Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Lacan: Dilsel Temsilden Jouissance’ın Üretimine

Gösterge kendi başına hiçbir bir anlama sahip değildir; anlam onun diğer göstergelerden farklılaşmasının bir sonucudur.

Başlıklar

Lacan’ın bütün bir kariyeri boyunca en fazla uğraştığı sorunlardan birisi, bilinçdışının formüle edilmesiydi. Bu mesele ne zaman söz konusu olsa akla hemen “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” tezi gelir. Peki, dil (langue) nasıl yapılanmıştır ki bilinçdışı da benzer bir yapılanışa sahip olsun?

Burada bahsedilen dil, ünlü dilbilimci Ferdinand de Saussure’ün eşzamanlı yapısalcı dilbilimidir elbette. Saussure’e göre dil, göstergelerden (sign) oluşan bir sistemdir. Her bir gösterge iki farklı katmandan meydana gelir; gösteren (signifier) ile gösterilen (signified). Gösteren herhangi bir göstergenin sessel imgesi ya da yazılı kısmını meydana getirir. Gösterilen ise o gösterenin anlamı ya da kavramıdır.1Burada Terry Eagleton’ın şu metnini takip ediyorum: Edebiyat Kuramı, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011, s. 109. Her bir göstergenin anlamı, diğer göstergelerden farklı olmasında yatar; elmanın anlamı ancak armuttan farklı olması sayesinde olanaklıdır. Dolayısıyla yapısalcı dil sistemi aslında göstergeler arasındaki bu farklılık mantığı etrafında örgütlenmiştir. Gösterge kendi başına hiçbir bir anlama sahip değildir; anlam onun diğer göstergelerden farklılaşmasının bir sonucudur.

Jouissance nedir? Lacan’ın bu terimi yalnızca Türkçeye değil, başka dillere de çevrilmesi son derece güç olan bir terimdir. İngilizce’ye bliss ve son zamanlarda da enjoyment olarak çevrilse de, çoğu kez bu terimler jouissance‘ın anlamını tam olarak karşılamakta yetersiz kaldığı için, terim İngilizce metinlerde de zaman zaman Fransızca olarak bırakılır. Jouir kökü, Fransızca’da argo/cinsel bir anlamdan (“boşalmak”), hukuki bir anlama kadar (jouir de droit = haktan istifade etmek) geniş bir yelpazeyi kapsar. Jouissance Lacan’ın Freud’un “haz ilkesinin” ötesine yerleştirdiği bir kavramdır. Freud’ da haz (Lust) bedensel/ruhsal bir gerilimin boşalmasından ibarettir (aynı şekilde Unlust da bu gerilimin sürekli kılınmasıdır). Dolayısıyla haz, bir tatmin ve rahatlama duygusuyla birlikte anılmalıdır. Oysa jouissance basit bir tatminin ötesinde, bir “dürtü tatmini”dir; dolayısıyla imkânsızdır. Örneğin ilksel eksiğin (anneden koparılmış olmanın) giderilmesi arzusunun gerçek bir tatmini yoktur, ancak psikotik bir durumda mümkündür bu tatmin; oysa jouissance bu eksiğin giderilmesi fantazisini yaratarak kendini Gerçek’te temellendirir. Haz, benliğin/tinin iç dengesini kurmaya/korumaya yöneliktir; jouissance ise bu dengeyi daima bozarak “haz ilkesinin ötesine” geçer. Acıda, ölümde, semptomların sürdürülmesinde bulunduğu farz edilen paradoksal haz, aslında haz değil jouissance‘ın ta kendisidir.

İşte Lacan’ın bilinçdışının dil gibi yapılandığı iddiasının ardında göstergelerin farklılığı teorisi yatar. Lacan, Saussure’den farklı olarak, gösterge yerine gösterenin üstünlüğüne inanır; ona göre bilinçdışı öznesinin gizil anlamlı yaşantıları hep bir gösterenin nedenselliğine tabidir. Ama tam da bu noktada, Lacan’ın bilinçdışının sürekli artı-jouissance peşinde koştuğu şeklindeki iddiasına ters düşen bir sorun baş gösterir. Eğer özne, bilinçdışı arzusunun kendisini yönlendirdiği şekilde, bir gösterenden bir başka gösterene farkında olmadan geçiyorsa ve gösterenleri birbirinden ayıran şey yalnızca birbirlerinden farklı olmalarıysa, bilinçdışının ürettiği artı-jouissance’ın “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” formülasyonuna uymadığı görülecektir. Diğer bir ifadeyle, özne bir gösterenden diğerine geçiyorken ortada yalnızca farklılık vardır, artı-jouissance ya da keyif değil.

Jacques A. Miller’a göre, geç dönem Lacan’da özne üstü çizili olarak işaretlendiğinde, bundan anlaşılması gereken şey onun artık jouissance’ın öznesi olarak yazıldığıdır. Lacan açısından, öğretiminin son dönemlerinde, jouissance’ın öznesi ile gösterenin öznesi bir ve aynı şeydir; jouissance ancak bir boşluğu tekrar ederek kimlik kazanabilir, ki bu boşluğu açan da gösterenin bir etkisidir. Öznede gösterenin açtığı boşluğu dolduracak bir tamamlayıcının zorunlu olarak devreye girdiği nokta burasıdır. Hem Freud hem de Lacan bu tamamlayıcıya “fantezi” adını verirler. Ama öznenin jouissance ile ilişkisi, Miller’ın bakış açısına göre, fanteziye indirgenemez; fantezide, deyim yerindeyse, jouissance ile imgesel bir tarzda ilişki kurarız. “Gelgelelim,” der Miller, “dürtüden söz ettiğimiz zaman, jouissance ile kurulan ilişkiden bu kez gerçeğin (reel) düzleminde bahsediyoruzdur.”2Jacques Alain Miller, “The Sinthome, a Mixture of Symptom and Fantasy”, The Later Lacan’ın içinde, (ed.) Véronique Voruz and Bogdan Wolf, State University of New York Press, Albany, 2007, s. 59.

Demek ki Miller, fantezi ve dürtüyü, öznenin jouissance ile kurduğu ilişki bağlamında düşünmemizi önerir. Gerçekten de Lacan, öğretiminin sonlarına doğru, semptom kavramında bir yenilik yapmıştır; hem gösteren hem de jouissance bundan böyle tek bir kavram altında bir araya getirilmiştir; sinthome. İmgesel düzlemde Benin (moi) yabancılaşması onu gösterenin öznesi (je) yapıyorken, Babanın Yasası nedeniyle anneden ayrılması onu bir jouissance öznesi hâline getiriyordur. Özneleşme, artzamanlı olarak hem yabancılaşmanın hem de ebeveynlerden ayrılmanın üst üste geldiği bir süreçtir öyleyse. Demek ki sinthome, fantezinin imgesel alanından –bir başka deyişle, özdeşleşmenin (identification) alanından– çıkan öznenin dürtünün hâkimiyetine girip ona (ve böylece jouissance’a) ulaşmaya çalıştığı noktada belirginleşecektir. Miller’a göre, Lacan bu noktada, öznenin fantezisinin dürtü hâline geldiğini iddia etmiştir. Deyiş yerindeyse özne, imgesel özdeşleşme anlarında, aslında yalnızca dürtünün somut taleplerini (elbette bir yere kadar) erteliyordur.

Objet petit a nedir? Küçük a nesnesi (objet petit a) gerçek bir nesne değildir, bir fantezi nesnesidir. Özne, simgesel sistemin bir türlü sınırları içine alamadığı Gerçek’in bir türlü açıklanamayan, anlamlandırılamayan bu fazlası ile başa çıkabilmek için, daha bir “ben” olarak ilk oluştuğu yıllardan başlayarak bir fantazi nesnesi yaratır. Bu nesne, arzu nesnesi aslında “yok”tur, öznenin ne olduğunu bilmediği, sadece göz ucuyla görebildiği ilksel eksik’inin fantazmatik eşdeğeridir. Ancak özne bir yandan da bu nesnenin fantazmatik özelliğini, gerçekten var olmadığını bilir (Lacan’ın deyişiyle, “Je sais bien, mais quand meme…” – “Aslında çok iyi biliyorum, ama gene de…”). Tam da bu nedenle bilinçsiz olarak objet petit a’ya ulaşmaktan, tatminden kaçınır; yolu uzatır, çıkmaza sokar. Aramaktan vazgeçemez, ama asla bulmak da istemez.

Bilinçdışının örgütlenmesi ve formülasyonu bağlamında meydana gelen dönüşümün, Lacancı psikanaliz açısından ciddi içerimleri vardır. Samo Tomšič’e göre, 1968’den sonraki seminerlerinde Lacan, yüzünü yoğun bir şekilde Marx’ın sermaye ve art-değer analizine dönmüştür. Bunun nedeni nedir? Neden dilin yapısal belirleyicilerinden ve gösterenin özerkliğinden küçük a nesnesine (ya da jouissance nesnesine) geçiş yapılmıştır? Bu tarihten itibaren, “gösteren özneyi bir başka gösteren için temsil”3Jacques Lacan, Bilinçdışının Dört Temel Kavramı, çev. Nilüfer Erdem, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s. 166. etmiyordur yalnızca. Bundan böyle gösteren, jouissance’a neden olan bir aygıt ve neden olarak düşünülür. Gösterenin öznesi metonimik bir tarzda şu arzu nesnesinden bu arzu nesnesine durmadan kayıyor ve hiçbir küçük a nesnesi ile nihai tatmine ulaşamıyordur; tıpkı sermayenin sürekli artı-değer susuzluğu içerisinde emek-gücünü daha fazla sömürmeye çalışıp hiçbir zaman kâr açlığını dindirememesi gibi.

Bir başka deyişle, sermaye nasıl artı-değer üretiyorsa, bilinçdışı da benzer bir mantıkla artı-jouissance üretiyordur; sermayenin üretimi ve yeniden üretimi nasıl yapısal krizlerden ve tıkanıklıklardan ibaretse, aynı şekilde bilinçdışı jouissance’ın üretimi de, yapısal gerilimlerin ve açmazların damgasını vurduğu bir örgütlenişe sahiptir. “…Dolayısıyla Lacan’ın gerçekleştirdiği müdahale, artı-değer üstüne siyasal iktisat tartışmalarında Marx’ın sahip olduğu statünün aynısına sahiptir.”4Samo Tomšič, Kapitalist Bilinçdışı: Marx ve Lacan, çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s. 66.

Notlar

(1) Burada Terry Eagleton’ın şu metnini takip ediyorum: Edebiyat Kuramı, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011, s. 109.

(2) Jacques Alain Miller, “The Sinthome, a Mixture of Symptom and Fantasy”, The Later Lacan’ın içinde, (ed.) Véronique Voruz and Bogdan Wolf, State University of New York Press, Albany, 2007, s. 59.

(3) Jacques Lacan, Bilinçdışının Dört Temel Kavramı, çev. Nilüfer Erdem, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s. 166.

(4) Samo Tomšič, Kapitalist Bilinçdışı: Marx ve Lacan, çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s. 66.