Venezuela Neden Hedefte?

Arjantinli Marksist düşünür Atilio Borón, Venezuela'nın neden stratejik bir hedef haline geldiğini, Washington'ın kıtayı nasıl yeniden dizayn etmeye çalıştığını analiz ediyor.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Venezuelanalysis
Özgün Başlık:
Geopolitics, Resistance and the Battle for Venezuela: A Conversation with Atilio Borón
22 Kasım 2025

Çevirenin Notu

Arjantinli Marksist düşünür Borón bu yazıyı kaleme aldıktan birkaç gün sonra Venezuela, haftalar süren kuşatma sonrası ABD tarafından bombalandı. Devlet başkanı Maduro ve eşi “yargılanmak üzere” ABD tarafından kaçırıldı. ABD’nin uyguladığı şiddet biçimi, siyaset bilimi literatüründe açıkça “devlet terörizmi” olarak tanımlanabilecek eylemler bütünüdür.

Bugün Venezuela’nın yaşadıkları, ABD’nin Latin Amerika politikalarının bir sonucudur. ABD, Latin Amerika’yı uzun süredir kendi “arka bahçesi” olarak görmekte; bu ülkelerin Amerikan kapitalist çıkarları doğrultusunda ve ABD ekseninde kalmasını hedeflemektedir. Bugün Venezuela’nın içinden geçtiği süreç, daha önce Küba, İran ve birçok başka ülkenin de yaşadığı emperyal bir disiplin sürecidir.

ABD’nin Maduro hükümetini ve Venezuela’yı neden bu kadar büyük bir tehdit olarak algıladığını anlayabilmek için, Venezuela’nın yakın tarihine bakmak gerekir. 1990’lardan itibaren -özellikle Hugo Chávez dönemiyle birlikte- Venezuela kendisini açık biçimde anti-Amerikan ve anti-neoliberal bir çizgide konumlandırmıştır. Alternatif bir kalkınma modeli olarak Bolivarcı sosyalizmi savunması hem Latin Amerika’daki ABD hegemonyasını hem de Soğuk Savaş sonrası yükselen liberal düzeni tehdit etmiştir. Özellikle bunu özelleştirmelere ve Amerikan sermayesine karşı çıkarak yapması, ABD açısından kabul edilemezdir..

Venezuela’nın petrol rezervlerini millileştirme politikası ilk olarak 1976’da Chavez hükümeti altında başlamış olan bu süreçle, tüm petrol projelerinde en az %51 devlet mülkiyeti gerektiren ve yabancı şirketlere verilen telif ücretlerini artıran 2001 tarihli Hidrokarbon Yasası ile petrol üzerindeki devlet kontrolünü güçlendirilmişti.2https://www.nytimes.com/1976/01/02/archives/venezuelas-oil-industry-is-formally-nationalized-venezuelan-oil-is.html Bu dönemde, ExxonMobil, ConocoPhillips ve Chevron gibi büyük ABD petrol şirketleri ortak girişimlere zorlandı ve bazılarının varlıklarına el konuldu. Maduro dönemindeyse bu devlet mülkiyeti devam etti, yabancı yatırım sınırlı kaldı ve ABD politikacıları Venezuela’yı giderek Amerikan ekonomik ve jeopolitik çıkarlarına bir tehdit olarak gördüler; bu da yaptırımları ve diplomatik baskıyı haklı çıkardı.3https://foreignpolicy.com/2018/07/16/how-venezuela-struck-it-poor-oil-energy-chavez/ Yani Venezuela’nın petrol rezervlerini devletleştirmesi ABD’nin Venezuela’daki ucuz petrol kaynaklarını ve emeği sömürmesine engel oldu.

İşte bu nedenle Venezuela ve Maduro’nun başına gelenler öncelikle ekonomiktir. ABD emperyalizmin jeopolitiktir sonuçlarıdır. Amaç, ABD sermayesine ve hegamonyasına karşı çıkan Venezuela’yı cezalandırmak, Amerikan karşıtı Maduro yerine Amerikan sermayesini destekleyecek bir kayyum atamaktır. Esas amaç “demokrasi”nin korunması değil, Venezuela’nın petrol sermayesinin Amerikan burjuvasına kazandırılmasıdır.

Peki Maduro ortadan kalktıktan sonra Venezuela’yı kim yönetecek? Venezuela’nın payına düşen muhtemelen, ya ABD destekli askeri diktatörlük yada ABD tarafından kayyum atanmasıdır. Bu kayyum adayının da sermaye dostu ve Amerikan yanlısı olacağı kesindir. Nitekim kayyum adaylarından olası bir isim, şu anda Nobel Barış ödülüyle gündeme gelen -hatta bu ödülü Trump’a affeden- iktidara gelirse ülkenin petrol rezervini Trump’a satma sözünü veren Maria Corina Machado’dır.4https://www.theguardian.com/world/2025/dec/11/maria-corina-machado-venezuela-nobel-peace-prize-winner-oslo-norway

Mevcut kıtasal durumu ve özellikle Washington’ın Karayipler’deki son askeri yığılmasını ve saldırılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Latin Amerika uzun zamandır çatışmalı bir kıta olarak tanımlanıyor ve bugün bu çatışma her zamankinden daha keskin. Bölge, ABD’nin yeni güç kazanan aktörlere karşı kontrolü yeniden sağlamaya çalıştığı küresel bir mücadelenin en önemli arenası haline geldi.

On yıllarca Washington, yarımküreyi yönetmek için büyük ölçüde yumuşak güce güvendi. Ancak şimdi tanık olduğumuz şey, açık bir şekilde sergilenen kaba askeri kuvvettir. Hatta bunun, Ekim 1962 Füze Krizi’nden bu yana bölgemizdeki en büyük emperyalist hava-deniz askeri yığılması olduğunu söylemeye cesaret edebilirim.

Neden mi? Çünkü dünya sistemi dramatik bir dönüşüm geçiriyor. On beş yıl önceki küresel manzaraya geri dönüş yok. Jeopolitiği temelden yeniden şekillendiren, belirleyici ağırlığa sahip yeni aktörler ortaya çıktı. Çin’i ele alalım: 20. yüzyılın sonlarında, hatta bu yüzyılın başlarında, ABD stratejistleri onu neredeyse hiç ciddiye almıyordu. 1980’lerin sonlarında Buenos Aires’te katıldığım büyük bir uluslararası seminerde, ABD ekonomistlerinin Çin’in ancak 2030 civarında önem kazanmaya başlayacağını öngördüklerini hatırlıyorum. Tarih onları son derece yanılttı.

Rakamlara bakalım. 2000 yılında, Latin Amerika ve Karayipler ile Çin arasındaki toplam ticaret yılda yaklaşık 12 milyar dolardı. ABD liderliğindeki Amerika Kıtası Serbest Ticaret Anlaşması’nın Mar del Plata’da reddedildiği 2005 yılına gelindiğinde, bu rakam 50 milyar dolara yükselmişti. Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’na [ECLAC] göre, 2024 yılına gelindiğinde ise yaklaşık 538 milyar dolara ulaşmıştı. Bu bile, ABD dış politikasının bugün üç kelimeyle özetlenebilmesinin nedenini açıklamaya yardımcı oluyor: Çin’i dışarıda tutmak.

Ancak Washington için sorun şu ki, Çin’i dışarıda tutmak artık mümkün değil. Çin, Brezilya ve Şili’nin ana ticaret ortağı, muhtemelen Kolombiya’nın da, Meksika ve Arjantin’in ise ikinci büyük ticaret ortağı konumunda. Ve küresel olarak Çin, ticaret, yatırım veya her ikisi yoluyla 140’tan fazla ülkeyle önemli ekonomik bağlar sürdürüyor. Çin burada kalmaya devam edecek.

Hindistan da bölgede giderek artan bir varlığa sahip, ancak daha düşük bir profilde; Rusya ise birçok ülkede altyapı ve savunma projelerinde rol oynuyor. Bütün bunlar, ABD’nin son derece ihtiyaç duyduğu doğal kaynaklar açısından olağanüstü zengin bir bölgede gerçekleşiyor.

Nadir toprak elementlerini ele alalım. Bilinen küresel yatakların yaklaşık %80’i Çin’de bulunuyor ve Çin, dünyanın işleme kapasitesinin neredeyse %90’ını kontrol ediyor. Bazı Latin Amerika ülkelerinin daha küçük rezervleri var ve Washington şimdi Şili, Arjantin, Brezilya ve hatta Venezuela’daki bu rezervlere erişimi güvence altına almak için çabalıyor.

Bu yeni küresel güç dengesi, Washington’ın Latin Amerika ve Karayipler’deki stratejisini bugün nasıl etkiliyor?

Öncelikle, bölgedeki yeni durumu anlamak önemli. 2000’lerin başlarında ilerici hükümetlerin emperyalist düzene açıkça ve nispeten birleşik bir blok halinde karşı koyduğu dönemin aksine, bugün manzara daha karmaşık. Gerçekten de muhafazakar bir geri çekilme oldu, ancak eski statüko hiçbir zaman tamamen geri getirilmedi ve yeni ilerici dinamikler ortaya çıktı.

Meksika artık ABD baskısına karşı temkinli ama anlamlı sınırlar koyuyor. Kolombiya, 200 yıl sonra ilk kez Gustavo Petro yönetiminde halk tarafından yönetilen bir hükümete sahip. Honduras, Xiomara Castro tarafından yönetiliyor ve partisinin bir sonraki adayı Rixi Moncada anketlerde önde gidiyor. Venezuela, tek taraflı zorlayıcı önlemlerin muazzam ağırlığına rağmen, az kişinin beklediği şekillerde direnmeye devam ederken, Küba bölge için bir umut ışığı olmaya devam ediyor.

Washington, umutsuzca yeni bir Venezuela karşıtı, Küba karşıtı, Nikaragua karşıtı eksen oluşturmaya çalışıyor. Ağırlıklı olarak Arjantin’den Javier Milei, El Salvador’dan Nayib Bukele ve Ekvador’daki narkotik bağlantılı Daniel Noboa gibi isimlere dayanıyor.

Bazılarının bir tür “mini-FTAA”1Free trade Area of The Americas, “Amerikan Serbest Ticaret Bölgesi”. -çn. olarak adlandırdığı şeyin ardında yatan şey bu: Arjantin, Ekvador, El Salvador, Guatemala ve elbette Amerika Birleşik Devletleri arasında bir serbest ticaret anlaşması taslağı. Ancak gerçekte bu, bir ticaret anlaşmasından daha fazlası. Bu bir dayatma. On dokuz kısıtlayıcı maddeden on altısı ABD’nin talebi. Kimliği sığır endüstrisine bağlı bir ülke olan Arjantin’e Amerika Birleşik Devletleri’nden canlı sığır ihracatına izin vermenin absürtlüğünü düşünün.

Ancak bu umutsuz pazar açma girişiminin ötesinde, Washington’un gerçek amacı açık: lityum, nadir toprak elementleri ve hidrokarbonlar. Diğer her şey ikincil öneme sahip.

Venezuela neden Washington için merkezi bir hedef ve ABD’nin yeni askeri tırmanışı ne anlama geliyor?

Venezuela, Amerika Birleşik Devletleri için her zaman yüksek öncelikli bir güvenlik endişesi olarak kabul edilmiştir. Tarihsel olarak, ABD petrol şirketleri Venezuela’nın petrol sahalarının işletilmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Ancak, Hugo Chávez iktidara geldikten sonra bu durum değişti ve daha sonra bu şirketler, ABD’nin ülkeye karşı uyguladığı abluka sonucunda daha da zemin kaybetti.

Bugün, küresel petrol piyasaları her zamankinden daha stratejik ve jeolojik araştırmalar, Venezuela’nın dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olduğunu doğruluyor, hatta Suudi Arabistan’ınkinden bile daha büyük!

Bu rezervlerin ek bir stratejik avantajı daha var: ABD rafinerilerine sadece dört ila beş gün uzaklıktalar, oysa Basra Körfezi’ne olan uzaklık yaklaşık otuz beş gün sürüyor. Bu, özellikle ABD’nin Karayipler’i denetleyen yaklaşık kırk askeri üssü olduğu göz önüne alındığında, nakliyenin daha ucuz ve daha güvenli olması anlamına geliyor. Bu tür avantajlar söz konusu olduğunda, Bolivarcı Devrim’in petrol endüstrisini millileştirmesi ve ulusal egemenliği onaylamasının Washington için tahammül edilemez olması şaşırtıcı değil.

Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’yı yıkmak için akla gelebilecek her yolu denedi: 2014 ve 2017’deki Guarimba operasyonları; on binlerce insanın ölümüne yol açan tek taraflı zorlayıcı önlemler; yalnızca absürtlüğüyle ünlü olan ve yine de Citgo gibi Venezuela varlıklarının çalınmasına olanak sağlayan “Juan Guiadó” fiyaskosu; şimdi de siyasi şiddetle derinden bağlantılı bir figür olan María Corina Machado’ya verilen utanç verici Nobel Barış Ödülü.

Tüm bu cephelerde başarısız olan Washington, şimdi askeri seçeneklere yöneliyor. Ancak bunlar da son derece karmaşık. ABD, 1989’da Noriega’yı devirmek için Panama’yı işgal ettiğinde, 26.000 deniz piyadesi konuşlandırdı ve yine de Panama’yı kontrol altına almak bir ay sürdü.

Venezuela’yı işgal etme fikri tamamen hayal ürünüdür ve ABD stratejistleri muhtemelen bunun farkındadır. Yine de Washington, “İsrail tarzı” bir strateji benimseyebilir: Guri Barajı, rafineriler veya havaalanları gibi kritik altyapılara saldırarak büyük hasar verebilir. Ancak bu yaklaşımın da sınırları var: ABD, Venezuela’nın petrolünü ele geçirmeyi amaçlıyorsa, bu süreçte ülkenin tüm enerji altyapısını yok edemez.

Durumu özellikle tehlikeli kılan şey, Trump’ın istikrarsızlığı ve pervasızlığıdır. Jeffrey Epstein ile belgelenmiş bağlantıları da dahil olmak üzere kişisel ve hukuki krizleri, Cumhuriyetçiler arasında bile ona olan güveni zedeledi.

Bu senaryo göz önüne alındığında, Venezuela uluslararası dayanışma ve kararlı siyasi eylem çağrısında bulunmalıdır. Özellikle Çin, Karayipler’deki ABD deniz kuvvetlerinin tırmanışına, tek bir kurşun bile atmadan Tayvan çevresine kendi filosunu konuşlandırarak karşılık vermelidir. Böyle bir hareket, açık bir mesaj gönderecektir: saldırganlığın sonuçları vardır. Washington bugün Venezuela’ya saldırırsa, yarın Çin’e karşı harekete geçecektir. Bu nedenle, hem Çin’in güvenliği hem de Venezuela’nın güvenliği için önleyici bir sinyal şarttır.

Emperyalist saldırganlıkların yaşandığı bu dönemde Hugo Chávez’in mirasının önemi nedir?

Chávez, sadece Venezuela’nın değil, kıtamızın ve dünyanın çağdaş tarihinde olağanüstü bir figürdür. Bolivarcı mirası ve Latin Amerika’nın bağımsızlık hareketlerinin özgürleştirici vizyonunu yeniden canlandırdı ve ulusal egemenlik ve kendi kaderini tayin etme ilkelerini, ciddi şekilde aşındırıldığı bir anda yeniden tesis etti.

En büyük başarılarından biri, sadece Aló Presidente aracılığıyla değil, sayısız kamu müdahalesi ve her şeyden önce örnek teşkil ederek Venezuela halkının siyasi eğitimini sağlamasıydı. Bu, Bolivarcı Milis’e gönüllü katılım çağrısına verilen halk tepkisinin neden bu kadar büyük olduğunu açıklamaya yardımcı olur. İnsanlardan ülkeleri için hayatlarını riske atmalarını istemek asla kolay değil, ancak Chávez -ve şimdi Başkan Maduro- bunu başardı çünkü Komutan, “Patria Bonita” (Güzel Vatan) fikrinde derin kök salan bir tohum ekti: sevilen ve onurlu bir vatan.

Bugün, emperyalist saldırının Venezuela topraklarına karşı gerçekleştirilmesini önlemek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Durum sadece Venezuela için değil, tüm kıta hatta dünya için tehlike yaratmaktadır. Savaş alanında hiçbir deneyimi olmayan, ırkçılık ve kadın düşmanlığı geçmişi olan mevcut ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, tamamen beceriksizliğiyle tehlikeyi daha da artırıyor.

Tecrübeli bir askeri profesyonel olan Amiral Alvin Holsey’nin, planlananları gördükten sonra Güney Komutanlığı’nın (SOUTHCOM) başkanlığından istifa etmesi tesadüf değildir. Venezuela’nın hazırlığı, ittifakları ve küresel bağlantıları sayesinde ülke izole olmaktan çok uzaktır. Önemli uluslararası ilişkileri vardır. Bu nedenlerle, en kötü senaryonun hala önlenebileceğine inanıyorum. Ancak Venezuela’ya saldırı durumunda bir şey kesin: Vatanı savunmak için birlik ve irade orada olacaktır.

Bunları okudunuz mu?