Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Geçiş Döneminde Devlet: İşçilerin İktidarı Mümkün mü?

“İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını basitçe ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz."
Çeviren:
Uğur Şen
Kaynak:
New Left Review

Bu makalenin birinci kısmı, Geçiş Döneminde Devlet: “Yasal” Devrim Mümkün mü? başlığıyla yayınlamıştır.

İşçi Devletinin Özgüllüğü

Buraya kadar [“Geçiş Döneminde Devlet: “Yasal” Devrim Mümkün mü?” kısmında] iktidara giden ‘yasal’ yolu inceledik. Şimdi ele alacağımız soru, burjuva toplumunun devlet aygıtının her ne şekilde olursa olsun bir kez ele geçirildikten sonra proletarya tarafından kullanılıp kullanılamayacağı ya da yerine başka bir zorlayıcı aygıtın geçirilip geçirilemeyeceği ve geçirilecekse bunun ne tür bir aygıt olacağıdır. Bu iki soru birbirinden oldukça farklıdır, her ne kadar (şimdi ele alacağımız) ikincisi bir dereceye kadar birincisinin çözümüne bağlı olsa da; başka bir deyişle, devletin kendi kurumları aracılığıyla kamu gücünü ele geçirmenin, proletaryayı bir biçimde bunların tutsağı haline getirdiğini ve dolayısıyla bunları yok edip yerine başka bir şey koyamayacağını kabul etsek bile. Dolayısıyla bu iki soru birbiriyle bağlantılı olabilir, ancak birbiriyle karıştırılmamalıdır. Tam da karıştırıldıkları içindir ki, Marksist tartışmalara, özellikle de ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramına ilişkin olarak, kalıcı bir belirsizlik hâkim olmuştur. Dolayısıyla, belirledikleri bölünmeler aynı olmadığı için onları birbirlerinden ayırmak daha da gereklidir. Şimdi Kautsky’nin kabul edilen öğretiden saptığını, Lenin’in ise ona sadık kaldığını göreceğiz (en azından Ekim Devrimi’nden önceki Lenin). Gördüğümüz gibi, Lenin ilk soruda, çoğunluğu kazanma gerekliliği konusundaki ısrarından, iktidarı henüz azınlıktayken ele geçirme fikrine geçti. İkincisinde ise, paradoksal görünse de, tam tersi yönde hareket etti. Gelecekteki proleter devletin özgüllüğüne ilişkin analizinde herkesten çok daha ileri gitmiş olmasına rağmen, devrimden sonra ve daha önce savunduğu doğrultuda birkaç hayal kırıklığı yaratan girişimden sonra, neticede niteliksel olarak burjuvazi tarafından genellikle kullanılan temsili ve bürokratik parlamenter cumhuriyetle aynı modele sahip ancak burjuva demokrasisi içermeyen bir devlet aygıtının kurulmasına izin verdi. Hatta daha önce kategorik olarak reddettiği bir fikri, proletaryanın bir kez göreve geldiğinde neden bu mekanizmayı kendi amaçları için kullanabileceğini ve kullanması gerektiğini anlatarak bu geri adımını defalarca kez haklı çıkarmaya çalıştı.

Komün Modeli

Marx, 1852 gibi erken bir tarihte On Sekiz Brumaire‘de o zamana kadar ‘tüm siyasal ayaklanmaların bu aygıtı parçalamak yerine mükemmelleştirdiğini’ yazmıştı. Bu dolambaçlı formülasyonu on dokuz yıl sonra Kugelmann’a yazdığı mektupta tamamlamıştır:On Sekiz Brumaire‘in son bölümüne bakarsanız, Fransız Devrimi’nin bir sonraki girişiminin artık eskisi gibi bürokratik-askeri aygıtı bir elden diğerine aktarmak değil, onu parçalamak olacağını beyan ettiğimi göreceksiniz.”1Marx, Surveys from Exile, s. 238; Marx ve Engels, Selected Correspondence, s. 318. Lenin, Devlet ve Devrim‘de Marx’ın 1852’de bu aygıtın yok edilmesi gerektiğini zaten bildiğini, ancak yerine neyin geçmesi gerektiğini bilmediğini; ona bu ipucunu Komün’ün vereceğini açıklar. Ancak bu ayrım lafta kalmaktan öteye gitmez. Çünkü bir aygıtın hangi açıdan yetersiz olduğunu bilmeden, onun yerine ne konulması gerektiğini gerçekten bilemezsiniz; ve eğer bunu biliyorsanız, onun yerine ne koymanız gerektiğine dair a contrario belirli bir fikre zaten sahipsiniz demektir. Olsa olsa Marx’ın 1852’de üstünde ilerleyemeyeceği kadar muğlak bir sezgiye sahip olduğunu ve Komün’ün ona hem sorunun var olduğunu doğruladığını hem de çözümünü sağladığını söyleyebiliriz. Her hâlükârda, Marx ve Engels, önce yukarıda alıntılanan mektupta, ardından Haziran 1871’de Uluslararası Emekçiler Birliği’ne hitaben yazdıkları konuşmada ve son olarak da Komünist Manifesto‘nun 1872 tarihli yeni baskısına yazdıkları önsözde, ünlü tezlerini ancak Komün’den sonra ve Komün’le bağlantılı olarak açıkça formüle etmişlerdir: “İşçi sınıfı hazır devlet aygıtını basitçe ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz.”2Marx ve Engels, Selected Works, s. 32. Bir yandan Marx’ın Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektupta yer alan ‘proletarya diktatörlüğü’ ifadesi ile diğer yandan Manifesto‘daki ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ ifadesini ilişkilendiren Lenin, Marx’ın daha o dönemde bile henüz burjuva devletinin somut özelliklerini detaylandırmamış olsa bile burjuva devleti ile geçiş dönemi işçi devleti arasındaki nitelik farkına dair bir kavrayışa sahip olduğunu öne sürmüştür. Bu oldukça şüphelidir. Söz konusu metinlerin hiçbirinde Marx belirli bir devlet türü kavramına atıfta bulunmuyor, daha ziyade basitçe proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi olgusuna işaret ediyor gibi görünüyor. Özellikle Manifesto‘daki ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ ifadesi, eğer Marx gerçekten ‘dolaysız bir baskı aygıtı olarak örgütlenmiş proletarya’ demek isteseydi, çok tuhaf bir kelime seçimi olurdu. Bunun yerine ne konulmalıdır? Marx ve Engels’in çalışmalarının hiçbir yerinde, proleter devletin sistematik olarak açıklanmış gerçek bir teorisini bulamayız. Yine de, dağınık fikirlerini bir araya getirerek, aşağıdaki gibi basitleştirilmiş bir şema oluşturabiliriz. Tüm sınıflı toplumlarda, bir baskı aygıtı var olan düzeni temin eder ve toplumsal dengeyi korur. Bununla birlikte, kapitalizmin ortaya çıkmasından önce kullanılan zorlayıcı sistemler ile burjuva devletinde kullanılanlar temel bir niteliksel farklılık gösterir. İlkinde, egemen sınıfın üyeleri dolaysız, fiziksel olarak zor kullanıyordu. Bu kişiler küçük ve son derece bilinçli bir azınlık oluşturdukları, net ve açık ayrıcalıkları korudukları ölçüde, sistem basit, şeffaf ve sorunsuz bir şekilde işliyordu.

Burjuva sınıfı için durum böyle değildir. Bu sınıf ilk kez, devlet adını tam anlamıyla hak eden, kadrolu personel tarafından idare edilen ve ‘soyut evrensellik’ ve burjuva eşitlikçiliği adına hareket eden bağımsız bir aygıt kurar. Merkezileşmiş, toplumsal işbölümüne ve profesyonelliğe dayanan bu aygıt, bürokratik bir özerkliğe sahiptir; öyle ki, makam sahipliği kendi başına bir amaç olur. Toplumsal bedenden kendini kopararak, sürekli olarak kendi iç bütünlüğünü güçlendirme ve mümkünse tüm topluma tahakküm kurarak kendini devam ettirme eğilimindedir. Verimliliği nihai hedefi haline getirerek, mevcut sosyal üretim ilişkilerini yapılandıran hiyerarşiyle biçimsel bir çelişki içinde kendi hiyerarşisini yaratır. Burjuvazi böyle bir aygıtı tek seferde icat etmemiştir.

Avrupa’da meşruti monarşiyle başlayan bu sistem, zaman içinde sayısız deneme-yanılma sürecinden geçerek geliştirilmiş ve ıslah edilmiştir. Böyle bir aygıt aracılığıyla tahakküm sağlamak, önceki üretim biçimlerinde hüküm süren egemen sınıfların kurduğu dolaysız iktidardan çok daha karmaşık ve inceliklidir. Bir insan eseri olarak, bağımsız devlet bir anda mükemmel bir makine haline gelemezdi ve gerçekten de belli bir miktar tökezleme olmaksızın işlemedi. Ancak bir bütün olarak bakıldığında işleyegelmiştir ve bunun azımsanacak bir başarı olmadığı kabul edilmelidir. Filozoflar bile bundan çok etkilenmiş ve hatta bunu İdea’nın en yüce cisimleşmesi olarak görmüşlerdir!3Bu gerçekten küçümsenecek bir şey değil. Sadece bir örnek vermek gerekirse; birkaç yıl içinde, Fransa’da üst düzey devlet memurlarının -Fransız Polisi ve Ordusu dahil- önemli bir kısmı otomatik olarak eski Mayıs 1968 ‘yıkıcıları’ arasından atanacaktır. Yine de hiç kimse ciddi ciddi bunun kendi başına Fransa’daki burjuva kurumları için en küçük bir tehlike oluşturabileceğini düşünmüyor.

“Bağımsız” Devlet

Görünüşte sınıf karşıtlıklarının üzerinde konumlanan bir devletin aynı zamanda kapitalist sınıfın güvenilir bir hizmetkârı olarak hareket etmesini sağlayan mekanizma nedir? Bu, Marksist teorisyenleri sık sık meşgul eden bir sorudur ve şimdiye kadar bu soruya küresel çapta genel kabul görmüş bir yanıt verilmiş gibi görünmemektedir. Burada bu soruna derinlemesine giremeyecek olsak da, iki şey açık görünüyor.

İlk olarak, yolsuzluk, kayırmacılık, kamu görevlilerinin aile geçmişi ya da belirsiz mali güçlerin gizemli, örtük nüfuzu gibi tüm basite indirgenmiş açıklamaları analizimizden çıkarmalıyız.4Bizzat Lenin, Devlet ve Devrim‘de olduğu gibi, bazen bunları gereğinden fazla kullanır. Bu mekanizma sadece belirli çıkar gruplarını devreye sokabildiği için, gerçekten var olduğu ölçüde, olumsuz bir etkiye sahiptir; oyunun kurallarını bozar ve devletin kendini tanımladığı ‘evrensellik’ ve ‘ebedi’ doğası çerçevesinde egemen sınıfa sağlaması gereken hizmetin kalitesini düşürür. Bizim meselemiz ‘bağımsız’ devletin gerçekten ne ölçüde bağımsız olduğunu araştırmak değil, daha ziyade bu aygıtın özgül çıkarlarının nasıl olup da, her koşulda ve bu aygıtın ne kadar bağımsız olduğu fark etmeksizin, ulusal ekonomiyi yöneten sınıfın çıkarlarıyla örtüştüğünü araştırmaktır.

İkincisi, bir siyasi üstyapının özgül unsurlarını keşfetmek için, onu kaçınılmaz olarak ekonomik ilişkilerin süzgecinden geçirerek incelememiz gerekir. Feodal sistem ile kapitalist üretim ilişkileri arasındaki –çoğu zaman kasıtlı olarak görmezden gelinen ya da gözden kaçırılan– temel fark, feodal beylerin kendi topraklarında yaşarken bile üretim sürecine aktif olarak müdahale etmemeleridir. Ürün üzerinden çeşitli biçimler altında haraç toplamakla yetiniyorlardı. (Aslında sömürülenlerle olan ilişkileri gerçek anlamda bir üretim ilişkisi değildi). Ekonomik karar yetkisi genellikle dolaysız üreticilere aitti. Buradan, ekonomik eylemin olağan sürecinde sömürü ilişkisinin kendi kendine yeniden üretilemeyeceği sonucu çıkmaktadır. Her seferinde zor kullanılarak yeniden inşa edilmesi gerekiyordu. Senyörlere verilen ondalık, yeniden üretim sürecinin ayrılmaz bir parçası değildi. Sürekli yenilenen bir keyfilikle dayatılan harici, özerk bir uygulamaydı. Buradaki zor, doğası gereği aktif ve dolaysız olup, gayri şahsi bir bürokrasiden ya da soyut bir erkten kaynaklanamazdı.5Burada tanımladığımız şeyin aşırı soyut bir örnek olduğunu söylemeye gerek yok. Bu saflıkta bir feodal sistemin daha önce var olmuş olduğu şüphelidir. Çok erken dönemlerden itibaren, belirli kategorilerdeki toprak sahiplerinin ortaçağ ekonomisinde aktif bir rol oynadığını görüyoruz; örneğin Sistersiyen Manastırları İngiltere’de yün üretiminin gelişmesinde rol oynamıştır. Aynı durum, on altıncı yüzyılda Polonya’daki derebeyleri tarafından tahıl üretiminin canlandırılması vs. için de geçerlidir. Ancak üretim sürecine gerçekten de bu dolaysız müdahaleler yapıldığı ölçüde, söz konusu ilişkiler artık hakiki feodal ilişkiler değildi. Bunlar, sisteme sızan ya da Greko-Romen dünyasının çöküşünden kurtulan ve az çok feodal egemenliğin çeperlerinde işleyen meta ilişkileri ve hatta bazen kapitalist ilişkilerdi. Buna karşılık, kapitalist üretim ilişkileri, bir defa başlangıçta bir şiddet eylemiyle (ilkel birikim) kurulduktan sonra, kendiliğinden ve şiddet olmaksızın, sadece kendi açılımlarıyla yeniden üretilir. Bugünün proleterini dünün yetersiz ücreti, bugünün kapitalistini de dünün kârı üretir. Emek gücünün dün ürettiğinin bir kısmı bugünün emek gücünü satın almak için kullanılır. “Bırakınız yapsınlar” (laissez-faire) demek yeterlidir. Baskı aygıtının sadece pasif bir işlevi vardır: bozguncuları ayakaltından uzak tutmak.

Öte yandan, derebeylerinin ya da Asya tipi üretim tarzının fatihlerinin, eşkiyalarının ve kabile reislerinin aksine, kapitalizmde egemen sınıf, toplumsal işbölümü ve toplumsal kaynakların bölüşümü konusunda karar hakkına sahip yegâne mercidir. Bu çok önemlidir, çünkü daha önceki sömürücü sınıfların gasp ettiği artı-ürün sosyal müzakerinin nesnesi olabiliyorken kapitalizmde böyle bir gücün, sosyal müzakerenin nesnesi olamayacağı anlamına gelir. Sermayenin gücü belirli bir dinamiği harekete geçirmiştir: bunu ancak yerine başka bir dinamiği  –merkezi planlamacılığı–  koyarak durdurabilirsiniz; kısıtlayamaz ya da seyreltemezsiniz. Ondalık vergilerin ya da toprak kiralarının azaltılması, yalnızca birkaç asalak dışında herkesin yararına olacak şekilde, şahıs-arazisinde köylü ekonomisinin küresel getirisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilir. Ancak artı-değerin sermayeye düşen kısmını (belli bir noktanın ötesinde) azaltmak, sömürülen sınıf da dahil olmak üzere tüm toplumun zararına olacak şekilde piyasa ekonomisinin işleyişini bozacaktır. Devrimci bir parti, ‘imkânsız’ talepler ileri sürerek, sistemi zayıflatmak ve yıkımını hızlandırmak için böyle bir kısa dönemli tahribatı göze alabilir ve hatta arzulayabilir.6Öte yandan, reformistler ile devrimciler arasındaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Reformu kendi başına bir amaç olarak gören ilk grup sadece ‘mümkün’ olanı talep edebilir. Ayrıca, gelecekte daha fazla ‘imkân’ üretebilsin diye sistemi sağlıklı tutmaya çabalarlar. Buna karşın devrimciler için reform sadece bir araçtır, amaç ise sistemin yıkılmasıdır. Bu nedenle, reform üstüne reformla, mümkün olan en erken zamanda ‘imkânsızın’ eşiğine –yani sistemin artık daha fazla bir şey veremeyeceği, işçi sınıfının ise artık elindekiyle yetinemeyeceği noktaya– ulaşmaya çalışacaklardır. Ancak bir devlet bürokrasisi hiçbir şekilde bu politique du pire‘i7Olumlu bir değişim için her şeyi en kötü noktaya sürükleme stratejisi anlamına gelen Fransızca deyim. (Çev.) benimseyemez. Böyle bir davranış devrimci bir eylem değil, verimsizlik belirtisi anlamına gelir ve bu nedenle temeli, yapısı, iç seçimi ve hiyerarşisi verimlilik ilkesi tarafından yönetilen bir organizma için kabul edilemez.

‘Bağımsız’ bir polisin siyasi eylemleri acımasızca bastırmasına, ‘bağımsız’ mahkemelerin mülkiyeti canla başla korumasına vs. şaşırmak, devlet memurlarının –diğer tüm vatandaşlar gibi– işlerini düzgün bir şekilde yapmalarına da şaşırmak demektir. Devletin ‘bağımsızlığı’, devleti, bunu kendi mesleği haline getiren, yani siyaseti teknik sorunlara dönüştüren insanlara emanet etmekten başka bir anlama gelmez. Bu rasyonalite çerçevesinde bin tane çözüm yok. Ya kapitalistler yatırım konularında karar verme yetkisinden yoksun bırakılmalıdır, ki bu da bir devrim sonucu mümkün olabilir; ya da yatırım koşulları, bu yatırımları yapacakların güdüleriyle, yani kâr arayışıyla uyumlu hale getirilmelidir. ‘Devrim’ her bir memurun, hatta tüm devlet aygıtının görüş alanının dışında kaldığına göre, geriye sadece ikinci yol kalıyor. Sorumuzun cevabı basittir. Piyasa ekonomisi koşullarında, bağımsız bir devlet aygıtı kapitalist tahakkümün bir aracı haline gelmekten kendini alamaz, çünkü bu aygıt sistemi (yıkmak istediğini varsaysak bile) yukarıdan yıkma yeteneğine sahip olmadığından sistemden en iyi şekilde yararlanmakla ilgilenir. Bunu başarmak için de sistemi kendi kurallarıyla yönetmek zorundadır.

Mevcut Devlet Neden Proletaryanın Amaçları İçin İşletilemez?

Meselenin can alıcı noktası budur. Çünkü ‘geçiş’ sırasında –ve özellikle de proletaryanın iktidarı ele geçirdiği andan kapitalistlerin mülksüzleştirilmesinin kritik eşiği geçtiği ve yeniden üretim dinamiğinin tersine döndüğü ana kadar uzanan dönemde– devrimci hükümet, sistemi tam da, az ya da çok uzun bir süre boyunca kendi kurallarına aykırı bir şekilde çalıştırmak zorundadır. Bu, ekonomik makinenin veriminde geçici ama önemli bir düşüş olmadan, dolayısıyla tüm sınıflar üzerinde yıkıcı etkiler yaratmadan gerçekleşemez. Tartışmamız açısından önemli olan, bu etkilerin toplumun yönetimi düzeyinde bir verimsizlik olarak ortaya çıkması ve böylece siyasi muhalefeti, artık temsili ve bağımsız bir devlet tarafından sağlanan dolaylı araçlarla dengenin sağlanamayacağı derecede güçlendirmesidir. Bu, işçi sınıfının ‘hazır devlet aygıtını basitçe ele geçirip kendi amaçları doğrultusunda kullanamamasının’ temel nedenidir. Bu çetin dönemi atlatabilmek için, işçi sınıfı siyasi iktidarın dolaysız kullanımı için kendisini örgütlemelidir. ‘Proletarya diktatörlüğü’ dediğimiz şeyin özünü oluşturan şey, kelimelerin salt biçiminin ötesinde, bu dolaysız uygulamadır. Burada bir anlamda (farklı biçim ve koşullarda da olsa) kapitalist üretim tarzından önce var olan, egemen sınıf mensuplarının baskıyı şahsen ve dolaysız uyguladığı siyasal iktidar türüne geri dönüyoruz.8Lenin bazen bu ‘kapitalizm öncesi’ siyasi biçimlerle olan benzerliği kabul ediyor gibi görünmektedir. Proletarya diktatörlüğünü reddeden ve bir sınıfın sınıf olarak yönetemeyeceğini yalnızca partinin yönetebileceğini savunan Kautsky’ye verdiği yanıt şöyledir: “Herhangi bir Avrupa ülkesi, Kautsky’ye egemen bir sınıf tarafından hükümet örnekleri verecektir; Ortaçağdaki toprak beylerinin durumu, yetersiz örgütlenmelerine karşın, böyle olmuştur.” (“The Proletarian Revolution and the Renegade Kautsky”, Collected Works, Cilt 28, s. 241.) Dolayısıyla, iktidarın ‘tarafsız’ bir devlet aracılığıyla dolaylı olarak icra edilmesi, burjuva sınıfının münhasır başarısı ve insanlık tarihinde parantez içine alınmış bir olgu olarak kalacaktır.

Mevcut demokratik parlamenter çerçeveden yararlanarak bu geçiş dönemini atlatmaya yönelik geçmişteki tüm girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştır; muhtemelen bu türden bir başarısızlığın en tipik örneği Şili deneyimidir. Eğer meselenin kökenine inme zahmetine katlanırsak (ki bu pek sık yapılmaz), bu başarısızlıkların nihai nedeninin ekonomik aygıtın bozulması olduğunu görürüz. Elbette sorun, iddia edildiği gibi kamulaştırılmış işletmelerin verimsiz olması değildir. Piyasa ekonomisi çerçevesinde kamulaştırılmış bir işletme herhangi bir işletme kadar verimlidir, ne daha fazla ne de daha az. Aynı zamanda, tüm işletmeler kamulaştırıldığında ve karşı dinamik –merkezi planlama– harekete geçtiğinde, ekonomi bir bütün olarak tam verimliliğini geri kazanacak ve hatta geçiş döneminden önce ulaştığından çok daha yüksek bir seviyeye ulaşacaktır. Buradaki sorun daha henüz kamulaştırılmamış ama kamulaştırılması beklenen, yani ‘kamulaştırılabilir’ olan işletmelerdir. (‘İşletmelerin kamulaştırılması’ ifadesi daha geniş bir anlamda, üretim üzerindeki özel kontrolün kaldırılması şeklinde ele alınmalıdır; bazı tarihsel koşullarda, aynı sorunlar tarımın ‘kolektivizasyonundan’ da kaynaklanabilir).

Başka bir deyişle, geçiş sürecinin son aşamaya getirileceğini varsayarsak, herhangi bir anda sorunun sebebi, hâlihazırda kamulaştırılmış olanlar dışındaki tüm işletmelerdir. Sorun, mülksüzleştirilmeleri sadece ertelenmiş olan ve yatırım karar alıcıları sıfatıyla ekonominin hayat memat meselelerinde kullandıkları gücü geçici olarak ellerinde tutmalarına izin vermek zorunda olduğumuz kapitalist yığındır. Bu kapitalistlerin, mülksüzleştirilinceye kadar, sermaye birikiminde alışageldikleri rolü uysalca oynamaya devam etmelerini beklemek saflığın zirvesi olacaktır. Tehdit altındaki kapitalistler sadece yeni yatırımları durdurmakla kalmayacak, (maddi olarak mümkün olduğu ölçüde) var olan yatırımları da geri çekeceklerdir. Sabit sermayelerini para ya da meta formundaki sermayeye dönüştürecek ve ne pahasına olursa olsun, üretim araçlarının ve bunlardan istifade edilmesinin aleyhine olacak şekilde ülke dışına çıkaracaklardır. Böylece kurtarılabilecek kadarını kurtarırken geri kalanını telef edeceklerdir. Bunun daha sıkı kambiyo kontrolleriyle önlenebileceği yönündeki rivayet ise ciddiye alınacak gibi değil. Neticede sonuç, geçici de olsa kitlelerin hoşnutsuzluğunu körükleyen bir ekonomik gerilemedir. Ancak devrimci teşebbüse, onu kişisel varlıkları olarak görecek kadar bağlı olanlar bu duruma tahammül edebilecektir. Bu insanlar ise hiçbir zaman azınlık olmaktan öteye gidemezler, zira devrime iyi ya da kötü bir bağlılık hissetmek için seçimlerde oy vermekten daha fazlasını feda etmiş olmak gerekir. Devrimin salt taraftarları, yani ezici çoğunluk, pes etme eğiliminde olacaktır. İşçi sınıfının önder kesiminin kendisini dolaysız olarak bir baskı aygıtı şeklinde örgütlemesi ihtiyacını tayin eden şey budur. Dolayısıyla, dolaysız bir baskı aygıtı, sömürücülerin ortadan kaldırılması sürecinde bizzat sömürücülerin davranışlarıyla başa çıkmak için değil –eğer durum böyle olsaydı, sorunun çözümü zor olmazdı– esas olarak, sömürücülerin davranışlarının kışkırttığı durumun genel olarak kötüleşmesinin bir sonucu olarak, sömürülen kitlelerin kendi içerisinde dolaylı olarak oluşan muhalefet ve aleyhteki hareketlerle başa çıkmak için gereklidir. Dahası, son sömürücü de ortadan kalkar kalkmaz ve ekonomik karar yetkisi topluma geçer geçmez ‘geçiş’in sona ererek komünizmin daha yüksek aşamasının başlaması da söz konusu değildir. Daha ziyade, ‘proletarya diktatörlüğünün’ zaruri olduğu kritik evre kapanır; ve o andan itibaren, sorunun nasıl zor kullanılacağı değil, tam tersine baskı aygıtından nasıl kurtulunacağı olduğu yeni bir dönem başlar. Eğer eski sömürücü sınıf gerçekten ortadan kalktıysa ve iktidarın proletarya tarafından dolaysız kullanımı yeni bir bürokrat yönetici tabakanın oluşmasını engellediyse, ‘geçiş’ ne kadar uzun sürmüş olursa olsun, bundan böyle ne kopuş ne de kesinti içerir.

Proleter Devlet

Geçiş sürecinde proleter devlete özgü baskı aygıtının somut biçimleri, kurucu unsurları nelerdir? Marx, Engels ve özellikle Lenin, tarihsel Komün deneyiminden yola çıkarak bu sorunu ayrıntılı olarak ele aldılar. Vardıkları sonuçları iki ana başlık altında özetleyebiliriz: bürokrasinin bastırılması ve hem yasama hem de yürütme gücünün aynı kurumlarda toplanması. Ve bu hedeflerden ilki en önemlisidir. Bu hedefe yönelik olarak önerilen başlıca araçlar şunlardır:

  1. Ordu da dahil olmak üzere her düzeyde seçim ve geri çağrılabilirlik;
  2. Kamu görevlerinin dönemsel olması, böylece ‘herkesin bir süreliğine bürokrat olması’ ve bu nedenle kimsenin ‘bürokrat’ olamaması”;
  3. Maaşlarının vasıflı bir işçinin ücretini aşmaması.9Bkz. Lenin, “The State and Revolution”, birçok yerde, Collected Works, Vol. 25. Komünü bir ölçüde idealize eden Marx, Engels ve Lenin, onun bu limiti zaten uygulamış olduğunu tahmin ediyorlardı. Ancak bu, kendilerinin sunduğu rakamlarda görülmemektedir. Komün mensuplarına ödenen aylık 300 franklık maaş, o dönemde vasıflı bir işçinin ücretinin yaklaşık üç katıydı. Yıllık 6.000 frank olarak belirlenen Komün yetkililerinin alabileceği en yüksek maaşa gelince, bu vasıflı bir işçinin ücretinin beş ya da altı katı ve muhtemelen ortalama bir işçinin ücretinin sekiz ya da on katıydı. Bir referans noktası olarak, 1870 yılında kömür madenlerindeki ortalama ücretin aylık 75 frank olduğunu hatırlatalım.

Bir yandan bu önlemlerin gerçekten uygulanması halinde bürokratik ‘kariyerin’ gerçekten sindirileceği, diğer yandan da bunların hiçbir zaman ve hiçbir yerde uygulanmadığı hemen göze çarpmaktadır. Bu önlemler Sovyetler Birliği bağlamında daha Lenin’in zamanında, hatta bizzat Lenin tarafından açıkça reddedilmiştir. Bu önlemlerin karşısına çıkan ve sonunda reddedilmelerini sağlayan esas argüman verimliliktir.

Lenin ve İşçi Muhalefeti arasında mülki idare meselesi üzerine tekrarlanan polemikleri bir kenara bırakabiliriz; burada Lenin –daha önceki tüm analizlerine taban tabana zıt bir şekilde– “kolektif çalışmanın… liderler olmadan, kesin bir sorumluluk yüklenmiş bir şef olmadan, sadece liderin iradesiyle yaratılmış katı bir düzen olmadan [yapılamayacağını]” (1918)10Bkz. örneğin, “The Immediate Tasks of the Soviet Government”, Collected Works, Vol. 27, s. 263-76.; “kolektif idareye, her bireyin kesin olarak tanımlanmış bir işteki kişisel sorumluluğunun en kesin şekilde tanımlanmasının eşlik etmesi gerektiğini” (1919)11“All Out for the Fight against Denikin”, Collected Works, Vol. 29, s. 437. ve “her işçinin devleti nasıl yöneteceğini bildiğini” iddia etmenin demagojik bir saçmalık olduğunu (1921)12“Report to the Second All-Russian Congress of Miners”, Collected Works, Vol. 32, s. 61. vb. savunmuştur. Devlet ve Devrim‘in yazarı, neden bahsettiğini çok iyi bilerek, inatçı bir gerçekliğin getirdiği koşullar altında, teknik yönetim ile siyasi yönetimi özdeşleştirmekte tereddüt etmemiş ve ikincisini arzulayan işçileri, birincisine elverişsiz oldukları gerekçesiyle soğukkanlılıkla geri çevirmiştir. Daha önce iktidarın bir sınıf olarak işçi sınıfının dolaysız icrasına ilişkin söylediği her şey, yani işçi devletinin yenilikçiliğini oluşturan her şey, şimdi kolayca unutulmuştu. Bu kendisine hatırlatıldığında, Lenin üst düzey devlet memurlarının sosyal kökeni üzerinden cevap verdi: yani, tartışılan konuyla kesinlikle alakasız bir açıdan. Örneğin: “işçi sınıfına güvenmediğimizi ve işçileri yönetim organlarının dışında tuttuğumuzu söylemek kesinlikle yanlıştır. Yönetim işine uygun olan tüm işçileri bekliyoruz; onları aramızda görmekten ve denemeye almaktan memnuniyet duyarız.”13“Summing-up Speech to the Tenth Congress of the Russian Communist Party” (Mart 1921), Şurada: Collected Works, Vol. 32, s. 205. Lenin, asıl önemli olanın yöneticilerin işçi sınıfı kökenli olması değil, işçilerin –işçi olarak– yönetim işine katılması olduğu gerçeğini görmezden geliyordu. Devlet ve Devrim‘den bir pasaj burada oldukça ayırt edicidir: “Kautsky ‘bakanlıklara’ ‘körü körüne’ hürmet gösteriyor; ama neden onların yerini, örneğin, egemen, tüm yetkilere sahip İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyetlerine bağlı olarak çalışan uzmanlar komiteleri almasın?” Görünüşe göre bu ‘körü körüne’ hürmet Devrimden sonra ortadan kalkmadı, çünkü Halk Komiserlikleri ‘uzman komiteleri’ değil, tam da sadece farklı bir isimle anılan gerçek bakanlıklardı. Komiserlerin ‘tam yetki sahibi’ Sovyetlere teknik danışmanlık yapması yerine, Sovyetler hem yasama hem de yürütme organı olarak, bir anlamda ‘yürütme’ organı olan Komiserlere siyasi danışmanlık yapmıştır.

Sorunun tüm bu yönlerini bir kenara bırakabiliriz, çünkü tartışma askeri alanda kesin olarak çözülmüştür. Bu alan, verimliliğin bir yetkinlik değil, yapı sorunu olduğu alanların en iyi örneğidir. İktidarı ele geçirmeden önce, 1917’de Lenin şöyle yazmıştı: “St. Petersburg’un yaklaşık iki milyon nüfusu var… Yarısını alalım… üstüne dörtte birini fiziksel olarak elverişsizler olarak düşelim… geriye 750.000 kişi kalır, ki mesela on beş günde bir milis olarak görev yapsalar (ve bu sürenin ücretini işverenlerinden alsalar), 50.000 kişilik bir ordu oluşturabilirler. İşte ihtiyacımız olan ‘devlet’ tipi bu! İşte bu tür bir milis gücü, sadece sözde değil, gerçekte de bir ‘halk milisi’ olacaktır.”14“Letters from Afar”, Şurada: Collected Works, Vol. 23, s. 328. Bu tanıma uyan bir milis gücünün ‘halk milisleri’ olacağından kimsenin şüphesi yok. Ancak bunun bir ‘ordu’ ile  –ne kadar zayıf olursa olsun–  bir benzerlik taşıyabileceği düşüncesi, devrimden sonraki gerçekliğin acı bir şekilde uyandırdığı bir rüyaydı: “onlar [Çarlık subayları] olmadan bir Kızıl Ordu yaratmaya çalıştığımızda… on ya da on iki milyon askerimiz tek bir tümen bile oluşturamadı.”15“Speech to the Second Congress of Political Education Departments” (1921), Şurada: Collected Works, Vol. 33, s. 71. Bu, rastgele söylenmiş bir söz değildi. Lenin’in, dış müdahalenin ve Beyaz Muhafızların sahip olduğu gülünç derecede küçük kuvvetlere, buna karşılık Bolşeviklerin onları yenmekte yaşadığı devasa güçlüklere ilişkin tekrar tekrar yaptığı göndermelerle ilişkilendirilmelidir. İtilaf Devletleri’nin Güney’e müdahalesi sadece 10.000 kişiyle gerçekleştirildi. Beyaz Ordu’nun Petrograd’a yönelik saldırısı daha da az sayıda kuvvetle gerçekleştirildi. Lenin, şöyle itiraf ediyordu: ‘en ufak bir şüphe yok ki’, Baltık Devletleri minnacık ordularıyla bile katılmaya karar verselerdi, ‘yenilirdik.’16“Speech to the First Congress of Working Cossacks” (Mart 1920), Şurada: Collected Works, Vol. 30, p. 389. Başka bir yerde, Japonya’nın sadece 1 milyonluk bir orduyla Rusya’yı fethedebileceğini belirtir, vesaire.

Mesele –tekrar söylüyoruz– teknik kabiliyet meselesi değildir. (Eğer biri 10 milyon süngüye sahipse ve 140 milyon nüfuslu bir ülkeyi idare ediyorsa, şu ya da bu şekilde, bir tümen karargahına eşdeğer sayıda uzmanın hizmetlerini kolaylıkla temin edebilir). Mesele daha ziyade hiyerarşi ve disiplin meselesidir. Devrimci romantikler için ne kadar tatsız olsa da, bir tümeni (salt askeri anlamda, yani açık muharebede) mağlup etmeyi mümkün kılan şey, tam da askerlerin –Lenin’in kullandığı kelimelerle– ‘robotlaştırılması’, subayların kibri ve ‘küstahlığı’ tarafından terbiye edilmesidir. İşte tam da bu nedenle milyonlarca silahlı insan, içlerinde her türden yeterli sayıda teknisyen olsa bile bir tümen oluşturmaz. Çarlık subayları sonunda Kızıl Ordu’ya geri çağrıldıysa, bu kesinlikle onların bilimiyle değil, yöntemleriyle ilgiliydi: Lenin’e göre, eski Çarlık ordusunu gaddarlıkta geride bırakan bir disiplin, ‘idam cezası da dahil olmak üzere katı, sert tedbirler, eski hükümetin bile uygulamadığı tedbirler’ uygulatmak içindi.17“Speech to the Second Congress of Political Education Departments” (1921), Şurada: Collected Works, Vol. 33, s. 71. Lenin başka bir yerde, “Bu orduyu, kapitalistlerden miras aldığımız şeyin en acımasız ve iğrenç yanını kullanmaya zorlamak gerekiyordu” diyordu.18Charles Bettelheim (Les Luttes de Classes en URSS, Vol. 1, Paris 1974, s. 251), o dönemde Kızıl Ordu’da “askerler ve subaylar için önemli ölçüde farklı olan ‘dışa dönük saygı göstergelerine’ ve yaşam koşullarına (barınma, yemek vb.)” atıfta bulunarak, bu ayrımcılığın basitçe burjuva ideolojisinin varlığını sürdüren gücünü gösterdiğini iddia eder. Bunların aslında askerleri terbiye eden ve subayların ayrı, korkunç ve karşı konulmaz bir ırk olarak göründüğü ve tam da bu nedenle erleri harekete geçirip ordu birlikleri içinde bir araya getirebilen bir mit yaratarak bir verimlilik aracı olabileceğini düşünmez.

Üstelik bu yeni bir şey de değildir. Bazı ‘körü körüne gösterilen’ hürmetlerden kurtulup gerçeğin yüzüne bakmak ve Komün’ün kendisinin, proleter ‘kahramanlığın’ o kutsal sembolünün, çok daha küçük kuvvetler tarafından yenilgiye uğratıldığını hatırlamak yeterlidir. Oysa Versailles birlikleri düzenli bir ordunun en iyi örneği sayılmazdı: “Bismarck’ın lütfuyla hapishaneden salıverilen Bonapartçı asker bozuntuları, Valentin’in inzibatları ve Piétri’nin eski polislerinin çekirdeğini oluşturduğu; Papalık zuhafları, Charette’in Chouan’ları ve Cathelineau’nun Vendéelileri ile donatılmış, tamamı kaçak Aralıkçı teslimiyetçi generallerin emrine verilmiş, alacalı bulacalı bir ordu” –Marx’ın çizdiği tablo budur.19Bkz. Marx ve Engels, On the Paris Commune, s. 211. Ne var ki, yaklaşık 40.000 kişiden oluştuğu tahmin edilen ve Paris’e yönelik nihai taarruzda sadece 10.000 kadarının cephede aktif rol aldığı bu ordu, yaklaşık yarısını işçi taburlarının oluşturduğu 300.000 kişilik Ulusal Muhafızları yenilgiye uğratmıştır.

Mao Zedung, her ne kadar ‘verimliliğe’ koşulsuz inanan biri olduğundan kuşku duyulmasa da, yine de şöyle yazmıştır: “Yeterli güce sahip düzenli bir Kızıl Ordu’nun varlığı, Kızıl siyasi iktidarın varlığı için zaruri bir koşuldur. Düzenli bir Kızıl Ordu yerine sadece bölgesel Kızıl Muhafızlarımız varsa, o zaman sadece toprak ağalarının ordularıyla baş edebiliriz, düzenli Beyaz kuvvetlerle baş edemeyiz.”20“Why is it that red political power can exist in China?” (1928), Şurada: Mao Tse-tung, Selected Works, Vol. 1, s. 66. Bettelheim, Troçki’nin daha Mart 1918’de dile getirdiği benzer görüşlere atıfta bulunur ve buruk bir şekilde, “bu anlayış, savaş ve muharebenin gerçek anlamda proleter bir yolu olmadığı fikriyle bağlantılıdır” diye yazar.21“All Out for the Fight against Denikin”, Collected Works, Vol. 29, s. 448 Hayır, gerçekten de Lenin’in ‘kötü hatıralarda kalan gerilla güçleri’ dediği şey dışında böyle bir yol yoktur. Neden olsun ki? Yine de askeri meziyetler, belirli tarihsel koşullar altında proleter mücadele için vazgeçilmez bir vasıf olmaya devam etmektedir. İşte meselenin özü burada yatmaktadır. Proleter devrim; özgül ve elverişsiz bir ulusal ve uluslararası güçler ilişkisi çerçevesinde şu ikilemle yüzleşmek zorundadır: verimsizlik ya da bürokrasi. Devrim, kendisine her taraftan saldıran tehditlere rağmen hayatta kalabilmek için bürokrasiyi tercih eder. Sonunda istediği ‘tümeni’, hatta birden fazlasını, bütün bir ‘Kızıl Orduyu’ oluşturur ve kendisini dış düşmanlarının saldırılarına karşı etkili bir şekilde savunur. Ama aynı zamanda içeriden çürümeye başlar. Bu tür bir yozlaşma, böyle bir durumda tarihin, vakitsiz bir macerayı ezerek öldürmek için sahip olduğu tek araçtır.

Devletin Sönümlenmesi

Yukarıda söylenenler doğrultusunda, sınıfların ortadan kaldırılmasının ardından devletin ‘sönümlenip sönümlenmeyeceği’ ve ‘nasıl sönümleneceği’ sorusunun, her ne kadar farklı bir soru olsa da, bir öncekine tabi olduğu görülmektedir. Bu sorunun cevabı ne tür bir devletle muhatap olduğumuza bağlıdır. Bana öyle geliyor ki, (Lenin’in 1917’nin başlarında tasarladığı gibi) her iki haftada bir yirmi dört saatimi milis gücünde geçirmek üzere çağrılsaydım, milis gücünün peşine düştüğü kişiler –ister banka soyguncuları ister siyasi muhalifler olsun– gittikçe azalırken, bu çağrılar da gittikçe seyrekleşir ve sonunda durursa hiç de rahatsız olmazdım.22Özellikle de ücretlerim söz konusu olduğunda, –Lenin’in varsaydığı gibi– muhatabım işverenimse, ki o da iki haftada veya ayda bir katıldığım küçük milis oyunundaki başarılarımı tamamen göz ardı ederek, performansımı fabrikadaki ya da ofisteki verimliliğime göre değerlendirmek gibi talihsiz bir eğilime sahip olacaktır. Ancak profesyonel bir asker ya da polis olsaydım aynı şey geçerli olmazdı. Bu iki durum arasında, angarya (corvée) ile kariyer arasındaki kadar fark vardır. İlgili kişinin ideolojik pozisyonu burada herhangi bir fark yaratmaz.

Dolayısıyla, siyasi iktidarı dolaysız olarak kullanan proletaryadan müteşekkil bir devlet, bu proletarya tarafından yerine getirilmesi gereken görevlerle doğrudan bağlantılı olarak evrilecektir. Bu görevler teker teker yerine getirildikçe, bu devletin işlevlerinin giderek daha fazlası geçerliliğini yitirecek ve devlet sönümlenecektir. Tüm hedeflerine ulaştığında, başka bir deyişle proletarya da dâhil olmak üzere tüm sınıflar ortadan kalktığında, böyle bir devlet için ne nesne ne de özne kalacak ve devlet kendi kendine eriyip yok olacaktır. Bunun aksine, bürokratik ‘bağımsız’ devletin, tanımı gereği, kendisinin ötesinde ne bir amacı ne de bir öznesi vardır. Kendisi hem kendi nesnesi hem de kendi öznesidir. Sınıfların bastırılmasının ardından, sırf varlığı artık başka sınıflara karşı savaşan bir ya da daha fazla sınıfın çıkarlarına hizmet etmiyor diye kendini ortadan kaldırmasını beklemek, idealist bir tarih görüşüdür. Devlet aygıtı, gerçekten bürokratik olduğu sürece, bir sınıfın diğeri tarafından sömürülmesi için nesnel olarak ne kadar vazgeçilmez olursa olsun, sınıflar ve sorunlarıyla çok az ilgilenir.

Sınıfsız toplumda bir devlete sahip olmak gerçekten mümkün müdür? Bu soru gerçekten sadece lafta kalmaktadır, çünkü her şey ‘sınıfın’ nasıl tanımlandığına bağlıdır. Bürokrasinin kendisi bir sınıf olarak kabul edilirse, elbette bu soru ortaya çıkmaz. Ancak bu durumda devlet, devlet bürokrasisinin kendisinden başka hiçbir sınıfın olmadığı bir toplumda var olabilir mi? Böyle bir durumda yanıt evet olmalıdır: zira böyle bir devletin varlığı yalnızca mümkün olmakla kalmaz, tarihsel olarak zaten vardır. Sovyetler Birliği ve Komünist partilerin iktidarda olduğu diğer ülkelerdeki tartışmalı örneklerini bir kenara bırakırsak, bugün elimizde Sahra Altı Afrika örneği var. Burada kitlesel bir mücadele verilmeden gerçekleştirilen ve beyaz yerleşimcileri ortadan kaldıran ya da siyasi olarak etkisiz hale getiren sömürgesizleştirmenin bir sonucu olarak, sıfırdan imal edilmiş bir devlet aygıtı, bir ‘elit’ tarafından ele geçirilmiş, idare edilegelmiştir. Bu elit –tanımı ne olursa olsun: sınıf, tabaka, bürokratik burjuvazi, zümre– birbirinden ayrışmamış yoksul köylü ve kent proleteri yığınlarına karşı konumlanan son derece ayrıcalıklı bir sosyal kesim oluşturmaktadır. Bu grup, kendi varlığını sürdürmekten başka bir amacı olmadığı için daha da gelişkin bir özbilinç ve bütünlüğe sahiptir.23Zaire’de bu durum son derece katıksız bir hale geldi ve 1964’te bir halk ayaklanması ve geniş çaplı bir iç savaşla, ‘Mulelecilerin’ isyanıyla doruğa ulaştı. İsyan doruk noktasına ulaştığında ülkenin dörtte üçünü kontrol ediyor ve başkenti ciddi şekilde tehdit ediyordu. Marksist analistler tarafından tamamen görmezden gelinen bu hareket –şüphesiz geleneksel sınıf mücadelesi şemalarına uymadığı için–  tamamen devlet memuru birliklerine yönelikti; devrimciler bunları her geçtikleri yerde sistematik bir şekilde fiziken imha ediyordu.

Elbette tüm bunlar bürokratik devletin ebedi olduğu anlamına gelmiyor. Kendiliğinden çözülmemesi onu yok edilemez kılmıyor. Ancak, diğer tüm kurumlar gibi, o da dışarıdan saldırılarak yıkılmalıdır. Devlete, kendisini kurumsallaştırmadan ve dolayısıyla ‘bürokratikleştirmeden’ dışarıdan saldıracak bu türden bir ‘kültür devriminin’ sırrı henüz keşfedilmeyi beklemektedir. Marx, 22 Şubat 1858’de Lassalle’a yolladığı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” planlarından birinde, devlet teorisini ‘Ücretli Emek’ten sonra ve ‘Uluslararası Ticaret’ten önce gelmesi planlanan dördüncü cildin konusu olarak belirlemişti. Ne yazık ki bu kitap hiçbir zaman yazılmadı. Bununla birlikte, Marksist gelenek o zamandan beri sorunun aslında çözülmüş olduğu varsayımı üzerine inşa edilegelmiş olmasaydı, bunun verdiği zarar sadece yarısı kadar olurdu.

Notlar

(1) Marx, Surveys from Exile, s. 238; Marx ve Engels, Selected Correspondence, s. 318.

(2) Marx ve Engels, Selected Works, s. 32. Bir yandan Marx’ın Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli mektupta yer alan ‘proletarya diktatörlüğü’ ifadesi ile diğer yandan Manifesto‘daki ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ ifadesini ilişkilendiren Lenin, Marx’ın daha o dönemde bile henüz burjuva devletinin somut özelliklerini detaylandırmamış olsa bile burjuva devleti ile geçiş dönemi işçi devleti arasındaki nitelik farkına dair bir kavrayışa sahip olduğunu öne sürmüştür. Bu oldukça şüphelidir. Söz konusu metinlerin hiçbirinde Marx belirli bir devlet türü kavramına atıfta bulunmuyor, daha ziyade basitçe proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmesi olgusuna işaret ediyor gibi görünüyor. Özellikle Manifesto‘daki ‘egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya’ ifadesi, eğer Marx gerçekten ‘dolaysız bir baskı aygıtı olarak örgütlenmiş proletarya’ demek isteseydi, çok tuhaf bir kelime seçimi olurdu.

(3) Bu gerçekten küçümsenecek bir şey değil. Sadece bir örnek vermek gerekirse; birkaç yıl içinde, Fransa’da üst düzey devlet memurlarının -Fransız Polisi ve Ordusu dahil- önemli bir kısmı otomatik olarak eski Mayıs 1968 ‘yıkıcıları’ arasından atanacaktır. Yine de hiç kimse ciddi ciddi bunun kendi başına Fransa’daki burjuva kurumları için en küçük bir tehlike oluşturabileceğini düşünmüyor.

(4) Bizzat Lenin, Devlet ve Devrim‘de olduğu gibi, bazen bunları gereğinden fazla kullanır.

(5) Burada tanımladığımız şeyin aşırı soyut bir örnek olduğunu söylemeye gerek yok. Bu saflıkta bir feodal sistemin daha önce var olmuş olduğu şüphelidir. Çok erken dönemlerden itibaren, belirli kategorilerdeki toprak sahiplerinin ortaçağ ekonomisinde aktif bir rol oynadığını görüyoruz; örneğin Sistersiyen Manastırları İngiltere’de yün üretiminin gelişmesinde rol oynamıştır. Aynı durum, on altıncı yüzyılda Polonya’daki derebeyleri tarafından tahıl üretiminin canlandırılması vs. için de geçerlidir. Ancak üretim sürecine gerçekten de bu dolaysız müdahaleler yapıldığı ölçüde, söz konusu ilişkiler artık hakiki feodal ilişkiler değildi. Bunlar, sisteme sızan ya da Greko-Romen dünyasının çöküşünden kurtulan ve az çok feodal egemenliğin çeperlerinde işleyen meta ilişkileri ve hatta bazen kapitalist ilişkilerdi.

(6) Öte yandan, reformistler ile devrimciler arasındaki fark da burada ortaya çıkmaktadır. Reformu kendi başına bir amaç olarak gören ilk grup sadece ‘mümkün’ olanı talep edebilir. Ayrıca, gelecekte daha fazla ‘imkân’ üretebilsin diye sistemi sağlıklı tutmaya çabalarlar. Buna karşın devrimciler için reform sadece bir araçtır, amaç ise sistemin yıkılmasıdır. Bu nedenle, reform üstüne reformla, mümkün olan en erken zamanda ‘imkânsızın’ eşiğine –yani sistemin artık daha fazla bir şey veremeyeceği, işçi sınıfının ise artık elindekiyle yetinemeyeceği noktaya– ulaşmaya çalışacaklardır.

(7) Olumlu bir değişim için her şeyi en kötü noktaya sürükleme stratejisi anlamına gelen Fransızca deyim. (Çev.)

(8) Lenin bazen bu ‘kapitalizm öncesi’ siyasi biçimlerle olan benzerliği kabul ediyor gibi görünmektedir. Proletarya diktatörlüğünü reddeden ve bir sınıfın sınıf olarak yönetemeyeceğini yalnızca partinin yönetebileceğini savunan Kautsky’ye verdiği yanıt şöyledir: “Herhangi bir Avrupa ülkesi, Kautsky’ye egemen bir sınıf tarafından hükümet örnekleri verecektir; Ortaçağdaki toprak beylerinin durumu, yetersiz örgütlenmelerine karşın, böyle olmuştur.” (“The Proletarian Revolution and the Renegade Kautsky”, Collected Works, Cilt 28, s. 241.)

(9) Bkz. Lenin, The State and Revolution, birçok yerde, Collected Works, Vol. 25. Komünü bir ölçüde idealize eden Marx, Engels ve Lenin, onun bu limiti zaten uygulamış olduğunu tahmin ediyorlardı. Ancak bu, kendilerinin sunduğu rakamlarda görülmemektedir. Komün mensuplarına ödenen aylık 300 franklık maaş, o dönemde vasıflı bir işçinin ücretinin yaklaşık üç katıydı. Yıllık 6.000 frank olarak belirlenen Komün yetkililerinin alabileceği en yüksek maaşa gelince, bu vasıflı bir işçinin ücretinin beş ya da altı katı ve muhtemelen ortalama bir işçinin ücretinin sekiz ya da on katıydı. Bir referans noktası olarak, 1870 yılında kömür madenlerindeki ortalama ücretin aylık 75 frank olduğunu hatırlatalım.

(10) Bkz. örneğin, “The Immediate Tasks of the Soviet Government”, Collected Works, Vol. 27, s. 263-76.

(11) “All Out for the Fight against Denikin”, Collected Works, Vol. 29, s. 437.

(12) “Report to the Second All-Russian Congress of Miners”, Collected Works, Vol. 32, s. 61.

(13) “Summing-up Speech to the Tenth Congress of the Russian Communist Party” (Mart 1921), Şurada: Collected Works, Vol. 32, s. 205.

(14) “Letters from Afar”, Şurada: Collected Works, Vol. 23, s. 328.

(15) “Speech to the Second Congress of Political Education Departments” (1921), Şurada: Collected Works, Vol. 33, s. 71.

(16) “Speech to the First Congress of Working Cossacks” (Mart 1920), Şurada: Collected Works, Vol. 30, p. 389.

(17) “Speech to the Second Congress of Political Education Departments” (1921), Şurada: Collected Works, Vol. 33, s. 71.

(18) Charles Bettelheim (Les Luttes de Classes en URSS, Vol. 1, Paris 1974, s. 251), o dönemde Kızıl Ordu’da “askerler ve subaylar için önemli ölçüde farklı olan ‘dışa dönük saygı göstergelerine’ ve yaşam koşullarına (barınma, yemek vb.)” atıfta bulunarak, bu ayrımcılığın basitçe burjuva ideolojisinin varlığını sürdüren gücünü gösterdiğini iddia eder. Bunların aslında askerleri terbiye eden ve subayların ayrı, korkunç ve karşı konulmaz bir ırk olarak göründüğü ve tam da bu nedenle erleri harekete geçirip ordu birlikleri içinde bir araya getirebilen bir mit yaratarak bir verimlilik aracı olabileceğini düşünmez.

(19) Bkz. Marx ve Engels, On the Paris Commune, s. 211.

(20) “Why is it that red political power can exist in China?” (1928), Şurada: Mao Tse-tung, Selected Works, Vol. 1, s. 66.

(21) “All Out for the Fight against Denikin”, Collected Works, Vol. 29, s. 448

(22) Özellikle de ücretlerim söz konusu olduğunda, –Lenin’in varsaydığı gibi– muhatabım işverenimse, ki o da iki haftada veya ayda bir katıldığım küçük milis oyunundaki başarılarımı tamamen göz ardı ederek, performansımı fabrikadaki ya da ofisteki verimliliğime göre değerlendirmek gibi talihsiz bir eğilime sahip olacaktır.

(23) Zaire’de bu durum son derece katıksız bir hale geldi ve 1964’te bir halk ayaklanması ve geniş çaplı bir iç savaşla, ‘Mulelecilerin’ isyanıyla doruğa ulaştı. İsyan doruk noktasına ulaştığında ülkenin dörtte üçünü kontrol ediyor ve başkenti ciddi şekilde tehdit ediyordu. Marksist analistler tarafından tamamen görmezden gelinen bu hareket –şüphesiz geleneksel sınıf mücadelesi şemalarına uymadığı için–  tamamen devlet memuru birliklerine yönelikti; devrimciler bunları her geçtikleri yerde sistematik bir şekilde fiziken imha ediyordu.

* Başlık ve ara başlıklar Türkçe baskı için düzenlenmiştir. (Ed.)

 

Orijinal Başlık: The State and the Transition to Socialism
Yazar: Arghiri Emmanuel
Türkçeye Çeviren: Uğur Şen
Editör: Bekir Demir
Redaksiyon: Hatice Demir