Amia Srinivasan, Oxford’daki All Souls College’de Sosyal ve Politik Teori alanında Chichele profesörüdür. İlgi alanları geniştir; ölümden ahtapotlara, soybilimden üniversiteye kadar uzanır. Yeni kitabı The Right To Sex [Seks Yapma Hakkı], cinselliğin politikası üzerine soruları araştırıyor. Arzularımız toplumsal olarak inşa ediliyorsa, bunlar politik incelemeye tabi tutulmalı mıdır? Rıza kavramı, cinselliğin cinsiyet, sınıf, ırk ve iktidarla karmaşık şekilde etkileşimini yeterince incelikli biçimde kuşatabilir mi? Bu söyleşide, Adam Ferner ile pornografi, kategoriler ve böylesine narin bir konuyu analiz etmenin zorlukları üzerine konuşuyor. Röportaj anlaşılırlık amacıyla düzenlenmiştir ve bazı okuyucuların rahatsız edici bulabileceği cinsel konulara atıflar içerir.
Kitabınız, cinsel arzuların nasıl inşa edildiğini ve nasıl bazılarının toplumsal olarak onaylanırken diğerlerinin onaylanmadığını tartışıyor. Adrienne Rich’in “zorunlu heteroseksüellik” (compulsory heterosexuality) kavramı hakkında yazıyorsunuz. Rich, bu kavramla insanların kültürel mesajlarla heteroseksüel olmaya zorlandığını belirtiyor. Birçok feminist teorinin yaygın kabulüyle paralel olarak, pornografinin insanların belirli arzulara alıştırıldığı bir alan olduğunu söylüyorsunuz. Bu söyleşi bağlamında pornografiyi geniş bir anlamda ele alacağım. “Porno”nun yalnızca arama motoruna yazınca çıkan şeylerle sınırlı olmadığını düşündüğünüzü varsayıyorum. Başlamak istediğim soru şu: Arzularımızı politik incelemeye tabi tutmalı mıyız? Kalp sadece kalbin istediğini mi ister?
Arzularımız kültür tarafından inşa ediliyor veya şekillendiriliyorsa, bu biçimlendirmenin mekanizmasının, pornografinin çok ötesine geçtiği konusunda tamamen haklısınız; feministlerin pornoya tarihsel takıntısına rağmen bu böyle. Ama bu aynı zamanda müzik videolarının ve sosyal medyanın da ötesine geçiyor. Adrienne Rich’in vurguladığı noktaydı bu: mesele kimlerin ödüllendirildiği, kimlerin cezalandırıldığı ve bunların altında yatan nedenlerdir, cinsel ekonomide hangi tür bedenlerin “yüksek statü” sayıldığıdır. Sadece birinci dereceden arzular -belli tür insanlara veya bedene duyulan çekimler- değil, aynı zamanda daha yüksek dereceden arzuların biçimlenmesi de söz konusu: yüksek statüdeki kişilere çekici görülen türden insanlar gibi görünme arzusu.
Birinci derece ve ikinci derece arzularımızın bu şekilde şekillendiğini fark ettiğimizde ne yapmalıyız? Kalp sadece kalbin istediğini mi ister? Belirli bir ölçüde, elbette evet. Ve belirli bir ölçüde arzular, ne kadar toplumsal olarak inşa edilmiş olurlarsa olsunlar, derinlemesine kökleşmiştir. Onları isteyerek değiştirebileceğimiz kesin değildir. Ayrıca bu arzuların tümünü kendimizle saplantılı bir şekilde yeniden eğitmeye çalışmanın özellikle yararlı olduğunu da düşünmüyorum. Bu tür bir “zihinsel hijyen” uygulaması son derece narsist bir çabaya dönüşebilir; politikanın odağını dağıtır ve onun yerini alır. Başkalarına yöneldiğinde bu narsisizm, otoriter ahlakçılığıyla yabancılaştıran ve dışlayan bir saflık siyasetine dönüşür.
Analitik filozoflar ikilemde kalmayı sevmezler. Elbette paradoksu severler ama asıl mesele onu benimsemek değil, ortadan kaldırmaktır.
Bununla birlikte, arzunun politika ile ilişkili olabileceği iki anlamı ayırt etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Arzunun politik eleştirisinden söz ettiğimizde, birçok liberale bu, arzularımızı politikamızla uyumlu olacak şekilde “disipline etme” talebi gibi gelir. Ama bu soruyu ele almanın başka bir yolu var; bu, arzuyu iyi siyasetin işareti altında disipline etmekle ilgili değil, arzuyu özgürleştirmekle ilgilidir. Arzu sahibi yaratıklar olarak bizler, egemen ideolojinin söylediklerinden çok daha karmaşığız. Egemen ideoloji bize sık sık “hetero ol” der ve biz öyle olmayız ya da “Bu kişiye ilgi duyma, çünkü normatif olmayan bir bedene sahip” der ama kendimizi “arzulamamamız” gereken şeyleri arzularken buluruz. Egemen ideolojiye direnç, bir imkânlar alanı açar. Kendimizi, politikanın bizden beklediği arzuların dışına çıkarırız. İşte ilgilendiğim, özgürleştirici olanak budur. Bu tasarıyı, yatak odasında “politik olarak doğru ol” diyerek dayatan otoriter bir ahlakçılıktan kurtarmak istiyorum. Elbette yapmamız gereken diğer şey de bu baskı ve tahakküm sistemleriyle doğrudan yüzleşmektir. Cinsel ırkçılık ve heteronormativite, belirli grupları psikolojik, ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan sistematik olarak marjinalleştiren daha geniş yapıların bir parçasıdır. Bu yapıların bütünüyle parçalanması gerekir.
Görüşmecilerinizden biri, Andrea Long Chu, farklı şeyler istemeye çalışmanın –ki bu sanırım yeni arzu alanları açmayı da içeriyor– nafile bir çaba olduğunu düşünüyor. Catharine MacKinnon’un dediği gibi, “Bir ara orgazmla tartışmayı deneyin.” Chu, sık sık sadece “kötü şeyler istediğimizi” düşünüyor ve ben bunu ileri taşıyıp bazı arzuların aslında kötü şeyler istemekten kaynaklanma olasılığını keşfedebilir miyiz diye merak ediyorum. “Yasak” eylemin belirli bir cinsel değeri vardır ve ister eski moda Freudyen “sapma” kavramları olsun ister çağdaş kink teorisi olsun, yasak olan veya bize zarar veren şeyleri kasten isteyebileceğimizi gösteren birçok araştırma var. Bu, devlet tarafından onaylanan arzuları bir şekilde yıkıcı olarak tanımlamaya çalıştığımızda işimizi zorlaştırır. İçimdeki analitik filozofun ortaya çıkması olarak görün bu soruyu. Biraz saçma bir analitik soru…
Bence hiç de saçma değil, ama sanırım ben de analitik bir filozofum! Kitapta tartıştığım bazı vakalarla ilgili ilginç olan şeylerden biri, -örneğin insanların açık veya örtük bir politika gereği renkli insanlarla çıkmayı veya yatmayı reddettiği cinsel ırkçılık vakaları ya da “heteroseksüel davranan” partnerler isteyen eşcinsel erkek vakaları- arzu nesnesinin kendisinin ihlalci (transgresif) olarak görülmemesi. Aslında, beyaz birinin başka bir beyazla çıkması oldukça sıradan olabilir. Dolayısıyla “sorunlu bir arzu” olarak ve yapısal açıdan BDSM’ye veya tecavüz fantezisine duyulan arzulardan farklıdır (bunlar hakkında normatif bir yargıda bulunmuyorum). Dışlayıcı arzular, tahakküm ve sosyal marjinalleşme sistemleri tarafından şekillendirildiğinde ve bunları bir anlamda tekrarladığında, arzu bence “kötü” bir şeyi isteme arzusu değildir. Arzunun kötü yanı hem tahakküm örüntüsüne katkıda bulunması hem de onu ifade etmesidir; bu, “istemememiz gereken” bir şeye duyulan arzudan farklıdır.
Gerçekten de cinsel ırkçının beyaz olmayanlarla yatmama politikası, aslında belirli bir ihlalden kaçınma kaygısından kaynaklanıyor olabilir. Benzer bir şey, yalnızca heteroseksüel gibi davranan eşcinsel erkeklerle birlikte olmak isteyen eşcinsel erkekte de görülebilir. Orada bir eşcinsellik kaygısı yok mudur? Yani ihlal edici şeyler isteyebilmenin psişik olarak önemli olduğunu düşünseniz bile, bu durum bana göre o dışlayıcı arzuların meşru olup olmadığı sorusuna doğrudan bir cevap vermez.
Cinsel ırkçılık ve heteronormativite, belirli grupları psikolojik, ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan sistematik olarak marjinalleştiren daha geniş yapıların bir parçasıdır. Bu yapıların bütünüyle parçalanması gerekir.
“Coda: The Politics of Desire” (Arzu Politikası) bölümünde Audre Lorde’dan alıntı yapıyorsunuz: “İçimizdeki ‘evet’ten, en derin arzularımızdan korkacak şekilde yetiştirildik. Ama bir kez fark edildiklerinde, geleceğimizi geliştirmeyenler güçlerini kaybeder ve değiştirilebilir hâle gelir. Arzularımızın korkusu onları şüpheli ve ayrım gözetmeksizin güçlü kılar; çünkü herhangi bir gerçeği bastırmak ona dayanılmaz bir güç verir. Kendimizde bulabileceğimiz çarpıtmaları aşamayacağımız korkusu bizi uysal, sadık ve itaatkâr, dışsal olarak tanımlanmış kılar.” (100) Bu önemli görünüyor, fakat “en derin arzularımız” kavramını biraz açabilir miyiz? Ben içime baktığımda çoğunlukla sadece bir girdap görüyorum! Gerçekten ne istediğimizi nasıl bilebiliriz?
Genel olarak, kendimizi bilme yeteneğimiz konusunda çoğu filozoftan çok daha az eminim. Epistemoloji üzerine yaptığım çalışmalar tam da bununla ilgili. Birçok filozof, kendini bilmenin bir tür zahmetsiz bilgi olduğunu, belirli bir zihinsel durumda olmak ile o durumda olduğuna inanmak arasında kurucu bir ilişki olduğunu, kendini anlamada başarısız olunamayacağını varsayar. Ben çok daha psikanalitik bir eğilime sahibim. Kendimizle ilgili bilmediğimiz birçok şey olduğunu ve bunları ancak çok çalışarak, çoğu zaman da başkalarının yardımıyla öğrenebileceğimizi düşünüyorum. Ancak ben bu konuda pek de ölçüt sayılmam. Bazen restoranda birlikte yemek yediğim kişiye “Ne yemek istiyorum?” diye sorarım.
Bu sorunları insanlarla tartışıyoruz. Konuşmalar yapıyoruz. Bu konuşmalarda olup biteni tarif etmenin farklı yolları var. Belki önceden var olan bir arzum vardı ve arkadaşım ya da analistim (bu arada analistim yok ama bir tane isterdim…) o önceden var olan arzuyu keşfetmeme yardımcı oluyor. Daniela Dover gibi filozofların düşündüğü gibi, bu konuşmalar benliğin keşfinden ziyade, benliğin yaratılmasını içerir. Konuşma yoluyla hangi tür insan olmak istediğimize, hangi arzularımızı ortaya çıkarıp eyleme dönüştüreceğimize karar veriyoruz…
Bir arkadaşımla aramızda bir şaka var: “Mutlu insanlar” sadece bastırmada çok iyi olanlardır. Onlar kendilerinin mutlu oldukları yanılgısı içindedirler. Bu düşünce psikanalitik bir niteliğe sahip olduğundan, çıkış noktasını kaybetmek çok kolaylaşıyor. Düşündüklerinizde ve istediğinizde yanılıyor olma fikri çok yıpratıcı olabilir.
Ben de bu endişeyi taşıyorum, politik anlamda değil, daha gündelik, kişisel bir anlamda. Analiz edilmek istediğimi söylediğimde şaka yapmıyordum –ama neden? Sadece çok pahalı olduğu ya da çok zaman aldığı için değil; aynı zamanda bilmek isteyip istemediğimden de emin olmadığımdan. Belli bir yaşa gelince, “Eğer bir şey işliyorsa, ne kadar hasarlı olursa olsun, kurcalama” diye düşünebiliyorsunuz. Hayatı ne kadar iyi giderse gitsin, herkes trajedi ve söylenmemiş acılarla doludur ve hepimiz bunlarla barışmak için elimizden gelen her şeyi yaparız. Bu acıların bazıları gerçekleştirilemeyen arzular olabilir ve şu anki ilişkilerin sürmesi ve gelişmesi için bunları içe dönüp keşfetmemek hayati olabilir. Audre Lorde alıntısı bana çok iyimser geliyor ve beni çok cesur hissettiriyor; bu çok iyi; ama bazen kendimizle ilgili korkularımızın olduğu ve gerçekten bir kenara koymamız gereken şeylerin olduğu doğru. Fakat bu, bastırmayı onaylamak anlamına gelmez. Bir analist, bunun bilinç düzeyine çıkarılıp sonra uygun bir yere konulması meselesi olduğunu söylerdi… Bilmiyorum. Otuz yıl sonra bana tekrar sorun!
Konumuza dönersek, bir kişinin arzularının her zaman olmak istediği kişiyle tamamen bağdaştığını söylemek istemiyorum. Sandra Lee Bartky, Femininity and Domination’da sadomazoşizme yönelen ama bunun politik bağlılıkları ve politik benlik kavrayışıyla bağdaşmaması nedeniyle sıkıntı duyan bir kadından bahseder. Bartky, bu kadının arzularının olmak istediği kişiyle uyuşmadığı için bu durumda bir “çözüm” olmadığını söyler. Bu kişi BDSM’yi denerse mutsuz olacak ama bu arzuların peşinden gitmeyi reddederse de aynı derecede mutsuz olacak. Bu kişi için bu gerilim, hayatın trajedilerinden biridir.
“Coda” bölümünde umutlu bir not düştüğüm doğru, ama bunun hayatın temel, trajik yönünü inkâr ettiğini düşünmüyorum.
Arzu sahibi yaratıklar olarak bizler, egemen ideolojinin söylediklerinden çok daha karmaşığız. Egemen ideoloji bize sık sık “hetero ol” der ve biz öyle olmayız ya da “Bu kişiye ilgi duyma, çünkü normatif olmayan bir bedene sahip” der ama kendimizi “arzulamamamız” gereken şeyleri arzularken buluruz. Egemen ideolojiye direnç, bir imkânlar alanı açar.
Kategoriler ve arama terimlerinden bahsedelim. İster tanışma uygulamalarında ister pornografik sitelerde olsun, kullanıcılar romantik/cinsel yönelimlerini kategorilere atıfta bulunarak belirtmeye teşvik edilir. “Tipin ne?”, “Uzun erkeklerden mi hoşlanırsın?”, “Ya sarışın kadınlar?”, “İyi bir mizah anlayışı ne kadar önemli?” Bir yandan tercihleri belirtme imkânı politik olarak önemlidir (eşcinsel hakları hareketine ilişkin olarak belirttiğiniz gibi). Öte yandan bu kategorilerin nasıl tahakküm kurmak için kullanıldığını görüyoruz ve siz de belirli grupları dışlayan ırkçı, şişmanfobik tanışma uygulaması profilleri hakkında yazıyorsunuz. Ayrıca “siyahlarla yatmayan beyaz kişi ile trans kadınlarla yatmayacağını politika olarak belirleyen cis (toplumsal cinsiyeti ile biyolojik cinsiyeti aynı olan kişi) lezbiyen arasındaki benzerlik” (109) gibi iyi bir noktaya da değiniyorsunuz. Burada çok şey tartışabiliriz ama nispeten resmi bir soruyla başlamak istiyorum: Kategorilerin kendileri zararlı olabilirken (tecavüz fantezisi ya da “hayır” diyen ama “evet” demek isteyen bir kadının tasviri gibi), kategorizasyon sürecinin kendisi tam olarak nasıl zararlı oluyor?
Öncelikle, bazı toplumsal tür kategorilerinin doğası gereği zararlı olduğunu düşünebilirsiniz. En belirgin örnek, doğada hiçbir temeli olmayan ve yurttaşlık hiyerarşisindeki yerimizi işaret etmek amacıyla ortaya çıkarılan ırksal kategorilerdir. Ama “uzun” ve “kısa” gibi, illaki böyle olmayan başka kategoriler de olabilir. İnsanların hâlâ “uzun” ve “kısa” terimlerini kullandığı ama bunların ayrımcı örüntülere bağlanmadığı bir dünya hayal edilebilir. (Gerçek dünyada, kısa insanlar genel olarak ayrımcılığa uğrar.)
Ancak, kategorilerin kendileri iyi olsa bile, bu kategorilerin tanışma uygulamalarında kullanılması yine de sorunlu olabilir. Bunun nedeni yine kendini bilme ile ilgilidir. Birine ne tür bir kişiye çekildiğini sorarsanız size bir özellikler listesi verir. Ama bahse girerim ki, her bir kişi ve ilan ettiği gerekli kriterler seti için, en azından bazı kriterleri karşılamayan ama yine de ona çekici gelebilecek, hatta sevebileceği bir kişiyi size gösterebilirim. Bunun nedeni, ne istediğimizi bilmemize rağmen, diğer insanların bizi şaşırtmasıdır. Başkalarının bizi afallatan ve önyargılarımıza karşı koyan kapasitesi etik olarak temel bir olgudur. Bu sadece romantik ilişkilerde değil; öğretmen öğrenci ilişkilerinde, arkadaşlıklarda, tüm insani ilişkilerde temel bir şeydir. Tanışma uygulamalarının sorunlu tarafı, kullanıcılar baskıcı yapılar tarafından şekillendirilmeyen ve ifade edilmeyen kategorilere dayanarak seçim yapıyor olsalar bile, uygulamanın onları hâlâ “engel durumlar” ve “gerekli koşullar” açısından düşünmeye teşvik etmesidir. Başkasının insani deneyiminde kriterci düşünme tarzıyla asla yakalanamayacak bir şey vardır; o şaşkınlık ve afallama anı gibi.
Biz taksonomik yaratıklarız. Dünyayı sınıflandırıyoruz. Bu kaçınılmaz. İnsanları da sınıflandırıyoruz ve bunun da kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Ama bu, çoğunlukla evrenselin salt bir örneğiyle, bir rolle etkileşimde olduğumuz anlamına gelir. Şu anda kendimi “Röportajcı” ile etkileşimdeymiş gibi düşünebilirim. Ama insanlarla etkileşimde bulunduğunuz zamanlar vardır ve karşınızdaki kişi sizi durdurur ve aniden fark edersiniz: “Bu kişi benim gibi sonsuz olanaklarla dolu bir dünya! Ne kadar da şaşırtıcı!” Bu tanıma anları etik bir ilişki kurma biçimi için merkezi önemdedir.
Bu, David Wiggins’in bahsettiği aposiopesis (sözü yarıda kesme) ile çok güzel örtüşüyor –bir kişinin tasvirindeki kesinti işaretleri, her zaman doldurmamız gereken boşluklardır.
Aynen öyle. Her kişinin uyguladığımız kategoriyi aşma biçimindeki bu açıklık, kritik bir öneme sahiptir. Birinci tekil şahıs durumunda, çoğumuz başkalarının bizi düşünürken kullandıkları kategoriler tarafından hapsolmuş hissetme deneyimini yaşadık, bu kategoriler “doğru” olsa bile. Yanlış cinsiyet ataması yapılan bir trans veya daha cinsel yönelimini açıklamamış eşcinsel bir çocuk, kendilerine uygulanan kategorileri reddeder. Ama ayrıca reddetmediğimiz ancak yine de bizi tam olarak kuşatamayan kategorilerle karşılaştığımız vakalar da var. Sadece kategorilerin üyeleriymiş gibi muamele gördüğümüzde kendimizi sınırlanmış hissederiz.
Hayatı ne kadar iyi giderse gitsin, herkes trajedi ve söylenmemiş acılarla doludur ve hepimiz bunlarla barışmak için elimizden gelen her şeyi yaparız. Bu acıların bazıları gerçekleştirilemeyen arzular olabilir ve şu anki ilişkilerin sürmesi ve gelişmesi için bunları içe dönüp keşfetmemek hayati olabilir.
Kitap, kurumlar tarafından gerçekleştirilen şiddete ilişkin olarak, bu konulara kesişimsel bir yaklaşımın önemini ortaya koyuyor. Bu, özellikle hapishane sistemi ve (ilişkili olarak) “kapatma yanlısı feminizm” eleştirinizde ortaya çıkıyor. Hukuki tepkiler yetersiz kalabiliyor; ya kaçınılmaz biçimde etkisiz oldukları için (çevrimiçi pornografi izlenmesinin sınırlandırılması gibi (62)), ya gerici siyasi amaçlara hizmet etmek amacıyla kolayca suistimal edilebildikleri için (müstehcenlik yasalarının eşcinsel pornografiyi hedeflemek için kullanılması ama heteroseksüel pornografiyi hedef almaması gibi (55)), ya kapat yanlısı yaklaşım, kapitalizm ve beyaz üstünlüğüyle iç içe geçtiği için (170-1) ya da yasayı uygulayanların kendileri ağır biçimde suçun içinde olduğu için (Daniel Holtzclaw örneğinde gördüğümüz gibi (103) ve daha yakın zamanda Wayne Cousens vakasında olduğu gibi). Buradaki sorum nedir? Kurumların ilerici reformlardaki rolünü merak ediyorum. Dayanışmanın öneminden söz ettiğiniz halde Rae Langton’un eserinde önerilen türde bir koalisyon kurmaya yönelmiş görünmüyorsunuz. Sermaye tarafından desteklenen kurumların radikal ilerici projeleri kolayca özümseyip altüst edebileceği konusunda ihtiyatlısınız. Yanılıyor olabilirim, ama birçok radikal feminist projenin tarihi göz önüne alındığında bazı radikal yaklaşımlardan da şüphe duyduğunuz izlenimi alıyorum… Peki nasıl ilerlemeliyiz?
Kısa cevap, gerçekten bilmiyorum. Hukuka hiç güvenim yok demiyorum, ama hukuku genellikle beklenmedik sonuçları olan bir araç olarak düşünmeliyiz. Hukuku terk edip devlete karşı anarşist bir yaklaşımı benimsemek istediğimden değil; daha ziyade, bahsettiğiniz tüm bu nedenlerden dolayı devlet gücü konusunda acımasızca gerçekçi olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bazen devletin zor aygıtı muazzam bir şekilde geri teper ve çoğu zaman en kötü durumdaki insanlara isabet eder. Aile içi şiddeti engellemeye yönelik cezai yasalar yoksul kadınlara ve beyaz olmayan kadınlara karşı daha fazla şiddete yol açabilir. Ve elbette, cezai devletin daha da güçlenmesi, sistematik olarak en kötü durumdaki kadınları ve erkekleri cezalandıran bir sistemi daha da güçlendirir; aynı zamanda gerçek toplumsal krizi, yani ekonomik eşitsizlik krizini, kapital krizini gizler.
Kapatma yanlısı yaklaşımı benimseyen radikal feminist strateji zaman içinde değişti. Erken yıllarında –burada ABD ve Birleşik Krallık’ta 1960’ların sonlarında başlayan Kadınların Özgürleşmesi (Women’s Liberation) hareketine bağlı bir feminizmi kastediyorum– cinsel şiddet sorularına devlet gücüyle çok da bağlantılı olmayan tepkiler gördük. Her şey toplumsal örgütlenmeler, kadınların ekonomik özgürleşmesi, bakımın toplumsallaştırılması vb. üzerine kuruluydu. 1970’ler ve 80’lerde ABD’de radikal feministler devletin cezalandırıcı gücünü benimsemeye başladılar. Bu, kadınlara yönelik şiddeti hedef almayı amaçlayan yasalarla sonuçlandı, ama bu devasa bir suç paketiyle birleşti ve kitlesel hapsin artmasını teşvik etti; bu da orantısız şekilde yoksul ve beyaz olmayan erkekleri ve ailelerini etkiledi. Bu yaklaşıma karşıyım, en azından bunun genellikle sağcı görüşle yapılan bazı tür koalisyon arayışlarıyla el ele gitmesi nedeniyle. Bu tür bir koalisyon sadece belirli tür kadınlara hizmet eder –zengin ve ağırlıklı olarak beyaz kadınlara. En kötü durumdaki kadınlara asla hizmet etmez ve sınıf uçurumlarını kapatmak yerine sınıf ayrılıklarını derinleştiren feminizme hiç ilgi duymuyorum.
“Eski suç ve ceza biçimi” (30) dediğiniz şeyi, özellikle “iptal kültürü” ile ilişkisi bakımından merak ediyorum. Özellikle trans-dışlayıcı radikal feministleri ve trans kimliği etrafında sol içinde son yıllarda giderek kutuplaştırıcı hale geldiğini düşünüyorum. Bazı cis kadınlar, ırk karşıtı aktivizm ve sendika yanlısı çalışmalar yaparken trans kadınları insanlıktan çıkaran şeyler söylemeleri nedeniyle “iptal” edildiler. Kitapta sosyal medyayı başkalarını hesap vermeye zorlamanın bir yöntemi olarak yazıyorsunuz. İptal kültürünü bu “eski suç ve ceza biçimi”nin yeniden yazımı olarak görüyor musunuz?
Eski suç ve ceza biçiminden söz ederken ceza karşıtıyım demiyorum. Sosyal normlara ilişkin bir görüş, eğer etkili olacaklarsa, normları ihlal edenlere bir tür ceza olması gerektiğini savunur (filozof Josh May bu noktada bana yakın zamanda baskı yaptı). Ama hâlâ farklı ceza biçimleri arasında bir seçim yapabiliriz. İşinizi kaybetmek ya da hapse atılmak ile eylemlerinizin etkileriyle yüzleştiğiniz bir dizi toplantıya katılmak arasında büyük fark olduğunu düşünebilirsiniz.
Benim görüşüme göre, feminizm ceza kavramından tamamen vazgeçmek zorunda değil, en azından geniş anlamıyla. Ama feministler ellerindeki, bazen önemli olan gücü ne yaptıkları konusunda daha bilinçli düşünmeliler. Belirli bir tür feminist, sosyal olarak utandırılmanın bir ceza biçimi olduğu gerçeğini inkâr eder. Ne yapmaya çalıştığımızı daha dikkatli düşünmeliyiz. Bu iş için doğru araçlar neler? Hangi bedelleri ödemeye razıyız?
Sosyolojik açıdan ilginç bulduğum şey, trans-dışlayıcı olan ve susturulduklarını ya da iptal edildiklerini iddia eden bazı kadınların, 70’ler ve 80’lerde porno savaşları esnasında diğer feministleri platformlardan dışlamaya öncülük edenler olmaları. Burada bariz bir ikiyüzlülük var. Ancak bu, solcuların muhalefet ve fikir ayrılığıyla nasıl ilişki kurmaları gerektiği hakkında ilginç bir soruyu gündeme getiriyor. Tam olarak netleşmiş bir görüşüm yok, ama iki kutbun da kötü olduğunu biliyoruz: Millci fikir pazarında hepimizin üzerinde durması gereken liberal tablonun hem gülünç hem de verimsiz olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda entelektüel muhalefet için insanları Rus çalışma kamplarına göndermek de istemeyiz.
İptal kültürü denilen şeyin eleştirisi yapmak da zor, çünkü tepeden bakan, tepkisel liberallere malzeme vermek istemezsiniz. Ama bence bu konu üzerine daha fazla düşünmek gerekiyor. Hakiki sol, gerçek karşısında bir tür cüret içeren soldur. Gerçeğin kendi tarafında olduğuna ve yanlışı mağlup edeceğine inanmalıdır. Sol için sadece liberallerin rakipleriyle tartışmaya istekli olduğunu söylemek kötü olur.
Sosyal medyayı Foucaultçu bir gösteri alanı (kamusal utandırma eylemlerinin önemli bir hukuki, cezalandırıcı işlevi olduğu yerler) olarak görmelerini istiyorsunuz gibi anlıyorum ve insanların, “iptal etme”nin eleştirdikleri şeylerin yalnızca bir tekrarı olup olmadığını sorgulamalarını istiyorsunuz…
Foucaultcu gösteri kavramının tamamen doğru olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyayı kendinizin sadece önemsiz bir parçası diye de düşünebilirsiniz ama hangi yapıların içinde olduğunuza dair sorular sormamız politik açıdan çok önemli. Sorumluluklarınızı sadece omuz silkerek geçiştiremezsiniz.
Kurumsal eleştiri başlığı ile devam edelim. İlk tanışmamızda, Royal Institute of Philosophy’de sizinle Catherine Dale arasında bir röportaj organize etmiştim. Şimdi All Souls College’da Sosyal ve Politik Teori Chichele profesörüsünüz. Bir dereceye kadar, bu kurumlar akademik siyasi yelpazenin muhafazakâr ucunda yer alıyor. Feminizm eleştirisi söz konusu olduğunda, çalışmalarınızın –hatta kendinizin– daha muhafazakâr güçler tarafından kolayca benimsenebileceğini bilerek, kendinizi kurumsal iktidar ilişkisi içinde nasıl görüyorsunuz?
Solcu olduğunu düşünen ve kendini muhafazakâr kurumlar içinde bulan herkes için çok ciddi bir konuya değindiniz. Bu, neredeyse tüm güçlü kurumlar için geçerlidir. Ancak bu, kimlik kategorilerini işaretleyen herkes için bugün özellikle baskılayıcı bir sorudur. Genç ve beyaz olmayan bir kadın olduğunuzda kurum koruma projeleri için çok çekici hale gelirsiniz. Kurumlara hiç katılmamaya karar verebilirsiniz –ama akademisyenseniz ve bağımsız servete sahip değilseniz bu çok zordur. Kamu üniversitesine inanan biriyseniz, ki ben inanırım, o zaman da zor olur. Ruhen ya da politik olarak kamu üniversitesinin misyonundan vazgeçmeye hazır değilim. Bu nedenle genel olarak “sistemi içeriden düzeltme” stratejisinin hayranı olmasan da özel meşguliyetlerim ve entelektüel eğilimlerim beni buraya, sevdiğim Oxford’a getirdi.
Güçlü bir kurumun parçası olacaksanız, hangi projelere bilerek ya da bilmeyerek katıldığınız konusunda tetikte olmalısınız. Bazen çok geç fark edersiniz. Beyaz olmayan biri olarak bir kurumu “kahverengileştirmediğinizden” nasıl emin olursunuz? Bunun adına bir savunma sunmaktan nasıl kaçınırsınız? Kuruma karşı amansızca eleştirel olmalı ve kimliklerinizin bu şekilde harekete geçirilmesine yatırım yapanları (varsa şayet tabii) hoşnutsuz bırakmaya istekli olmalısınız.
Bunu müzakere etmek için önsel (a priori) bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Bence bu süreç içerisinde yapılmalı; insanları dinleyerek ve eleştiriye açık olarak. İdeal durumda, insanlar “Bunun nasıl bir parçası olabilirsin?” diye sorar ve savunmaya geçmek yerine soruyu gerçekten düşünürsünüz.
Kurum içinde kimlikleri belirli bir şekilde harekete geçirmeye yatırım yapan insanlarla karşı karşıya kalmaktan söz ettiniz; ama Sara Ahmed içgörüleri harekete geçirenin bireyler değil sistem olduğunu öne sürüyor. Buna karşı nasıl önlem alırsınız?
All Souls ve Oxford açısından çok şanslıyım çünkü her ikisi de demokratik olarak yapılandırılmış durumda; bu Birleşik Krallık yüksek öğreniminde giderek kaybolan bir gerçeklik. Oxford ve Cambridge birçok açıdan elitist olsa da anayasaları gereği hâlâ akademisyenler tarafından yönetiliyor; bu kişiler doğaları gereği üniversiteyi yok etmeyi ve onu piyasa mekanizmasına çevirmeyi amaçlayan neoliberal bir projenin parçası değiller. Dolayısıyla Oxford ve Cambridge içinde olanaklar var. Özellikle All Souls, ilk geldiğim zamandan beri çok değişti; bazı açılardan tanınmaz hale geldi ve bunun tamamı onu yönetenlerden kaynaklanıyor. Bu demokratik yapıya sahip ve bu tür bir değişime izin veren kurumlarda bulunmak benim için önemli.
Ülkede başka harika üniversiteler olmadığını söylemiyorum –kesinlikle var– ama inkâr edilemez şekilde bu üniversiteleri bitirmeye yönelik sistematik bir siyasi kampanya yürütülüyor. Bu proje, muhafazakâr siyasetçiler tarafından yönlendiriliyor ve yüksek ücretler alan yöneticiler tarafından kolaylaştırılıyor. Onları güdüleyen şey ise temel olarak ekonomik gerekçeler değil, ideolojik. Bence bu, toplum olarak geleceğin vatandaşlarına yatırım yapmak ve özgür araştırma yapmak için para harcama fikrine duyulan bir nefretten kaynaklanıyor. Oxford ve Cambridge’de sorunlu birçok şey var –en önemlisi de kimlerin burada eğitim gördüğü, ancak bu yavaş yavaş değişiyor. Çözüm Oxford ve Cambridge’i yakıp yıkmak değil; hep birlikte dayanışma içinde durup Oxford ve Cambridge için doğru olanın yeniden diğer Britanya üniversiteleri için de doğru olmasını sağlamaktır.
Hakiki sol, gerçek karşısında bir tür cüret içeren soldur. Gerçeğin kendi tarafında olduğuna ve yanlışı mağlup edeceğine inanmalıdır.
Son olarak analitik felsefe hakkında bir soru sormak istiyorum: Analitik felsefe eğitiminizin arzuyla teorik olarak ilgilenmenize yardımcı olduğunu mu yoksa bunu engellediğini mi düşünüyorsunuz? Analitik felsefe size doğru teşhis araçlarını sağlıyor mu? Bunu sormamın bir nedeni, disiplindeki cinsel tacizle ilgili iyi belgelenmiş ve rahatsız edici sorunlardır. Analitik filozofların arzuyu kavramsallaştırma biçimi ile bu disiplin içindeki cinsel taciz sorunları arasında bir bağlantı olduğunu düşünür müsünüz?
Neden daha geniş anlamda feminizm yerine özellikle “arzu”ya odaklandığınızı sorabilir miyim?
Sanırım arzuya odaklanmamın sebebi, analitik felsefenin kendisini rasyonel, bilimsel bir girişim ve (Russell’ın militarist terimleriyle) “böl ve yönet” bulmacaları yaratan bir düşünme biçimi olarak yorumlamasıdır. Buradaki düşünce, analitik felsefenin böylesine şeffaf bir konuyu anlamak için bazı açılardan yetersiz olmasıdır. Ve elbette, bu felsefe biçiminin uygulayıcıları arasında bazı toplumsal sorunlar yaratabileceğini söylemek biraz abartılı olur, ancak bunun imkânsız olduğunu düşünmüyorum.
Burada en az iki soru olduğunu düşünüyorum. Birincisi benim özelimde olan bir şey. Eğitimimin analitik felsefede bu soruları düşünme yeteneğimi etkileyip etkilemediğini sordunuz. İkincisi ise, bir disiplin olarak felsefenin yapısal bir sorusu ve arzu meseleleri karşısında kendisini nasıl konumlandırdığına dairdir.
Birinci soruya cevaben, bir filozof olarak eğitimim benim her şeyi anlamlandırma biçimimin merkezinde yer aldığı için, hangi kısmın felsefe olduğu ve hangi kısmın önceden olduğum şey olduğu arasında ayrım yapmak zor. Ama genel olarak eğitimim için minnettarım. Analitik felsefede, tüm sınırları ve günahlarına rağmen, derinden değer verdiğim açıklık, özen, yavaşlık, hakikat arayışı ve belirli bir tür korkusuzluk alışkanlıkları var. O olmasaydı nerede olurdum bilmiyorum. Felsefeye lisansüstü öğrencisi olarak geldiğimde, söylemek istediğim birçok şeyi kelimelere dökebilmenin verdiği rahatlığı hatırlıyorum. Bunun kavramsal olarak mümkün olup olmadığı ayrı bir mesele, ama öyle hissettirmişti. Felsefede gerçekten özgürleştirici bir şey var ve hâlâ o küçük özgürleşme anlarını yaşıyorum.
Felsefeyi bir disiplin olarak ele alan sorunuza gelince, analitik felsefenin bazı yönleri arzuyla ilgilenirken diğer disiplinler kadar iyi başa çıkamayabileceğini gösteriyor. Analitik filozoflar ikilemde kalmayı sevmezler. Elbette paradoksu severler ama asıl mesele onu benimsemek değil, ortadan kaldırmaktır. Tartıştığımız problemlerde, özellikle politik problemlerde, nasıl ilerleyeceğimize dair açık ve kesin bir normatif cevap vermeye çalışmanın çoğu zaman beyhude olduğunu düşünebilirsiniz. Politik filozofların bazen hayatı soyutlayarak temiz ve basit cevaplar elde ettiklerini düşünebilirsiniz. Bunu filozofların arzudan bahsederken yaptığını görebilirsiniz, ama elbette pek çok önemli istisna da vardır (Sandra Lee Bartky gibi).
Analitik felsefenin arzudan bahsetme kapasitesini sınırlayan bir başka yönü daha vardır: daha önce bahsettiğimiz benliğin şeffaflığı varsayımı ve “en iyi” benliğin rasyonel benlik, yani mükemmel tutarlı bir benlik, tüm arzu ve inançlarını mükemmel bir uyum içinde bir araya getirmiş bir benlik olduğu varsayımı. Bilinçdışını ciddiye aldığınız anda, benliğin bu görüntüleri artık savunulamaz hale gelir –ne kendini bilen benlik ne de tutarlı, mükemmel tutarlı benlik.
Bahsettiğimiz şeylerden biri de “iyi” benliğin bastırılmış benlik olabileceği, dünyada yol almak için kendine yalan söyleyen bir benlik olabileceği fikriydi. Analitik felsefenin bunun gibi bir benlik tasvirini pek de kolay benimseyeceğini düşünmüyorum.
Analitik filozofların arzuyu zararsız bir şekilde tartıştıklarını hayal etmek zor –ama bu, kitabınızın başardıklarından biri. Bu sınırlamaları aşıyor ve söylenmeye değer şeyleri söyleyebiliyorsunuz!



