Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Dünya Yanarken: Kapitalizm, Rantçılık ve İklim Krizi

Mevcut hükümetler, karbon sıfırlama yönünde atılacak küçük bir adımı bile yönetmekte yetersiz olduklarını göstermişlerdir.
Çeviren:
Sude Şahin
Kaynak:
The Philosopher

“Kapitalizm gezegeni yok ediyor.” George Monbiot’un Guardian‘da yayımlanan yakın tarihli bir köşe yazısının başlığı buydu. Mart 2019 tarihli bir diğer yazının başlığı ise şuydu: “İklim değişikliğinin sona ermesi için kapitalizmin son bulması gerekiyor.” Naomi Klein’ın İşte Bu Her Şeyi Değiştirir adlı popüler kitabının alt başlığıysa “Kapitalizm İklime Karşı” şeklinde idi. Blog yazarı James O’Malley ise farklı bir yaklaşım sergiliyor. İklim sorununu kapitalizm ile çözmeliyiz, diyor ve bunun basit bir nedeninin olduğunu savunuyor: “Kapitalizm şu anda içinde bulunduğumuz sistemdir. Şayet iklim değişikliği konusunda ciddi adımlar atmak için küresel bir anti-kapitalist devrimi beklememiz gerekiyorsa, o halde belirlenen hedef tarih olan 2050’yi kaçıracağız.”

Bu durumda haklı olan kim? Felsefecilerle fazla haşır neşir olanlar cevabımı tahmin edecektir: “‘Kapitalizm’ ile ne kastettiğinize göre her şey değişir.”

Ne yazık ki kesin ve kararlı fikirler ifade edilirken, önemli kelimeleri muğlak bırakmak gibi kötü alışkanlıkları var insanların. Yukarıda bahsettiğim kaynakların hiçbiri “kapitalizm” kavramının tanımını vermiyor. Monbiot, “çoğu insanın hayatlarımıza hükmeden sistemi tanımlamak için mücadele ettiğini” belirtiyor, ancak kendisi bu mücadeleye katılmayı reddediyor. Bir açıklama yapmaktansa, kapitalizm sayesinde elde edilen büyük servetlerin, sıkı çalışmanın ve yenilikçiliğin ödülleri olmaktan ziyade, “miras, yağma, tekelcilik ve rant hırsının” ganimeti olduğunu iddia etmekle yetiniyor. Eğer bu tür sözler kapitalizmi tanımlamak için kullanılıyorsa, o zaman kapitalizm Nehemya Kitabı’nda ya da Gılgamış Destanı’nda anlatılan antik dönemlerden ayırt edilemez.

Yine benzer şekilde Klein, iklim değişikliğinin çözümünün “sadece kapitalizme değil, aynı zamanda modern kapitalizmden önce gelen materyalizmin yapı taşlarına da meydan okuyan bir değişimi, bazılarının ‘ekstraktivizm’ olarak adlandırdığı bir zihniyeti” gerektirdiğini ileri sürmektedir. Ancak bu durum – insanın yeryüzünden sonuçlarını düşünmeden kaynak çıkarma çabası – kapitalizm öncesi tarım sistemlerinden bile önceye dayanmaktadır. Antropolojideki meşhur bilmecelerden biri, insanların neden bitki ve hayvanların üreme döngülerine müdahale etmeyi gerektiren tarımı seçerek toplayıcılığı (avcılık ve toplayıcılık) bıraktığıdır. Paleolitik dönemde yaşayan toplayıcıların geçimlerini sağlamak için haftada 15-20 saat çalıştıkları tahmin edilirken, tarım işçilerinin haftada 100 saat çalıştıkları bilinmektedir. Şayet iflah olmaz işkolikler değillerse, atalarımız bu dönüşümü neden yapmışlardı? Bu konudaki başlıca açıklamalardan biri, Paleolitik atalarımızın doğayla barışık bir halde yaşadıklarına dair pembe resmi reddetmektedir. Aksine, sürdürülebilir olmayan bir şekilde toplayıcılık yaptıkları için tarıma mecbur kaldılar, o kadar çok megafauna türünü avlayarak yok ettiler ki toplayıcılık artık ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi. Tim Flannery’nin de belirttiği gibi, geleceklerini yediler. Bu hikâye ne kadar doğru bilinmez ama kapitalizmi keşfetmeden çok önce ekolojik sürdürülemezliği -ekstraktivizmi- keşfettiğimizi inkâr etmek oldukça zordur. Dolayısıyla Monbiot ve Klein, iklim krizi için kapitalizmi suçlayarak söze başlıyorlar fakat sonunda kendi tezlerinin karşısında duruyorlar. Her ikisi de bu sorunun çok daha derin ve eski bir nedene dayandığının izini sürüyorlar.

O halde, kapitalizmi nasıl tanımlamalıyız? Bu iş için kapitalizmin ilk büyük teorisyenlerinden Karl Marx’tan daha iyisini bulabileceğimizi sanmıyorum. Kapitalizm, üretim araçlarının bir sermayedar sınıf tarafından sahiplenildiği ya da kontrol edildiği ve işçi sınıfının geçimini sağlamak için emek gücünü satmak zorunda kaldığı düzendir. Marx’a göre sermaye, bir kapitalist tarafından daha fazla para kazanmak için harcanan para demektir. Temel bir yaklaşım olarak, kapitalist bunu işçiye asgari düzeyde bir ücret ödeyerek ve ardından işçinin ürettiği ürünleri işçinin ücretinin ve diğer tüm üretim maliyetlerinin üzerindeki bir fiyattan satarak elde eder. Marx, işçilerin ürünlere ücretlerden çok daha fazla değer kattığına inanıyordu; bu da kapitalistin kârının kaynağıydı.

Bugün varlıklı kişi dediğimizde aklınıza gelen muhtemelen yeniden üretilemeyen varlıklara sahip kişi olacaktır.

Marx bunları yazdığında sıradan bir sermayedar, yeniden üretilebilir varlıklarıyla birlikte bir sanayi kaptanıydı: ekipmanlar, endüstriyel tesis, makine, ulaşım, gibi birden fazla servetin anahtarına sahipti. Marx’ın söyleminin gücü, eşitsizliğin daha da arttığı çağımızda yeniden hayat buluyor, fakat analizleri ekonomimize yalnızca kısmi olarak uygulanabiliyor. Bugün varlıklı bir insan düşündüğünüzde, büyük olasılıkla aklınıza yeniden üretilemeyen varlıklara sahip olan birisi gelecektir. Bu varlıklar ya doğal olarak yeniden üretilemeyen (petrol veya gaz sahaları, kömür madenleri, ormanlar, arazi) ya yapay olarak yeniden üretilemeyen (telif haklarıyla korunan markalar, patentlerle korunan fikrî mülkiyet hakları) ya da bu ikisinin bir karışımı olan (imar yasalarıyla korunan gayrimenkuller ve arzulanan bölgelerdeki sınırlı arazi) varlıklardır.

Bu servet kaynağı hakkında yazmak oldukça zor, zira bu kaynağın uygun bir adı yok. Klasik iktisatçılar yeniden üretilemeyen varlıkları toprak olarak adlandırmışlardır, çünkü o dönemde bu tür varlıklar arasında en yaygın olanı topraktı. Ancak bu terim, örneğin Jeff Bezos’un Amazon yazılımını üretmek için münhasır lisansına ve başka herhangi birinin bu yazılımı üretmesini engellemek için yasal güce uygulandığında daha da kafa karıştırıcı bir hale bürünüyor. Kapitalizmin savunucularının belirttiği gibi, yeniden üretilebilir varlıklara sahip olmanın anahtarı yaratıcılık, kararlılık, risk alma isteği ve benzer şeyler olabilir. Buna karşılık, yeniden üretilemeyen varlıklara sahip olmanın anahtarı iktidardır. Yasal bir unvana ve bunu uygulayacak bir devlete ya da özel kolluk gücüne ihtiyacınız vardır. Bu politik ya da yasal güç, sistemimizdeki zenginliğin birincil kaynağıdır ve buna “kapitalizm” demek, Marx’ın bahsettiği endüstriyel sistem ile gereğinden fazla bir yakınlık kurmak anlamına gelir. Daha uygun bir isim ise “rantçılık” (rentierism) olabilir.

Elbette toprak, rantçılığın önemli bir parçası olmaya devam edecektir. Çevrenizdeki en zengin insanları düşündüğünüzde büyük ihtimalle cazip bir muhitte mülk sahibidirler. Bu mülke sahip olduktan sonra, elde ettikleri gelirin varlıklarıyla ilişkisi oldukça sınırlıdır. Sadece değer kazanan bir varlığın üzerinde oturmaktadırlar. Bina ve bahçe tadilatı ile ilgili tüm takıntılı durumlarına rağmen, değer kazanan unsur çoğunlukla arazidir, aksi takdirde gösterişli başkentlerdeki çirkin ve harabe mülkleri dudak uçuklatan fiyatlara satmak pek de mümkün olmazdı.

İyi de bu muhitlerde araziler neden değer kazanıyor? Kesinlikle Marx’ın tanımladığı şekliyle kapitalizmin motoru olan -endüstriyel üretimin- zenginliğin damarlarına pompalamasından kaynaklanmıyor. Tam aksine, endüstriyel üretim ve tarımdaki büyüme 1960’lardan bu yana dünya genelinde istikrarlı bir şekilde azalmıştır. Ancak düşen büyüme ve kârlar -endüstriyel motorun kademeli olarak güçten düşmesi- yükselen aktif fiyatlara karşılık gelmektedir. Bunun nedeni, daha fazla servet yaratılmadığında, mevcut servetin kıtlık değerinin yükselmesidir. Sanayi zayıflarken, elinde parası olanlar yatırım yapacak emlaktan daha iyi bir şey bulamaz, bu da fiyatları daha da yükseltir ve pozitif bir geri besleme döngüsü yaratır. Marx her ne kadar “hayali sermaye”den söz etse de, bunu sanayi kapitalizminin körüklediği bir balon olarak ele almıştır. Balondan ibaret ve körüksüz, ranttan ibaret ve kârsız ve de servet çıkarımından ibaret olan bu toplumların, refah yaratımından yoksun bir dünyaya doğru ilerlediği gözlemleniyor.

Marx sanayi işçilerinin sömürülmesine odaklanmıştı ve günümüzde de Marksistler bunu yapmaya devam ediyor. Amazon depoları ve Shenzen fabrikalarındaki örnekler hiç de az değil. Ancak bu tesisler içeriden bakıldığında ne kadar devasa görünseler de, giderek küçülen bir alanın parçasıdırlar. Bunun dışında, Marx’ın bahsettiği kapitalizm anlayışından çok daha eskilere dayanan sömürü şekli, yani diğer anlamıyla rantçıların sömürüsü yatmaktadır.

Bu iki sömürü türü arasında önemli farklar var. Sanayi işçilerinin geçimlerini sağlayabilmek için ne yapmaları gerektiğini yeterince biliyoruz. Dahası, üretim işgücünden daha hızlı arttığında ücretler de artacaktır. Kapitalizmin 1940’lar ve 1980’ler (ya da gelişmekte olan dünya için 1960’lar ve 1980’ler) arasındaki Altın Çağı’nda da böyle olmuştur ve bu dönemde ekonomik eşitsizlik tarihte ilk kez birçok yerde azalmıştır.

Bunun aksine, rantçıların işçilere hiçbir ihtiyacı yoktur. Hiçbir şey üretmek zorunda değildirler. Onlar sadece değer kazanan varlıklara sahiplerdir. İşçilere ya da diğer işsizlere düşense, rantçılara lüks hizmetler sunarak bu servetin bir kısmını ele geçirmenin yollarını aramaktır. Güney Kore yapımı Parazit filmindeki yoksul aile, zengin bir aileyi özel öğretmenlere, şoförlere, aşçılara ve benzeri alanlara ihtiyaç duyduğuna ikna etmeye çalışır. Kent merkezleri, zenginlerin neden ihtiyaç duyduklarını asla bilmedikleri yeni “yaşam tarzı mallarının” sunulduğu bölgelerdir: evcil hayvan terapisi, moleküler gastronomi, yetişkinlere yönelik eğlence alanları ve benzeri… Ancak yine de bu üretilen taleplerin işgücü arzını aşması oldukça zordur, özellikle de giderek büyüyen yoksul kesim, daha fazla hizmet sunma heveslisinin kentlere göç etmesine ve birbirleriyle rekabete girmesine neden olmaktadır. Yoksullar için en iyi umut, Adam Smith’in Ahlaki Duygular Kuramı‘nda önerdiği gibi, zenginlerin kibrinde yatmaktadır.

Monbiot’nun yukardaki alıntılanan yorumları, “kapitalizm” ile kastettiği şeyin aslında rantçılık olabileceğinin işaretlerini veriyor. Peki ama bu durum gezegenimizi nereye götürüyor? Biri distopik, diğeri ütopik olmayan ama umut dolu olan iki farklı geleceği karşılaştıralım.

Distopik gelecekte, iklim değişikliği, yeniden üretilemeyen varlıkların değerini daha da yükseltecektir. Daha fazla arazi kullanılamaz hale gelirken, mülkler yok edilecek, fosil yakıtlar ve ormanlar tükenecektir. Bir diğer olasılık ise yeniden üretilemeyen varlıkların değeri artarken, bu varlıkların sahiplerinin sayısının azalmasıdır. Zenginlik giderek daha fazla artmakta, sanayi duraklamakta ve varlıklı olmayanları artan kısmı giderek daha müsrif hizmetler sunarak bir damla zenginliği yakalamak için çabalamaktadır. Bazıları bu durumun mülkiyete zorla el konulması suretiyle ortadan kaldırılabileceğine inanmaktadır, ancak bu görüş zenginlerin savaş makineleri ve politikacıların ruhlarının -vicdanları tarafından boş bırakılan büyük bir kısmı da dahil olmak üzere- her şeye sahip oldukları gerçeğini göz ardı etmektedir.

Diğer gelecekte ise teknolojinin, yeni bir enerji kaynağına geçişi mümkün kılacağı öngörülmektedir. Bu da muazzam bir yeni sermaye oluşumunu gerektirecektir: yenilenebilir enerjiyi yakalamak için cihazlar, bunu depolamak için tasarruflu bataryalar, iletmek için sıcak süper iletkenler, yeşil hidrojeni üretmek için elektroliz tesisleri ve bunu kullanarak çelik üretmek için yeni fabrikalar, çevre dostu beton ya da et yerine geçecek ürünler, akıllı sulama sistemleri ve ormanların sürdürülebilir bir şekilde korunması için gerekli teknolojiler -ve tabii ki karbonu atmosferden uzaklaştırmak için kullanacağımız, ister okyanusun derinliklerine bitki örtüsü yerleştirmek, ister doğrudan karbon tutucu teknolojiler inşa etmek ya da herhangi başka bir şey- her türlü aracı geliştirmek ve devreye sokmak için gereken devasa miktarlarda yatırımlar olacaktır. Büyük olasılıkla yeni bir dizi güvenli (III. Nesil veya daha üstü) nükleer reaktörü de içerecektir.

Bununla birlikte, bu büyük yeni sermayenin yüksek ölçüde devlet tarafından yaratılması ve sahiplenilmesi gerektiğini belirtmek gerekir. Marksist bir kapitalizm tanımı için bunun pek bir önemi yoktur. Marx devleti sadece egemen sınıfların bir aracı olarak görür ve kapitalizm altında bu durum kapitalistler anlamına gelir. Ancak bu görüşün, üretim araçlarının devlet mülkiyetinin aksine özel mülkiyeti vurgulama eğiliminde olan ekonomi ders kitaplarında bulunan kapitalizm tanımına uymayacağını belirtmek gerekir. Özel mülkiyet bu sermayenin büyük bir kısmı için (örneğin nükleer reaktörler) son derece tehlikeli olacaktır ve özel yatırım asla bu sermayeyi yaratamayacaktır. Sermayenin böylesi bir genişlemesinin tarihsel emsaline yakın olan tek şey ise İkinci Dünya Savaşı öncesinde gerçekleştirilen devasa seferberliklerdir. Bu, devletin üretim araçlarına fiilen el koymasıydı -elbette geçiciydi- ancak her geçici politikada olduğu gibi asla tam olarak tersine çevrilememiştir.

Bu kitlesel seferberliğin, Marx’ın kapitalizm analizinin bir bölümünün zayıflamasında rol oynadığını belirtmek gerekir. Marx, büyük ölçüde klasik “Demir Ücret Yasası”na bağlı kalmıştır: Kapitalizmde ücretler, toplumsal geleneklere göre bir miktar düşük olmakla birlikte, asgari geçim düzeyine yakın kalmaktadır. Ancak dünya savaşlarının ardından üretim gücünün serbest bırakılması ve hükümetlerin ekonomiye aktif müdahalesi, üretimin sürekli olarak emek arzını aşması anlamına geliyordu. Emeğe olan talepteki artış, işçi nüfusundaki artıştan daha fazla olursa, kapitalistler kısıtlı sayıdaki işçiyi bünyesine katabilmek için rakiplerinden daha yüksek ücretler teklif etmek zorunda kalır. Marx, böyle bir durumda kapitalistlerin elde edebileceği daha düşük kârların yatırım yapma cesaretini kıracağına ve işgücüne olan talebi azaltarak ücretleri yükseltme tehdidi oluşturan süreci tersine çevireceğine inanıyordu. Bu nedenle kapitalizmin doğası gereği patlama ve çöküş döngülerine eğilimli olduğunu düşünüyordu. Özel yatırımlar söz konusu olduğunda belki de haklıydı. Ancak devlet tarafından yürütülen seferberlik farklı bir hikâyedir: Hükümet isterse, üretimin genişlemesini, ücretlerin yükselmeye ve kârların düşmeye başladığı noktadan öteye taşıyabilir. Demokratik bir hükümetin teoride kârlardan ziyade oylarla motive olması nedeniyle, kârlardaki düşüşün hükümeti sürekli yatırım yapmaktan caydırması gerekmez. Aksine, ücretlerde ortaya çıkan yükseliş hükümete daha fazla oy kazandırabilir.

Mevcut hükümetler, karbon sıfırlama yönünde atılacak küçük bir adımı bile yönetmekte yetersiz olduklarını göstermişlerdir.

Kapitalizmin Altın Çağı’nda yaşananları anlamanın bir yolu da budur. 1930’ların ortalarında yazmış olan John Maynard Keynes, “rantçılığın ötenazisinin” hayalini bile kurmuştu. Bunun yerine neden rantçılığa doğru bir sürüklenme yaşadık? Muhakkak ki göze çarpan bazı tarihsel hadiseler gerçekleşti: 1971’de ABD Doları için Altın Standardının nihai çöküşü, 1973 Petrol Krizi gibi. Ancak daha az fark edilen şey ise Aaron Benanav’ın Automation and the Future of Work (Otomasyon ve İşin Geleceği) adlı kitabında belirttiği gibidir: uluslararası bir koordinasyon başarısızlığı. Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya, Güney Kore, Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkeler birbiri ardına imalat ihracatı yoluyla kalkınma yolunu izledikçe, her biri başka bir yerde zaten var olan üretken kapasiteyi tekrarlamaya başladı. Sonunda dünya bir bütün olarak ihtiyaç duyduğundan çok daha fazla üretken kapasiteye sahip oldu ve bu da küresel çapta üretken yatırımların azalmasına yol açtı. Hizmet sektöründe de buna paralel bir artış oldu. Bu durumda yine de birçok hizmet sektörünün iş modelinde, atıl ama değerlenen varlıkların üzerinde oturan rantçıları, istifledikleri servetlerinin bir kısmını ellerinden çıkarmaya ikna etmeye çalışmak yer alıyor.

Buradaki büyük tuhaflık, dünyanın durağanlaşan yatırımlar ve rantçılığa doğru bir sürüklenme içinde can çekişirken, aynı zamanda yatırım fırsatlarıyla dolup taşmasıdır. Dünya, yeni ve karbon-nötr bir yatırım tabanı için âdeta feryat ediyor. Üstelik bunlar çoğunlukla, devlet öncülüğündeki yatırımlar için fırsatlardır ve özel yatırımlarda olduğu gibi (en azından Marx’a göre) eşitsizlikteki düşüşün ilk işaretinde kapanmak zorunda değildir.

Buradaki kilit nokta ise elbette hükümetlerdir. Mevcut hükümetler, karbon nötrlüğüne yönelik bir adım atmayı bile başaramadıklarını gösterdiler. Dolayısıyla farklı hükümetlere ihtiyacımız olacaktır. Peki bu nasıl mümkün olabilir?

Çoğu ülkede hükümetleri değiştirmek için bir yöntem var: demokratik usuller. Kapitalizm ile iklim değişikliği arasında bağlantı kuranlar, siyasette paranın yozlaştırıcı etkisinden söz etmektedirler. Ancak bu kapitalizme özgü bir durum değildir; sizi tekrar Nehemya Kitabı’na davet ediyorum. Kuşkusuz ki fosil yakıt endüstrisi hükümetler üzerinde muazzam bir güce sahiptir. Örneğin Avrupa hukukunda, artık hükümetleri, kârlarına zarar verecek politikalar ürettikleri için dava edebiliyorlar. Yine de çoğu politikacı hükümetin dava edilmesini ya da kişisel bir rüşvetten vazgeçilmesini seçim kaybetmeye tercih eder. 1980’lerde Samuel Bowles ve Herbert Gintis kapitalizm ve demokrasiyi birbiriyle örtüşen ve rekabet eden iki sistem olarak tanımladılar. Eğer yeterince motive olmuş bir seçmen kitlesi varsa, bu iki sistem arasında hiçbir çekişme olmayacaktır. Şirketlerin lobicilik faaliyetlerinin hiçbiri kâr hanesini değiştiremez. Dillere pelesenk olacak derecede yolsuzluğa batmış bir ülkedeki politikacının bana söylediği gibi: Eğer popülerseniz, parayı katlayabilirsiniz.

Sorun seçmenlerin motive edilmesinde yatıyor. Tongdong Bai, Against Political Equality kitabında iklim değişikliğini demokratik düzenin zayıf karnı olarak sunuyor. İklim değişikliğinin asıl kurbanları hala azınlıkta olduğundan -ya da henüz oy kullanacak yaşta olmadıklarından- kendi çıkarını düşünen seçmenler, politikacıların eylemsizliğini sandıkta cezalandırmak suretiyle onları harekete geçiremiyorlar. Bu seçmenler iklim değişikliğini belirleyici bir seçim meselesi haline getirecek kadar önemsemiyorlar. Kampanya yoluyla daha fazla umursamaya teşvik edilebileceklerini kabul ediyor. Ancak bunun için kendisinin “kışkırtıcı dürtme” dediği şeyi yapmak gerekiyor. Seçmenler gerçek tehdide yeterince tepki vermedikleri için, onları dürtmenin tek yolu tehdidi abartmaktır. Kaçak bir sera etkisi (kabul edilemeyecek kadar yüksek olmayan ama dengeleyici bir düzeyde ısınma gibi) ya da insan neslinin tükenmesi (insan harici türlerin kitlesel yok oluşu gibi) ya da tüm insanlık için sefil bir gelecek (gelişmiş ulusların orta sınıf vatandaşları için suçluluk duygusuyla rahat bir yaşam gibi) tahminlerinin hepsi bu kategoriye uyuyor gibi görünüyor. Monbiot’nun kitabının alt başlığı olan “Gezegenin Ateşi Nasıl Söndürülür” birden fazla anlamda kışkırtıcı bir dürtme.

Ancak Bai’ye göre kışkırtıcı dürtme, “en iyi ihtimalle kendi kendine zarar veren, en kötü ihtimalle de yıkıcı bir yöntemdir”. Kendine zarar verir çünkü iklim değişikliği aktivistlerinin abartılı iddiaları, iklim değişikliği karşıtları tarafından her şeyin bir aldatmacadan ibaret olduğunun kanıtıymış gibi gösterilir. Bu yıkıcıdır çünkü “demagoji” ayrıştırıcıdır. Büyüklük taslayan bir demagog, meseleleri açık ve ahlaki açıdan acil gibi göstermeli, böylece muhalifleri kötü ve/veya aptal olarak temsil etmelidir. Onlar da aynı şekilde karşılık verince, çok geçmeden Oliver Cromwell’in “ilahi düşmanlar” dediği, diğer tarafın tamamen ortadan kaldırılmasını (tercihen din değiştirerek) içermeyen hiçbir çözümü kabul edemeyen kişilerle karşı karşıya kalırız.

Bai bunu salt demokrasiye karşı bir argüman olarak kullanıyor. Fakat gerçekte gösterdiği şey, söylemlerimizde daha ölçülü davranmak pahasına demokrasiyi koruyabileceğimizdir. Hem fizyolojide hem de siyasette inflamasyon, başlı başına bir sorun haline gelmeden önce yararlı bir amaca hizmet edebilir. İklim değişikliğinin kapitalizmin kaçınılmaz bir sonucu olduğu iddiası, bence, konu etrafındaki söylemin yarattığı genel inflamasyonun bir parçasıdır. Politikacılar, eğer isterlerse, ekonomiyi karbonsuzlaştırma yönünde harekete geçirmeye bugünden başlayabilirler. Bu süreçte istihdam yaratabilir, ücretleri baskılayacak ve eşitsizliği azaltacak kadar hızlı bir büyüme sağlayabilir ve böylece önlerini tıkayan üst sınıfların birikmiş servetini ve gücünü yavaş yavaş aşındırabilirler. Ann Pettifor’un The Case for the Green New Deal (Yeşil Yeni Anlaşma Örneği) kitabında ileri sürdüğü gibi, bunu yapacak kurumlar zaten mevcuttur.

Asıl eksik olan husus motivasyondur. Seçimler yoluyla politikacıları harekete geçirme gücüne sahibiz, yeter ki kendimizi bu konuda yeterince ikna edebilelim. Ancak bunun için kapitalizm hakkındaki ayrıştırıcı söylemler işe yaramıyor. Eğer “kapitalizm” derken sadece açgözlülük, yolsuzluk, adaletsizlik, sömürgecilik ve sürdürülebilir olmayan ekolojiden bahsediyorsanız, o zaman kapitalizm insanlık kadar yaşlıdır. Dolayısıyla sizin şikâyetiniz de öyle. Oysa değişim için taze düşünceler gerekli, geri kafalı yaygaracılar değil.

 

Orijinal Başlık: Capitalism
Yazar: Alexander Douglas
Türkçeye Çeviren: Sude Şahin
Editör: Bekir Demir