Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Tuhaf Bir Ayrımın Öyküsü: Analitik Felsefe ve Kıta Felsefesi

Felsefi pratiğin temelinde, Viyana Çevresi ve Büyük Britanya'da ortaya çıkan kavram analizi, öncelikle bilimsel temellere dayanan ve geleneksel felsefeye karşı çıkan bir hareketti. Bu çatışma, 20. yüzyılın başlarındaki siyasi karışıklıkların da etkisiyle Büyük Britanya'da daha da belirginleşirken analitik ve Kıta felsefesi arasındaki temel farklılıklarla şekillendi. Analitik yaklaşım, bilimsel temizlik ve mantıksal netlik üzerinde odaklanırken, Kıta felsefesi daha sistemik ve edebi bir tarzı benimsedi.
Çeviren:
Özlem Kırtay
Kaynak:
The Philosopher

Caz ölmedi, sadece artık garip geliyor.
Frank Zappa

Kavram analizinin felsefi pratiğe özgü veya en azından öncelikli bir temel olarak yöntemsel olarak öne sürülmesi, 19. yüzyılın sonlarında Viyana Çevresi kuramcıları tarafından Avusturya (veya daha geniş anlamda Almanca konuşulan topraklar) dolayımında tepkisel ve taşlaşmış olarak görülen geleneklere (özellikle de Yeni Kantçı ve Hegelci geleneklere) karşı ilerici bir entelektüel hareket olarak başlatılmış olsa da (bu bağlamda önemli figürler olarak Rudolf Carnap, Moritz Schlick, Otto Neurath sayılabilir), en nihayetinde Büyük Britanya’da 20. yüzyılın başlarındaki siyasi karışıklıklardan etkilenerek ortaya çıkmıştır  (bu bağlamda Bertrand Russell, G. E. Moore, A.J. Ayer vd. sayılabilir). Tam da analitik ve Kıta felsefesi ayrımının kendisi (bundan sonra ayrım olarak anılacaktır) bu gelişmenin bir sonucudur. Buradaki temel fikir, 20. yüzyılın yeni mantıksal ve matematiksel araçlarının sözde problemlerin devrimci bir şekilde ortadan kaldırılmasına olanak sağlayabileceğiydi. Ancak felsefi yöntemin bu kendini kanıtlama çabası belirgin bir tinsel değişim içeriyordu. Locke’un 17. yüzyılda altını çizdiği, bilimlerin “temizlikçisi” rolünü üstlenen belirgin bir Anglofon felsefe tarzını yeniden canlandırdı.1Locke İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme kitabının Önsöz’ünde bu kavramı şöyle açıklar: “Bilim dünyası zamanımızda bilimde ilerlemek için, güçlü çizgileri ile gelecek kuşakları hayran bırakacak kalıcı yapıtlar, anıtlar yaratan mimarlara gereksinim duymaktadır: Fakat herkes de bir Böyle ya da bir Sydenham olmayı düşlemesin; büyük Huygens, eşsiz Bay Newton ve daha birçok ustalar yetiştiren bir çağda yerleri bir parça temizleyip bilgiye giden yolda biriken çöplerin bir kısmını toplamakla yükümlü bir temizlik işçisi olma tutkusu yeterlidir” (vurgu bana ait). “Underlabour” olan orijinal sözcük “kol işçisi” veya “yol açıcılık” olarak da çevrilebilir ancak kitabın Türkçe çevirisine sadık kaldık. Locke’un devamla söylediklerini de konumuz açısından ufuk açıcı olabileceği düşüncesiyle paylaşmak isterim: “Zeki ve üretken insanlar bilimlere sokulan ve işlenen kaba, yapmacık ya da anlaşılmaz terimlerle boşuna meşgul edilmiş olmasaydı, şeylerin doğru bilgisinden başka bir şey olmayan felsefenin seviyeli arkadaşlıklar ve saygılı tartışmalar çerçevesinde yürüyebilecek yapıda olmadığının düşünüldüğü bir noktaya varılmazdı ki böylece dünyada bilgi düzeyi çok daha ilerlemiş olurdu.” Bkz. John Locke, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, çev. Meral Delikara Topçu, Öteki, 2000. (Editörün notu) Böylece felsefe, –elde edilen fayda lehine– bilimlere zemin sağlayarak ve  yeni araçlarla sorunları çözerek (sosyal bilimler de dahil olmak üzere) bilimlere özerklik verir.

[Felsefenin bu kavranışı], sistemlerin inşasını ihtişamlı “yazar” bayrağı altında vurgulayan “Kıtasal” tarza karşı durmaktaydı. Bu nedenle, bilimlerin kısmi ve lokal kaygılarını ikincilleştiren, tüm bilgi için teorik bir mimari (bir “bilim” sistemi) olarak felsefenin özerkliği, analitik kamptaki felsefi pratiğin kendilik kavrayışıydı. [Analitik bakışta] felsefe disiplinleri birbirine bağlar, bütüncül fikirleri tanımlar, eleştirir ve insani sorgulama ve eylem biçimleri üzerinden insanlığın ve dünyanın durumuna dair tutarlı bir çerçeve oluşturur. “Bilim” ve (Almanca karşılığı) “Wissenschaft” kelimeleri arasındaki fark bu ayrımı ortaya koyabilir. İngilizcedeki “bilim” katı üretim kriterlerine karşılık gelen dar bir bilgi biçimine işaret ederken, Almancadaki “Wissenschaft” disiplinlerin kapsamlı [generic] içeriğine gönderme yapar.

Bazı 17. ve 18. yüzyıl düşünürleri kavram analizinin iş görücü ve sorun çözücü ethosunun yerleşikliği adına bir yol açmış olsalar bile (Locke ve Hume gibi), ortaya çıktığı dönemde ana akım Anglofon felsefesi hala açık şekilde geriye dönük olarak “Kıtasal” olarak görülecek bir yapıdaydı (Spinoza, Leibniz, Kant, Hegel, Kierkegaard, Nietzsche, Husserl vb.). Dolayısıyla ayrışma, ulusal geleneklerin çatışmasından öte, İngiliz felsefe disiplininin yeniden yapılandırılmasına içkin bir şeydir. “Makarna ve köfte” ya da “chop suey” yemeklerinin İtalya ve Çin’de değil de sadece Amerikan yaratımları olarak var olması gibi, “Kıta felsefesi”nin de sadece İngiliz dünyasında ortaya çıktığını (ve buradan Avrupa’ya yayıldığını) ifade edebiliriz. Çağdaş “Kıtasal” alan, Frankfurt Okulu ve yapısalcı düşünürlerin Amerika’daki sürgünlerinin sonucunda olgunlaştı. Buna Hannah Arendt, Michel Foucault ve Jacques Derrida’nın Amerikan üniversitelerindeki uzun süreli kalışlarını da ekleyebiliriz. Bu anlamda, “Kıta” felsefesi hatta daha da ötesinde “Fransız teorisi” fenomeni tamamen bir İngiliz felsefesidir.

“Kıta” felsefesi hatta daha da ötesinde “Fransız teorisi” fenomeni tamamen bir İngiliz felsefesidir.

Analitik felsefenin 20. yüzyılın başlarındaki projesinin oluşturduğu içsel tutarlılık uzun ömürlü olmamıştır. Ludwig Wittgenstein ve W.V.O. Quine’ın çalışmalarında, analitik çalışmanın temel varsayımlarının temelden reddedilişini bulmak mümkündür. Wittgenstein’da felsefi dilin mantık aracılığıyla tashih edilmesi düşüncesinin alanını daraltan, anlamın mantık yoluyla inşasının reddini görüyoruz. Bu durum günümüzde Wittgenstein araştırmacılarının odak noktası olan kurallar, inanç ve dil üzerine olağanüstü bir düşünmeye yol açtı. Quine’da ise analitik ve sentetik ayrımının reddini buluyoruz. Her iki düşünürü de ciddiye almamız halinde, Carnap ve Russell tarafından savunulan felsefi reform tasarısının kavramsal altyapısının devamlılığında ciddi sorunlar ortaya çıkaracaktır. Pozitif misyondan ödün verildiğinde dahi, analitik felsefe kavramında geriye yine de bir ethos (“sözde” problemlerin asgariye indirilmesi, bilimin temizlikçiliği vb.) ve bir üslup kalır (net ayrımlar, kesin ve tutarlı terminoloji, ironi ve çok anlamlılıktan uzaklık vb.).

Ayrışmayı Anlamak

Bu iki ekol arasındaki ayrımın geleceği hakkında düşünmek için öne sürülmesi gerektiğini düşündüğüm şey, akademik felsefenin akademide yapıldığı şeklindeki basmakalıp gerçektir. Kaynak sağlama, yayın ve pedagoji, sonraki neslin öğretmen ve yazarlarının yetiştirilmesinde, eserlerin yayınlanmasında, yöntem ve kuralların aktarılmasında, yani felsefe pratiğinin kendisinde fikirlerin yönelim ve kısıtlamalarından çok daha güçlü bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, uçurumun iki tarafındaki kavramsal, metodolojik, hatta estetik farklılıklar, iki ekol arasındaki uçurumun geldiği noktayı anlama konusunda faydalı bir şekilde analiz edilebilse de, yalnızca pratiğin dönüşümüne ilişkin belli bir anlayış ayrışmanın devamını aydınlatmaya yardımcı olabilir.

Ayrışmanın tuhaflaşması ise kısmen analitik tinin içsel ethosundan kaynaklanır. Analitik felsefenin Carnapçı ve Russelcı yordamı, “sözde” olarak görülen sorunları ortadan kaldırmak ve dikkati “gerçek” sorunlara çekmek için en yeni matematiksel ve bilimsel yaklaşımlarla ilişki kurmak üzerine kuruludur. Bu sorun çözme (ya da az temizlik işçiliği) ethosu analitik gelenekte merkezi bir yer tutmaya devam etmektedir. Ancak buradaki ironi bu yenilikçi ruhun sözümona mütevazılığına rağmen, erken analitik felsefenin büyük figürleri (Carnap, Russell, Moore, Karl Popper, vb.) tarafından belirlenen temel araştırma programlarının çizgisinde gelişim göstermiş olmasıdır. Ancak son yıllarda, (örneğin Quine, David Lewis, Peter Geach, Michael Dummett gibi) büyük isimler büyük oranda azalmış ve analitik alana artık daha açık uçlu bir problemler dizisi yön vermektedir. Düşünce alışkanlıklarını oluşturan önemli geleneklerden bir kopuş emaresi göremeyiz, bununla birlikte analitik düşünürlerin genel bakış açısı bu büyük isimlerin araştırma programlarına sıkı sıkıya bağlanmaktan uzak durma eğilimindedir. Bu bağlamda analitik düşünürler giderek daha geniş bir yelpazedeki kaynaklardan yararlanmaktadır. Bu, analitik geleneğin çağdaş düşünürlerinin Gilles Deleuze ve Jacques Lacan’ı sistematik olarak inceledikleri anlamına gelmemektedir; daha doğrusu, analitik geleneğin problem odaklı anlayışı, iki ekol arasındaki ayrışmayı aşan bir iletişim imkânına olanak tanımaktadır.

Yüzyıl ortası döneminin kuramcıları bilime soyut ve değişken bir şekilde başvururken, filozoflar bilimsel çalışmaların ayrıntılarıyla giderek daha yakından ilgilenmektedir.

Üstelik, son yıllarda İngiliz düşünce dünyasında felsefi araştırmaların ileri hattı olarak dil felsefesinin yerini alan bilim felsefesinin yükselen önemi, analitik ataların ortaya koyduğu ruhla insicamlı olduğu sürece şaşırtıcı da değildir. Ancak bu durum, alan içinde daha derin bir disiplinler arası ilişkiyi de doğurur. Yüzyıl ortası kuramcıları bilime soyut ve değişken bir şekilde başvurmuş olsalar da filozoflar bilimsel çalışmaların ayrıntılarıyla giderek daha fazla ilgilenir. Bu durum en çok fizik ve biyoloji felsefesinde kendini gösterirken, bilişsel bilim gibi alanlarda felsefe ve deneysel yöntemler orta yolda buluşur. Dahası sosyal bilimler felsefesi artık pedagoji, araştırma kaynakları ve kamu prestijinde daha baskın bir rol oynarken, mantıksal yöntemler, geleneksel epistemoloji ve deneysel psikoloji, ekonomi felsefesi ve formel epistemolojinin dayanak noktaları haline gelir. Bu tür çok yönlü yaklaşımlar son yıllarda Anglofon analitik felsefesini yeniden şekillendirmiştir.

Bununla birlikte, özellikle felsefe tarihinde, İngiliz akademisyenlerin geleneksel analitik yöntemlerden bir iskelet oluşturmak yerine, Avrupalı (özellikle Alman, Romen, Fransız, İtalyan, İspanyol) akademisyenlerin bu alanlardaki çalışmalarıyla daha fazla ilişki kurduklarını söyleyebiliriz. Somut bir örnek vermek gerekirse, Bernard Williams’ın Descartes’a ilişkin yaratıcı ama bağlamdan bağımsız analizinin tersine, analitik filozofların yorumsal açıdan daha titiz Martial Gueroult veya Jean-Luc Marion’a atıfta bulunmaları artık yaygındır. Bu alt disiplinler yoluyla, Kıtasal kaynaklar analitik zeminde kendilerine yer bulmaktadır. Dolayısıyla, bu çoğulculuğun analitik filozofları Avrupa’dan önemli isimlere açarak bazılarını onların teorik etkilerini keşfetmeye yönlendirmesi bir yana, aynı zamanda “Kıta felsefesi”ni oluşturan şeyin iç yapısını da değiştirmektedir.

Felsefe tarihinin önem kazanmasının bir başka yönü de tarihsel araştırma yönteminin geliştirilmesidir. Felsefe tarihinin bazı yönlerinin geleneksel isimler (Platon, Aristoteles, Descartes, Kant vb.) üzerinden incelenmesi Anglofon bölümlerde her zaman belli bir saygınlığa sahip olmuş olsa da bu çalışmalar çoğunlukla tarihsel bağlamından koparılarak analitik filozofların dilsel ve mantıksal araçları üzerinden ele alınmıştır. Bu alandaki filozofların tarihsel olarak ele alınmasının son zamanlardaki yükselişi, bağlamı yeniden yaratma ve “büyük düşünürler”den uzaklaşan farklı söylemler geliştirme görevini üstlenmiştir. Buradaki en önemli nokta, özellikle araştırmacılar için felsefi külliyatın inşa edilmiş doğasını vurgulayan bir süreç olarak, tarihten silinmiş kadın ve Batılı olmayan isimlerin de felsefe tarihine eklenmiş olmasıdır. Felsefi araştırma ve eğitimde geleneksel katılığın azalmasıyla birlikte, ayrışmanın kaynaklarına geri dönülmüş, bu farklılıklar tarihselleştirilmiş ve kuşku duyulmayan ortak kökenler ortaya çıkarılmıştır.

Alman ve Fransız geleneklerinin büyük sistem kurma tasarıları genellikle özerklikle özdeşleştirilmiştir.

Bunun aynadaki görüntüsü “Kıta” felsefesi olarak adlandırılan felsefe içinde de ortaya çıkmaktadır. Alman ve Fransız geleneklerinin büyük sistem kurma tasarıları genellikle özerklikle, felsefi anlamda kendilik iddiasının özel bilimleri ve yerel disiplinleri aşması ve onlara egemen olması gerektiği fikriyle özdeşleştirilmiştir. Kendisi de bir sistem kurucu olan Alain Badiou gibi isimlerde felsefenin özerkliği ironik bir şekilde, ister siyasette, ister bilimsel pratikte, ister aşkta veya sanatta, nerede olursa olsun hakikatlere bağlılık (ya da onun tercih ettiği şekliyle “sadakat”) uğruna feda edilir. Aralarındaki sert farklılıklara rağmen, klasik felsefi eserlerin ortodoks olmayan yorumlarına dair derin sondaj yazılarında asla sessiz kalmayan Deleuze, edebiyat, film, resim ve siyasetin felsefi özerklik iddialarının önüne geçmesine her zaman izin verir.

Ayrışmanın Geleceği

Buradan hareketle, ayrışmanın geleceğini, hepsi de gerçekleşmekte olan ve önümüzdeki yıllarda da gerçekleşmeye devam edecek olan üç eğilim etrafında düşünmeyi önermek mümkün: Alet çantası, sentez, değilleme.

  1. Felsefi pratiğin alet çantası modeli her zamankinden daha fazla mevcut. Hem son dönemdeki kavramsal mühendislik akımında (felsefi görevin kavramsal içerimlerin ortaya çıkarılması olarak değil, arzu edilenlere cevap veren kavramların üretilmesi olarak ele alındığı akım) hem de Deleuze’ün kavram yaratımı olarak felsefe anlayışında fark edilebilen bu ilginç ama belki de öngörülmesi mümkün felsefi gelişmenin ucu, analitik anlayışın özgün ethosunu ve felsefenin kendine mesafeli duruşunun eleştirisini devam ettirmektedir. Bu akım, biyoloji felsefesi (örneğin Charles Wolfe’un çalışmaları) ve tıp felsefesi (örneğin Havi Carel’in çalışmaları) gibi analitik ve Kıta temelli kaynakların yan yana durduğu alanlarda yaygın olarak kendini gösterir.
  2. Sentez geriye veya ileriye dönük olarak ortaya çıkabilir. Bazı tarihsel çalışmalarda yazarlar, bir yönelimin diğerine geçişi için daha önce bulunan bir bağlantı noktasını kuramlaştırarak, ayrışmanın kökensel bir ortak kaynağını ortaya koymuşlardır. Örneğin Catarina Dutihl Novaes, mantığın kendi içindeki kavramsal çatışmaları ortaya çıkaran, bilme ve anlamın doğasına ilişkin tartışmalar bağlamında bir mantık tarihçesi geliştirir. Mantıksal sistemlerin görünür pozitifliğinin ardında, ayrışmanın kaynaklarının neler olduğunu araştırır ve bunları bizzat mantık tarihine yerleştirmeye çalışır. Sentez, daha önce bulunmayan sistematik bir bütün oluşturmak için iki yönelimden unsurları bir araya getirerek ileriye dönük de gerçekleştirilebilir. Örneğin Robert Brandom’da Hegelci yöntem bilgisinin ana akım analitik terimlere yapılan geniş çaplı bir çevirisini buluruz. Brandom’un çalışması, faydacı bir yapı sayesinde Hegelci diyalektiği bilimsel kavrayışın farkına varılmamış bir açıklaması olarak ele alır. Bu sentez, önceki ayrışmayı tekrar bir araya getiren felsefi bir özgünlüğü yeniden ortaya koymaktadır.
  3. Değilleme daha incelikli bir işlemdir. Aranılan şey yeni bir sentez değil, her ikisinin de gözden kaçırdığını belirlemek amacıyla ayrışmanın kendisini ortadan kaldırmak için farklı geleneklerin kullanılmasıdır. Ayrışma bir karşıtlık olarak ele alındığında, karşıtlığın tarihsel ya da kavramsal olarak getirdiği dinamizmi yeni sentezler geliştirmek için bir fırsat olarak değerlendirebiliriz. Bununla birlikte, tersi bir alternatif, her ikisinin de başarısızlıklarını tespit etmek ve her iki eğilim tarafından ortaya konan felsefi görevin kendilik kavrayışını reddetmek için karşıtlığı güçlendirmektir. Burada ne felsefenin formel mantık normlarında reformu (basmakalıp olarak “analitik”) ne de mantık odaklılığın yapısökümü (basmakalıp olarak “Kıtasal”) kabul edilebilir. Badiou gibi düşünürlere göre, formel mantığın doğal dil tarafından ele alınması, analitik ekolün kurucuları tarafından yeterince eleştirilmemiştir. Bu nedenle, mantıksal sistemlerin biçimsel değişimleri, ontoloji, etik, politika gibi geleneksel felsefi soruları incelemek için keşfedilmemiş olanaklar sunmaktadır. Buradaki bir diğer yönelim de tarihsel epistemolojidir (örneğin Ian Hacking, Hans-Jörg Rheinburger, Lorraine Daston, Peter Galison vb.) Bu kuramcılar, felsefe, matematik, doğa bilimleri ve sosyal bilimler gibi disiplinler arasında işleyen rasyonalite biçimlerini tanımlamak için kökensel ve tarihsel yöntemler kullanmaktadır. Burada söz konusu olan, hem rasyonel dönüşümün teknik tutuculuğunu hem de felsefi özerkliği reddeden pratiklerin bir birikimi olarak aklın değerlendirilmesidir. Burada düşünce, ne en pekin mantıkla ne de farklı görünümleriyle fenomenolojik indirgemeyle yakalanamayacak tarihsel bir boyut içerisinde varlığını sürdürmektedir. Bu da bir “ne o ne de bu” durumu ortaya çıkarmaktadır. Buradaki sav, gelecekteki bir sistemin, ayrışmanın kendisinin açıkça ortaya koyduğu çıkmazlar ve açmazlar üzerine kurulacağıdır.

İnsanın kendi disiplininin geleceğine ilişkin her türden düşüncesi, kişisel deneyimlere dayalı kanıtlar ve temennilerden ibarettir. Burada sunulan analizin herhangi bir kestirim gücü varsa, bu büyük ölçüde olumsallığa bağlı olarak gerçekleşecektir. Burada savlanan şey, normatif ve estetik bir söyleme başvurmaktadır. Felsefe, en azından kısmen de olsa bu şekilde gelişmelidir. Ama yine de akademik felsefenin akademide yapıldığı gerçeğini yineliyorum. Bu durum, öğretim, kaynak sağlama, personel temini ve felsefi fikirlerle örtüşmeyen kültürel eğilimler nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ayrışma, disiplin içindeki karşıtlıklardan çok disiplin dışındaki değişikliklere bağlıdır.

Notlar

(1) Locke İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme kitabının Önsöz’ünde bu kavramı şöyle açıklar: “Bilim dünyası zamanımızda bilimde ilerlemek için, güçlü çizgileri ile gelecek kuşakları hayran bırakacak kalıcı yapıtlar, anıtlar yaratan mimarlara gereksinim duymaktadır: Fakat herkes de bir Böyle ya da bir Sydenham olmayı düşlemesin; büyük Huygens, eşsiz Bay Newton ve daha birçok ustalar yetiştiren bir çağda yerleri bir parça temizleyip bilgiye giden yolda biriken çöplerin bir kısmını toplamakla yükümlü bir temizlik işçisi olma tutkusu yeterlidir” (vurgu bana ait). “Underlabour” olan orijinal sözcük “kol işçisi” veya “yol açıcılık” olarak da çevrilebilir ancak kitabın Türkçe çevirisine sadık kaldık. Locke’un devamla söylediklerini de konumuz açısından ufuk açıcı olabileceği düşüncesiyle paylaşmak isterim: “Zeki ve üretken insanlar bilimlere sokulan ve işlenen kaba, yapmacık ya da anlaşılmaz terimlerle boşuna meşgul edilmiş olmasaydı, şeylerin doğru bilgisinden başka bir şey olmayan felsefenin seviyeli arkadaşlıklar ve saygılı tartışmalar çerçevesinde yürüyebilecek yapıda olmadığının düşünüldüğü bir noktaya varılmazdı ki böylece dünyada bilgi düzeyi çok daha ilerlemiş olurdu.” Bkz. John Locke, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, çev. Meral Delikara Topçu, Öteki, 2000. (Editörün notu)

 

Orijinal Başlık: Analytic vs Continental Philosophy: The Weirding of the Divide
Yazar: Tzu Chien Tho
Türkçeye Çeviren: Özlem Kırtay
Editör: Bekir Demir