Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Felsefenin Çarpıtılmış Tarihi: “Batı Felsefesi” Miti

Felsefenin Yunan kökenli öyküsü geç 18. yüzyılda Avrupa-merkezci tarih yazınında yaygın hale geldi. 19. yüzyılda ise bu anlatı, Avrupalı olmayan geleneklerin felsefe kanonundan dışlanmasını pekiştirmek için kullanıldı.
Çeviren:
Ulaşcan Kurt
Kaynak:
The Philosopher

Felsefe tarihinin geleceği

Felsefenin geleceğine dair kehanette bulunmanın bir yolu da felsefenin geçmişine bakmaktır. Ancak, felsefe tarihi –hem akademik bir alan olarak hem de popüler literatürde– daha ziyade sığ ve dar görüşlü bir hikaye anlatma eğilimindedir. Bu hikaye ağırlıklı olarak Avrupa’ya odaklanır ve geri kalan hemen her yeri dışarıda bırakır. Böyle bir temayülden kopuş, özellikle felsefe tarihi uzmanları için, halihazırda başlamış olsa da, günümüzün en etkili felsefe tarihi anlatılarında hala Avrupa-merkezci varsayımlar mevcuttur. Halen ‘Batı Felsefesi’ diye bir şeyin varolduğu yaygın biçimde üstü kapalı bir varsayım olarak kabul edilmektedir. Birazdan tartışacağımız üzere, bu ‘Batı Felsefesi’ fikri terk edildiğinde, felsefe tarihi daha iyi anlaşılacaktır. Nedenini görmek için, felsefenin geçmişine dair en yaygın anlatılarla başlayacağız.

Standart Anlatı Olarak “Batı Felsefesi”nin İmalı

Ana akım felsefe tarihi anlatıları, ‘Standart Anlatı’ diyebileceğimiz şeyden ibarettir: Genellikle Thales ile Antik Yunan’dan başlatılan felsefe, günümüze kadar devam ettirilir (“Platon’dan NATO’ya”1David Gress’in “From Plato to NATO: The Idea of the West and Its Opponents” kitabına gönderme. (Ed.)) ve bu felsefe geniş ölçüde Avrupa’nın kendi başarısının bir sonucudur. Dünyanın geri kalanının onun üstündeki etkisi oldukça azdır. Bertrand Russell’ın Batı Felsefesi Tarihi’nden (1954), Anthony Gottlieb’in Aklın Rüyası: Batı Felsefesi Tarihi (2000), James Garvey ve Jeremy Stangroom’un Felsefenin Öyküsü: Batı Düşüncesinin Tarihi (2012) ve A.C. Grayling’in Felsefe Tarihi (2019) gibi daha çağdaş eserlere kadar bu resmin bazı formları en etkili felsefe tarihi çalışmalarında hala mevcuttur. Bu çalışmalarda, Standart Anlatı, ‘Batı Felsefesi’ ile özdeşleştirilme eğilimindedir. Hatta, Philip Stoke’un Felsefe: 100 Önemli Düşünür (2016) çalışmasında olduğu gibi bazen felsefe ile birbirlerinin yerine bile kullanılırlar.

Buraya kadar her şey oldukça tanıdık. Ancak Standart Anlatının ortaya çıkardığı gerçek sorunlar vardır. En belirgin olanı, süreklilik içinde olduğu varsayılan bir gelenek içerisinde yaklaşık 600 yıllık çarpıcı bir boşluğun (yaklaşık MS 450-1050) olması çeşitli soruları da beraberinde getirir. Bu boşluk, yarım bin yıldan daha uzun bir süre için gerçekten hiçbir filozof olmadığını ya da Brian Magee’nin ifade ettiği gibi, “uzun bir süre için kalıcı öneme sahip neredeyse hiçbir yeni entelektüel faaliyetin gerçekleştirilmediğini” düşündürmektedir.

Daha da ileri giderek, tamamen erkeklerden oluşan ve köklü Avrupa soyuyla övünen bir felsefe tarihi anlatısını sorgulayabiliriz. Esas etkileşimleri Doğu Akdeniz ile olan ve kendileri de genellikle Levant ve Kuzey Afrika’dan gelen Antik Yunanlılar nasıl oldu da Avrupalılarla özdeşleştirildi? Peki ya çağdaş Türkiye’den (Thales), Mısır’dan (Plotinus) ve Cezayir’den (Augustine) gelen ancak Greko-Romen dünyasına mal edilen ‘kanonik’ düşünürlere ne demeli? Üstelik bu sadece başlangıç. Peki ya Yunanlar’dan önce gelen ya da onlarla çağdaş olmasına rağmen Yunanca ve Latince değil de Sanskrit ve klasik Çince yazan ancak Antik Felsefe geleneği içerisinde sayılmayan filozoflara ne demeli?

Standart Anlatı, Avrupalı felsefe tarihçileri tarafından sanki antik çağlardan beri süregelen bir anlatı gibi sunulmaktadır. Fakat, en önemli özelliklerinden birisi aslında yakın zamanda imal edilmiş olmasıdır. Oysa geç 18. yüzyıla kadar bile, birçok Avrupalı felsefe tarihi anlatısı başka bir resim sunuyordu. Örneğin, Gilles Ménage, 1690 yılında Fransa’da Kadın Filozoflar Tarihi adlı bir çalışma yayımlamıştı. Öte yandan Almanya’da, Johann Jakob Brucker’in 1742 tarihli Felsefenin Eleştirel Tarihi çalışması, Yunanlar’ın öncesine ve Avrupa’nın ötesindekilere dair yüzlerce sayfa içeriyordu.

Öyleyse nasıl oldu da Standart Anlatıya ulaştık? Felsefenin Yunan kökenli öyküsü geç 18. yüzyılda Avrupa-merkezci tarih yazınında yaygın hale geldi. 19. yüzyılda ise bu anlatı, Avrupalı olmayan geleneklerin felsefe kanonundan dışlanmasını pekiştirmek için kullanıldı. Peter Park’ın 2013 tarihli oldukça önemli Afrika, Asya ve Felsefe Tarihi kitabından hareketle, Yoko Arisaka daha geniş kapsamlı Standart Anlatının “aslında Alman geleneğinden doğan ve kendisini Avrupa-merkezci kanonik felsefe tarihi olarak kuran 19. yüzyıl sonrası özel bir yapı” olduğunu vurgulamıştır. Avrupa’nın sömürgeci yayılması, kölelik, sözde bilimsel ırk teorileri, toplumsal cinsiyet temelli sosyal yeniden yapılandırma, akademik disiplinlerde uzmanlaşma, dini mezhepçilik ve siyasi çıkarlar gibi bir dizi felsefe dışı kaygıyla bağlantılı olan uzun bir dışlama ve ötekileştirme tarihinden doğmuştur. Önde gelen Avrupalı filozoflar, Antik Yunan’ın batıl inançlardan ve müphem mitoslardan arınmış, daha önce eşi benzeri görülmemiş bir mantık ve akıl (yani logos) çağını başlattığı konusunda gittikçe daha fazla gürültü kopardılar.

20. yüzyılın başlarında, Standart Anlatı uzman felsefe metinlerinde çağdaş şeklini almıştı. Ondan sonra da, Will Durant’ın Felsefenin Öyküsü (1926) –ki ABD’de o yılın en çok satan kitabıydı ve yaklaşık 4 milyon kopyası satılmıştı– ve yayımlandığı 1945 yılından beri yaklaşık 2 milyon kopyasının sattığı tahmin edilen ve ‘Batı Felsefesi’ etiketiyle Standart Anlatı’nın geniş ölçüde bilinir hale gelmesini sağlayan Bertrand Russell’a ait Batı Felsefesi Tarihi gibi kitaplar sayesinde İngilizce konuşan dünyada popüler hale gelmişti. Standart Anlatı o zamandan beri, özellikle eski Avrupa yerleşimci koloniler başta olmak üzere, küresel çapta etkili olacak şekilde yayıldı.

21. yüzyılın çağdaş felsefe tarihi çalışmaları ise Standart Anlatı ile ikircikli bir ilişkiye sahiptir. Özellikle Mary Ellen Waithe ve Eileen O’Neill gibi feminist felsefe tarihçileri başta olmak üzere, Standart Anlatının geçersizliğine ve dar görüşlülüğüne dair genel bir kabul vardır. Bu aynı zamanda Hajime Nakamura, Souleymane Bachir Diagne, ve Peter Adamson gibi Avrupa-merkezci değil de daha küresel tarih (ya ‘boşluksuz’ tarih) çalışmaları yapan tarihçiler arasında da böyledir. Ancak yine de, birçok felsefe tarihi çalışması ‘Batı Felsefesi’ düşüncesine temel oluşturan Standard Anlatıyı tekrarlamakta ve onun temel öncüllerine (Yunan kökenlilik, yalıtılmışlık ve çağdaş Avrupa ile süreklilik) sadık kalmaktadır. Bunu yaparken, çağdaş felsefe tarihi çalışmaları bile ‘Batılı’ ve ‘Batılı olmayan’ diye tanımlanan felsefeler arasında yanlış bir ikilik kurmakta ve bu ayrımı yaratan Avrupa-merkezci önyargının tuzağına düşmektedir. Dolayısıyla bu çalışmalar aslında gerçekten küresel bir felsefe tarihi sunmaktan acizdir.

Süreklilik ve Yunan Mirası Miti

Eğer felsefe tarihinin geleceği Avrupa-merkezci değil de küresel olacaksa, o noktaya nasıl ulaşacağız? Erkek egemen felsefe tarihine yönelik feminist eleştirilerden çıkarılacak derslerden biri de şudur: Basitçe bir dışlanan/öteki eklemek ve onu tartıştırmak yeterli değildir; felsefe tarihinde gerçek entegrasyon, neyin felsefe sayılacağını yeniden tasavvur etmek anlamına gelebilir. Aynısı benzer şekilde felsefe tarihini Avrupa-merkezli olmayan veya küresel perspektiften yeniden yazma girişimleri için de doğrudur. Bu irade, tarihyazımının zorluklarından (yani böyle bir tarihin nasıl yazılacağından) felsefenin kendisinin Avrupa dışında nasıl kavramsallaştırıldığına kadar oldukça özenli bir çabayı gerektirir.

Ancak aynı zamanda halledilmesi gereken başka bir problem daha vardır: ‘Batı Felsefesi’ fikrinin kendisi. ‘Batı felsefesi’ fikri büyük ölçüde verili kabul edilir. Çok az sayıda yazar bu terimin neyi işaret ettiğini tanımlamaya çalışmış, çoğunluk ise onu Standart Anlatı ile eşdeğer saymış ve tanımlanmadan bırakmıştır (1950’lerde Ben Kies ve daha yakın zamanlarda Lucy Allais ve Christoph Schuringa isimlerini kayda değer istisnalar olarak saymak gerekir). Açıklamaya girişildiğinde, bunların mantıksız, değişken ve pek de varsayılan ‘geleneğe’ (tamamen coğrafi bir tanımlayıcıdan, ‘seküler’ ve ‘bilimsel’ düşünmeye, ‘rasyonel sorgulama’ya ya da ‘akıl yürütme kaygısı’ gibi varsayılan niteliklere –yani basitçe Yunan mirasına– kadar) özgü olmadığı ortaya çıkmaktadır.

‘Batı’ göreceli bir terim olduğu için, ‘Batı Felsefesi’ salt coğrafi olamaz. Bu anlayış, Antony Flew’ün Batı Felsefesine Giriş (1971) kitabında ifade ettiği gibi, “Süveyş’in doğusundaki tüm kaynakları” göz ardı mı ediyor? Eğer öyleyse, Amerikalı yerli düşünürler içerilirken, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı düşünürler dışlanmış olacaktır. ‘Batı Felsefesi’ de farazi özelliklerle kolayca tanımlanamaz. Seküler düşünceyi ele alalım: Grayling’in yakın tarihli Felsefe Tarihi kitabında belirttiği gibi, “bu bir felsefe tarihidir, teoloji ve din tarihi değil.” Ancak eğer ‘Batı Felsefesi’ seküler düşünceye bağlılık olarak tanımlanırsa, ‘Latin Batıdaki Hristiyan düşünürler bir yana, Yunan filozoflarının çoğu muhtemelen ‘Batı Felsefesi’ geleneği içinde sayılamayacaktır çünkü kutsal olanın doğasına ve teolojik kavramlara duydukları ilgi onların felsefi kuramlarının ve bilimsel açıklamalarının çoğunun temelini oluşturmuştur. Avrupa’da metafizik, etik ve benzeri alanlarda seküler kuramlar bulmak için 18. hatta 19. yüzyıla kadar beklemeniz gerekirdi. Öte yandan, örneğin antik Hint Cārvāka/Lokāyata düşünürleri arasında ‘seküler düşünce’ye dair pek çok kanıt bulabilirsiniz ancak hiç kimse Cārvāka‘yı ‘Batı Felsefesi’nin bir parçası olarak görmez.

Peki ya ‘Yunan mirası’ fikri? Bu anlayışa göre, İslam dünyasındaki felsefe (Peter Adamson’ın ortaya koyduğu gibi) ‘Batı Felsefesi’nin karakteristiği olma konusunda, Avrupa’daki Ortaçağ Latin Hristiyan dünyasında yaklaşık 600 yıl boyunca olup biten her şeyden çok daha güçlü bir rakip olacaktır. Aslında, süreklilik hikayesindeki 600 yıllık boşlukla ilgili mesele de tam olarak budur. Eğer Avrupa’nın içinde veya etrafında Yunan kaynaklarla felsefe yapmakta herhangi bir süreklilik varsa, hikâye ağırlıklı olarak Yunanistan’ın doğusunda ve güneyinde, Bizans’ta ve İslam dünyasındaki düşünürler üzerinden ilerler. Bu dönemde Yunanca metinlerin çevirileri Süryanice, Arapça, Aramice, İbranice, Ermenice, Kıptice ve Ge’ezce de dahil olmak üzere çok sayıda dilde yayımlanmıştır.

İbn Rüşd ve yalıtılmışlık

‘Batı Felsefesi’ fikrinin tutarsızlığı bu 600 yıllık boşlukla da kalmaz. Bunun bir örneği, Avrupa’nın en batı bölgelerinden biri olan Endülüs  –günümüzde İspanya– ile kuzeybatı Afrika –özellikle de günümüz Fas’ı– arasında çalışmalar yürüten rasyonalist düşünür İbn Rüşd’tür (Latincesi  Averroes, 1126-1198). İbn Rüşd’ün Aristoteles yorumları ve kendine özgü felsefi düşünceleri 16. yüzyıla kadar Avrupa’da oldukça etkili olmuştur. Eğer Yunan’a karşılık gelen, ‘Batı’da (Avrupa’da) geçen ve süreklilik içeren bir hikaye anlatmak isteseydik, İbn Rüşd böyle bir anlatının en önemli parçalarından biri olarak görünürdü. Ancak, İbn Rüşd ‘Batı Felsefesi’ tarihini anlatan çalışmalarda çok nadir olarak öne çıkarılır, hatta bazen tamamen görmezden gelinir. Çoğu zaman, Aristoteles’i yalnızca ‘muhafaza etmiş’ ve ‘aktarmış’ olarak gösterilir.

Bu da bizi ‘Batı Felsefesi’ fikrinin son büyük problemine götürür: yalıtılmışlık. ‘Batı Felsefesi’ dış etkilerden tamamen arındırılmış, salt Avrupalı (belki en fazla, Kuzey Amerika ve Avustralya’ya kadar genişletilebilen) bir fenomen olarak sunulur. Bazı ‘küresel’ felsefe tarihi çalışmaları bile –Julian Baggini’nin Dünya Nasıl Düşünür (2018) adlı çalışmasındaki gibi– ötekinden izole edilmiş ve ötekiyle hiçbir şekilde etkileşimi olmayan gelenekler anlatısını yeniden üretir. Her ne kadar ‘Batı Felsefesi’ tarihi çalışmalarında dışarıda bırakılsalar da, kanonik ‘Batılı’ filozoflarla dünyanın geri kalanı arasındaki fikir alışverişlerinin, bağlantıların ve karşılıklı etkileşimlerin tarihine dair akademik ilgi günümüzde gittikçe artmaktadır. Hint ve Doğu Asya felsefesinin Schopenhauer ve Heidegger üzerindeki etkisi gibi bazı örnekler iyi bilinirken, örneğin Leibniz’in Çin’e olan ilgisi gibi kimi örnekler akademik çalışmalara daha yeni yeni konu olmaya başlamıştır.

Bu eğilim, Antik Yunan ile Mısır, Babil, İran ve Hindistan’ın büyük bölümü ve Roma İmparatorluğu ile Kuzey Afrika ve Avrasya’nın büyük bölümü arasındaki etkileşimi küçümseyen antik ‘Batı Felsefesi’ dönemlendirmesi içinde de geçerliliğini korumaktadır. Ancak yine de, bazı düşünürler Rönesans ve Aydınlanma gibi ‘Batı’ tarihinin en önemli dönemlerinin aslında Avrupalıların İslam dünyasından ve daha sonra da yerli Amerikan, Afrikalı, Hintli ve Çinli düşünürlerden öğrendikleri şeylerin bir ürünü olduğunu savunmuşlardır.

Tarihsel dolaşıklık belki de ‘Batı Felsefesi’ anlatısının yarattığı temel problemdir: Eğer Avrupalı filozoflar tarih boyunca Avrupa dışındakilerle karşılıklı etkileşim içinde olmuşsa, diğerlerinden ayrılan bir ‘Batı Felsefesi’ anlatısı yaratmak oldukça zorlaşacaktır. Onu, biricik ve hakiki felsefe olarak savunmaksa çok daha zor olacaktır. Güney Afrikalı bir okul öğretmeni, aydın ve sömürge karşıtı bir aktivist olan ve belki de ‘Batı Felsefesi’ fikrine meydan okuyan ilk kişi olan Ben Kies (1917-1979) tarafından ortaya atılan argüman tam olarak budur. Kies’in 1953’te ileri sürdüğü gibi, bu anlatının oluşumu öncelikle “bir mit ve politik metafizik meselesidir.” Bunun yanında, ‘Batı Medeniyeti’ projesi, ona eşlik eden bir ‘Batı Felsefesi’ anlatısı ile birlikte, ancak 2. Dünya Savaşı sonrası ırksal bir kategori olan ‘beyaz medeniyeti’ anlayışını yeniden canlandırma girişimlerinde yaygın hale gelmiştir. Kies haklıysa, ‘Batı Felsefesi’ esasında politik egemenlik biçimlerine bağlı ideolojik bir çıktıdır. Aynı zamanda bu, ‘Batı Felsefesi’nin açıklamalarından hiçbirinin, onunla ilişkili olan filozofları ve entelektüel hareketleri neden tutarlı bir biçimde ortaya koyamadığını da açıklayacaktır.

Siyasi bir proje olarak “Batı Felsefesi”

‘Batı Felsefesi’ fikri oldukça yeni bir icattır. Kökenlerini hiç de azımsanmayacak biçimde ırkçı ve emperyalist düşünceden alan siyasi bir projedir. Aslında, bizzat bu fikrin kendisi, gerçeklere uymayan ve felsefeyi ve felsefe tarihini anlamamızı engelleyen yapay bir tarih anlayışının ürünüdür. Sonuç olarak, ‘Batı Felsefesi’ fikrini terk etmeli ve felsefe tarihini onun tahrip edici etkilerinden kurtularak yeniden değerlendirmeliyiz. Böyle yaptığımızda, geçmişten daha çok şey öğrenebiliriz. Tarih boyunca, dünyanın dört bir yanındaki düşünürler ‘kültürler arası’ ve hatta küresel olarak iç içe geçmiş felsefe ile uğraşmışlardır ancak onların kavrayışları ve yöntemleri bugünkü tarih yazımı ve metafelsefe tartışmalarında büyük ölçüde kaybolmuş durumdadır. Bu durumu düzeltmek için atılacak en kritik adımlardan birinin, Avrupa-merkezci ‘Batı Felsefesi’ kategorisini yeniden kullanıp güçlendirmekten vazgeçerek, felsefi tarih yazımında ve felsefe tarihi çalışmalarında bu tür yaklaşımları teşvik etmek olacağını öne sürüyoruz.

Notlar

(1) David Gress’in “From Plato to NATO: The Idea of the West and Its Opponents” kitabına gönderme. (Ed.)

İleri Okumalar

Ben Kies (1953) “The Contribution of the Non-European Peoples to World Civilisation”.

Lucy Allais (2016) “Problematising Western philosophy as one part of Africanising the curriculum”.

Christoph Schuringa (2020) “On the very idea of ‘Western’ philosophy”.

Lea Cantor (2022) “Thales – the ‘first philosopher’? A troubled chapter in the historiography of philosophy”.

Josh Platzky Miller (2023) “From the ‘History of Western Philosophy’ to Entangled Histories of Philosophy: The Contribution of Ben Kies”.

 

Orijinal Başlık: The Future of the History of Philosophy
Yazar: Josh Platzky Miller ve Lea Cantor
Türkçeye Çeviren: Ulaşcan Kurt
Editör: Bekir Demir
Redaksiyon: Hatice Demir