel dünyadan vazgeçip bireysel bilincin içsel dünyasına dalıyorlar. Yani Aydınlanma ve İnanç arasında nesnel toplumsal temellerin ve etik standardın ne olabileceğine dair bir fikir birliği yok, ki aralarındaki çatışmanın nesnel temeli de bu zaten.

Türkiye’deki liberal sekülerlere göre, muhafazakâr İslamcılar, modern dünyada yeri olmayan çağdışı bir öğretiyi toplumun genel iradesine karşı dayatmakta, Aydınlanmacı ve ilerlemeci Kemalist değerlerin altını oymaktadır. Keza bu dünyagörüşü dinsel tutuculuğun taahhütlerini nesnel bir zemine oturtmaktan uzak olduğunu düşünüyor. Dinsel itikatların bilimsel ve güncel dünyada herhangi bir haklılık payı taşıyamayacağına ve batıl inançlardan ve önyargılardan başka bir şey olamayacağına işaret ediyor.

Yani Aydınlanma aslında İnancın toplumsal eylem izahına saldırıyor. Hegel’in açıklamasına göre, İnancın toplumsal pratikleri ile bu pratikleri dayandırdığı aşkınsal Tanrı düşüncesi arasında kapatılamaz bir uçurum var. Yani İnanç bu dünyadaki pratiklerini başka bir dünyaya dayandırıyorken bu iki alan arasında hiçbir dolayım kuramıyor. Örneğin Hegel, Aydınlanmanın İnancın fedakârlık pratiklerini eleştirdiğini ileri sürer. Buna göre müminler, maddi dünya karşısındaki kayıtsızlıklarını ispat etmek amacıyla birtakım dünya mallarından ve zevklerinden el etek çekerler. Aydınlanma ise, Hegel’e göre, bu fedakârlıkları düzmece ve faydasız şeyler olarak görüp bunlarla alay eder:2G. F. W. Hegel, Phenomenology of Spirit, çev. A. V. Miller, Oxford University Press, Oxford, 1976, s. 347.

İnanan, mümin bilinç mülkiyete sahip olma ona sıkıca tutunma ve ondan yararlanma etkinliğinin varlığını kabul eder. Kendini mülkiyetten yararlanma faaliyetine ne denli incelikten yoksun biçimde koyuveriyorsa benzer şekilde bu bilincin mülkiyetin kendine ait olduğu iddiasında bulunurkenki tavrı da bir o kadar inatçı, bir o kadar dışlayıcıdır. Zira dinsel etkinliği (dünya mallarından ve zevklerinden el ayak çekme) bu edimselliğin öteki dünyaya ait veçhesine denk düşer. Ve kendinde özgürlüğü bu veçheden satın alır. Aslında bakılırsa hem doğal etkinliklerden hem de tüketim edimlerinden fedakârlıkta bulunan bu dinsel hizmet bahsi geçen karşıtlık nedeniyle hiçbir gerçeklik taşımaz; mülkiyete tutunma ve fedakârlık baş başa gider. Bu fedakârlık gerçek fedakârlığın ancak önem arz etmeyen bir düzeyde icra edildiğine işaret eden bir gösterendir yalnızca; demek ki bu gösteren gerçekte salt temsili bir fedakârlık düşüncesidir.

Aydınlanma, İnancın sözümona fedakârlıklarının sahte olduğunu ileri sürer. Çünkü müminler birtakım dünya mallarından ve zevklerinden fedakârlıkta bulunuyormuş gibi görünürken, başkaca zevkleri elinin altında tutuyordur. Fakat Aydınlanmanın elinde etik dünyanın nasıl kurulacağına dair nesnel bir açıklama yoktur. Hegel, Aydınlanmanın niyetlere çok fazla anlam yüklediğini ve yargıladığı dünyagörüşlerinin maddi dünyada ürettiği anlamlar ve etkilerle çok fazla ilgilenmediğini düşünür. Başka bir deyişle, bir dünyagörüşünün asıl önemi, etik pratiklerinden ve yarattığı değerlerden ziyade, düşünsel tasarımlarında ve soyut niyetlerinde yatar. Aslında Hegel’in bize burada verdiği ders şudur: Aydınlanma İnanca yönelttiği eleştirilerde ne kadar başarılı olursa olsun, kendi iddialarının pratik boyutunu kavramaktan acizdir. Dolayısıyla ne İnanç ne de Aydınlanma birbirlerinden bir şey öğrenebilirler.

Demek ki Hegel, tam da modernitenin şafağında, liberal sekülerler ile dindarlar arasında cereyan eden bir kültür savaşını, çözümsüz ve başarısızlığa mahkûm bir tanınma mücadelesini ortaya koyarken, aslında karşıt görüşlerin çoğu zaman benzer bir soruna farklı yanıtlar veriyormuş gibi yaptığını, ama gerçekte birbirlerini yankılayan ideolojik pozisyonlar olarak kaldıklarını göstermek ister. Hiç şüphesiz Hegel, kapitalizmin o dönemde yarattığı sosyal sorunların farkındaydı. Bugün genel olarak dünya kapitalizmi ve özel olarak Türkiye kapitalizmi Hegel’in yaşadığı zamanla kıyaslanamayacak kadar büyük bir dönüşüm geçirmiştir elbette. Ama kesin olan bir şey varsa, o da Türkiye toplumunun içerisine düştüğü iktisadi ve politik krizlere verilen başlıca tepkiler olarak liberal seküler dünyagörüşü ve muhafazakâr İslamcılığın, bu sorunları çözmekten uzak olduğudur. Çünkü bu dünyagörüşleri toplumun temelini oluşturan çatışmaları ve tarihsel süreç içerisinde değişiklik gösteren mücadeleleri anlamaktan yapıları gereği acizdir. Dolayısıyla iki de bir gündeme getirilen bu çatışma aslında Türkiye toplumunun iktisadi ve toplumsal çelişkilerinin bir semptomudur ve bu çelişkilerin çözümü olmak şöyle dursun, sorunun asli bir parçasıdır.

 

Notlar

(1) Burada Molly Farneth’in şu kitabını takip ediyorum: Hegel’in Toplumsal Etiği: Din, Çatışma ve Uzlaşı Ritüelleri, çev. Kadir Gülen, İz Yayınları, İstanbul, 2021, s. 83-120.

(2) G. F. W. Hegel, Phenomenology of Spirit, çev. A. V. Miller, Oxford University Press, Oxford, 1976, s. 347.

 

Editör: Bekir Demir