Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

Yaşamın Dansı: Hayatın biyolojik bir amacı var mı?

Yaşam, kendini devam ettirmeye çalışan bir tür maddi düzendir. Yaşam otonom bir amaçlılığa sahiptir.
Çeviren:
Berke Altındağ
Kaynak:
Big Think

Türlerin muazzam boyuttaki çeşitliliği rastlantısal bir kazanın mı ürünü? Yoksa Dünya’daki yaşam giderek daha karmaşık hale gelen bir planı mı takip ediyor? Böyle bir plan olduğunu düşünenler, bu sürecin zirvesinin elbette biz, yani insanlar olacağımıza inanıyor. Soruyu soran biz olduğumuz için cevap hem hayal kırıklığı hem de heyecan verici.

Makaleye başlamadan önce, burada “amaç” ile neyi kastettiğimi açıklığa kavuşturalım. Neyi kastetmediğimle başlamak en iyisi. Özel yaşamlarımızda, kişisel seçimlerimizde ve hayallerimizde ve yıllar boyunca yaptığımız planlardaki gibi bir amaç duygusundan bahsetmiyorum. Elbette her birimizin hayatımızın bir amacı olduğu bilinciyle yaşadığımızı umuyorum, bu bilinç bazen kavraması zor ve bölük pörçük olsa bile. Ancak burada tartışmak istediğim şey, doğal bir fenomen olarak yaşamın, biyolojinin, yani özerklikle donatılmış, üreme yoluyla kendini çoğaltabilen ve çevreden enerji emebilen bu garip madde topluluğunun amacıdır.

Canlıyı cansızdan farklı kılan nedir?

Bu konu, kafa karışıklığı ve tartışmalara yol açtığı için dikkatli olmalıyız. Tüm yaşam formları en az bir temel amacı paylaşır: hayatta kalmak. Bu, yaşamın bir diğer temel amacı olan üremeden bile daha önemlidir. Nitekim pek çok organizma canlıdır ama üremez. Hayatta olmak, genleri bir sonraki nesle aktarmaktan daha fazlasıdır. Hayatta olma amacı, hayatta kalmayı istemektir. Bu, canlılar ile yıldızlar veya kayalar gibi diğer karmaşık ama cansız varlık türleri arasındaki temel farktır. Bu cansız varlıklar basitçe var olurlar, pasif bir şekilde kendilerini şekillendiren fiziksel süreçlerin ortaya çıkışına maruz kalırlar. Bu kayalar için erozyonla bir al ver süreciyken, yıldızlar için çekirdeklerinde kaynaşmaya yetecek kadar nükleer yakıt varken kütleçekimsel patlamaya karşı koymakla ilgilidir. Bunların hiçbiri için belli bir strateji yoktur ve kaçınılmaz olanı geciktirmek için hiçbir önlem alınamaz.

Canlı ve cansız arasındaki temel fark koruma dürtüsüdür. Yaşam, kendini devam ettirmeye çalışan bir tür maddi düzendir. Yaşam otonom bir amaçlılığa sahiptir.

Yaşamın bir amacı olup olmadığı sorusu, bu gezegendeki canlı türlerinin çarpıcı çeşitliliğini göz önünde bulundurduğumuzda kafa karıştırıcı bir hal almaktadır. Tek bir organizmanın hayatta kalmak istediğini söylemekte hiçbir beis yoktur. Bakteriler bile bu amaçla daha fazla şekerin olduğu yerlere doğru hareket ederler. Ancak tüm yaşamın kolektif bir amaç duygusunu paylaşıp paylaşmadığını sorduğumuzda işler daha da karmaşıklaşıyor. Dünya üzerindeki yaşamın tarihinin giderek artan bir karmaşıklık gösterdiğini öğrenmemiz işleri daha da karmaşıklaştırıyor. Bu karmaşıklık tek hücreli organizmalarla başlıyor ve zaman içinde biz de dahil olmak üzere karmaşık, çok hücreli yaşam formlarına ulaşıyor.

Yanlış olan basit sonuçlar

Dünya gezegeninde yaşam en az 3,5 milyar yıldır var. Dikkat çekici bir şekilde, kabaca ilk 2,5 milyar yıl boyunca sadece tek hücreli bakteriler vardı. Elbette, bu mikroplar karmaşıklık bakımından çeşitlilik gösteriyordu. Örneğin, çekirdekleri olmayan prokaryotik organizmalar ve çekirdekleri olan ökaryotlar vardı ama hepsi tek hücreliydi. Yaşam formlarının çeşitliliği ancak 600 milyon yıl kadar önce ortaya çıkmıştır. Özellikle Kambriyen Patlaması’ndan sonra, yaklaşık 530 milyon yıl önce, yüksek yaşam formlarıyla ilişkilendirdiğimiz çok hücreli karmaşıklık, fosil kayıtlarında görülebilecek kadar yaygınlaştı. İşte o zaman yaşam; okyanusları, karayı ve havayı inanılmaz bir hız ve esneklikle ele geçirmeye başladı. Bu süreç bugün de devam ediyor.

Bu kadar çok insanın, kolektif olarak yaşamın karmaşıklığını arttırmak gibi bir planı olduğuna inanmasına şaşmamalı. Buna göre, eğer yaşamın giderek daha karmaşık hale gelmek gibi bir planı varsa, tüm bunların arkasında bir planlayıcının olması gerek. Elbette bu görüşe göre, sürecin zirvesinde olan bizler, yani akıl sahibi, teknoloji meraklısı insanlar yer alacaktır. Teologlar buna teleoloji diyor. Tanrı’yı planlayıcı olarak resmin içine gizlice soktuğu için Yaratılışçılar bu görüşe büyük önem verirler.

Oysa bu yanlış bir sonuçtur. Yaşamı daha karmaşık hale getirerek sonunda akıllı varlıklar üretmesini sağlayacak bir plan yoktur. (Ünlü biyolog Ernst Mayr bu noktada teleolojiye karşı güçlü bir argüman ortaya koymaktadır). Bir hayvanın evrimi, mutasyona uğramadan önce tasarlanmış bir süreç değildir. Mutasyonların bir planı yoktur. Örneğin dinozorları ele alalım. Yaklaşık 150 milyon yıl boyunca buradaydılar. Çeşitli mutasyonları ve dallanmalarıyla çevrelerine çok iyi adapte oldukları açıktır. Yaşam kendini korumak ister ve bunu yapabildiği sürece yapmak için mücadele edecektir. Eğer çevre büyük ölçüde değişirse, yaşam buna cevap verecektir. Bazen ölür, ancak hayatta kalan türler için, Stephen Jay Gould ve Niles Eldridge’in kesintili denge kuramı hipotezinde olduğu gibi, mutasyonlar kısa süreler içinde radikal değişikliklere yol açabilir. Bu hipotez biraz tartışmalıdır, ancak bir gerçeklik payı içeriyor gibi görünmektedir.

Dünya tarihindeki dramatik olaylardan birini ya da birkaçını –örneğin 66 milyon yıl önce dinozorların yok olmasına yardımcı olan asteroidin dehşet verici çarpışmasını– değiştirseydik, Dünya’daki yaşamın tarihi de değişirdi. Muhtemelen burada hayatın amacını sorguluyor olmazdık. Hayattan alınacak ders basittir: Doğada, yaratılış ve yok oluş birlikte dans eder. Ama ortada bir koreografi yoktur. Yaşamın rastlantısallığı, kendi kökenlerini sorgulayabilen bir türü içerecek şekilde evrimleşmesini daha da olağanüstü kılıyor.

 

Orijinal Başlık: Does life on Earth have a purpose?
Yazar: Marcelo Gleiser
Türkçeye Çeviren: Berke Altındağ
Editör: Yunus Şahin