Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Schopenhauer ve Özgür İrade: İnsan Doğada Bir İstisna mı?

Düşünce tarihine bakıldığında, irade özgürlüğü meselesinin genelde ‘insan’ özelinde tartışıldığını görürüz. Bu tartışma diğer canlılara genişletilmediği gibi, cansız varlıklar söz konusu olduğunda hiç açılmaz bile. Hatta kimi önemli düşünürler için, ‘irade’ sahibi olmak insanın özgür olması için yeterlidir.

‘İrade’nin özgür olup olmadığı meselesi yazılı literatürden takip edebildiğimiz kadarıyla birkaç bin yıldır insanlığın tartışma konularından biridir. Şubat ayının başında da Çanakkale Assos’ta, Felsefe Sanat Bilim Derneği ile Prof. Dr. Örsan Öymen’in öncülüğünde bu tartışma tazelendi. 24 yıldır yaz ve kış dönemlerinde geleneksel şekilde düzenlenen “Assos’ta Felsefe Günleri”nin bu seneki ilk toplantısı 2-3 Şubat 2024 tarihinde, farklı üniversitelerden yedi akademisyenin ve iki yüz civarında dinleyicinin katılımıyla gerçekleşti ve “özgür irade” kavramı çeşitli boyutlarıyla bir kez daha ele alındı, kapsamlı ve derinlikli şekilde etraflıca tartışıldı.

Elbette düşüncenin uzun tarihi boyunca nihayete ermemiş bu sorgulamayı orada da bir sonuca vardırmak mümkün olmadı. Ne var ki, meselenin muhasebesini yeniden yapmak için ilham verici bir toplantı olduğunu da kayda geçirmek gerekiyor. Ortaklaşa bir sonuca varmak mümkün olmasa da, bu muhasebeyi orada bulunan herkes kendi donanımı ve tecrübesiyle kendi perspektifinden yapacak, kendisi için doyurucu sonuçlar çıkaracaktır kuşkusuz. Ben de, “Schopenhauer ve Özgür İrade Yanılsaması” başlıklı bir konuşmayla katkı verdiğim bu etkinliğin zihnimde tekrar başlattığı muhasebeye, yapılan diğer konuşmaları ve soru-yanıt kısımlarında yaşanan tartışmaları da dikkate alarak, kendi yazım ve kendi açımdan bir katkı sunmak istiyorum.

Özgür İrade Üzerine Dört İddia

Konuşmalarda ‘özgür irade’ sorunu özellikle birkaç bağlam ekseninde ele alındı. İradenin özgür olduğu kabul edilmediği takdirde insanların eylemlerinden ‘sorumlu’ tutulamayacağı, bu yüzden de ‘cezalandırma’nın meşruiyetini yitireceği iddiası bu bağlamların başında geliyordu. İkincisini, insan eylemleri yalnızca nedenlere (koşullara) bağlı kılındığında insan dünyasındaki değişimlere (örneğin devrimlere) imkan kalmayacağı iddiası oluşturuyordu: İnsanlar koşulların elinde oyuncaksa, koşulları değiştirebilecek güce de sahip olamazlar. Üçüncüsü, özgür irade yoksa insan zihninin işleyişinin bir yapay zekâdan, insan eylemlerininse bir robotunkinden farkı olmayacaktır şeklindeydi. Son iddiaysa, özgür iradenin yokluğunda insanlarda kendilerinin oluşturduğu ve şekillendirdiği bir benlikten ya da karakterden söz etmenin zorluğuna işaret ediyordu.

‘Özgür irade’nin yok sayılması bu sonuçları çıkarmayı zorunlu kılar mı? Bunu, böyle düşünen bir filozoftan hareketle de tartışmak yararlı olacaktır. Schopenhauer tam da bu kişidir. Felsefe tarihine adını sanki ancak Nietzsche sayesinde ekletebilmiş gibi görünmesine rağmen, ilham verici, marjinal ve keskin düşünceleriyle yalnızca Nietzsche’yi değil, farkında olmasalar ya da kabul etmeye gönül indirmeseler bile, Nietzsche’den etkilendiğini iddia eden filozofları bile dolaylı şekilde etkilemiştir. Doğrudan etkilediklerinin listesini yapmaksa gerçekten uzun iştir.

Assos’ta özgürlük sorunu ‘irade’ kavramı bağlamında tartışıldı. Elbette olanaklı tek bağlamı bu değildir. Ancak bağlam bu olduğunda Schopenhauer’un sorgulaması ve iddialarını muhakkak hesaba katmak gerekir.

Özgürlük sorunu bu bağlamda tartışıldığında, Schopenhauer’un bize söylediği ile işitmeyi arzu ettiklerimiz arasında can acıtıcı bir çelişki ortaya çıkar. “İradenin özgürlüğü” tartışmasında Schopenhauer’un nerede durduğu, onun felsefesine aşina herkesin malumudur aslında. Bununla kastedilen tür olarak insanın özgürlüğü ya da insan bireyinin özgürlüğü ise, o bunu şiddetle reddeder.

Rousseau, İçgüdü ve İrade

Düşünce tarihine bakıldığında, irade özgürlüğü meselesinin genelde ‘insan’ özelinde tartışıldığını görürüz. Bu tartışma diğer canlılara genişletilmediği gibi, cansız varlıklar söz konusu olduğunda hiç açılmaz bile. Hatta kimi önemli düşünürler için, ‘irade’ sahibi olmak insanın özgür olması için yeterlidir. Örneğin Rousseau İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nda doğanın, davranışlarına kılavuzluk etsin diye hayvanlara içgüdüler verdiğini; buna karşılık insanın davranışlarına kılavuzluk etsin diye de, içgüdü yerine ‘irade’ verdiğini söyler. İçgüdü, belli bir bağlamda tek bir davranışa sevk eden bir kılavuz olduğu için hayvanın özgürlüğü söz konusu değildir. Buna karşılık irade sayesinde insan, belirli bir bağlam karşısında seçenekler arasında tercih yapabilecek bir konuma yükselir. İrade bir tercih yeteneği olduğu için, doğanın doğrudan ve tek yönlü belirlenimini kıran bir belirleyicidir ve bu sayede de insan özü gereği özgürdür Rousseau için. İrade sahibi olmak, insanı özgürlük konusunda ayrıcalıklı bir konuma taşır.

İşte Schopenhauer’un özgürlük sorgulaması bu inancın ele alınmasını içerir. Konuya, Schopenhauer’un İstemenin Özgürlüğü Üzerine metninde sorduğu soruyla giriş yapalım1İstemenin Özgürlüğü Üzerine, (çev. Adnan Esenyel). Fol Kitap, Ankara, 2021. s. 35.:

“İnsan da tıpkı dünyadaki geri kalan her şey gibi sahip olduğu özellikler aracılığıyla nihai olarak belirlenmiş bir varlık mıdır? … Yoksa o tek başına doğanın bütünlüğünde bir istisna mı meydana getirmektedir?”

Burada Schopenhauer için esas olan, bu ‘istisna’lık meselesidir.

İnsan gerçekten bir istisna mıdır?

Aslında Schopenhauer’un bu sorudaki kastını belirginleştirmek için bu soruda sorulanı biraz açmanın uygun olacağını düşünüyorum. Bu soruyu şu ek bilgiler eşliğinde düşünelim:

Dünyadaki bütün hayvanlar doğa nedenselliğine, doğa yasalarına tabi… Doğadaki bütün bitkiler de öyle… Doğadaki cansız varlıklar için bunu tartışmak bile gereksiz… Aslında bütün doğa, doğa yasalarının getirdiği bu nedenselliğe ve belirlenime tabi… Bu doğayı taşıyan dünya; dünyanın içinde bulunduğu güneş sistemi; güneş sistemini barındıran samanyolu galaksisi; bu galaksi gibi milyonlarca galaksi… Özetle bütün evren doğa yasaları tarafından yönetiliyor, doğa nedenselliğine tabi… Ama bu evrenin içinde bir zerre bile olmayan, birey olarak tek başına bırakıldığında hükmü ve gücü hiçbir şeye yetmeyen insan, sadece iradeye (bazı filozoflar için de akla) sahip olduğu için özgür, öyle mi? İradesi sayesinde gezegenlerin, galaksilerin, hatta evrenin başaramadığını başarabiliyor, öyle mi?

Böyle bir iddianın, böyle bir çıkarımın nasıl mümkün olduğu üzerine düşünürken Schopenhauer şunu fark eder: İnsanın özgür olma özelliği ona ancak ‘başka bir dünyaya ait sayılmak’la, bu dünyayla özsel bağı görmezden gelinerek tahsis edilebilmektedir. Bazı dinlerin ve bu dinleri benimsemiş filozofların insan ile evren arasındaki ilişkiye dair iddiaları, buna örnektir ona göre. Buna karşılık, insanın bu dünyanın üretimi olduğunu kabul ettiğinizde, onu bu dünyadaki işleyişin ve yasaların dışına taşıma olanağını kaybedersiniz. Bu nedenle bu işleyişin ve yasaların dışına çıkabilmesinin kapısını açabilmek için, insana, bu dünyaya ait olmayan bir cevher daha eklemeniz, bu dünyanın oluşturmamış olduğuna inandığınız özellikler yüklemeniz gerekir. Schopenhauer’a göre, insana eklenen ve ‘ruh’ adı verilen ikinci cevher bu işe yarar.

Bu yüzdendir ki Schopenhauer’un ruh kavramıyla arası hiç iyi değildir. O, bu kavramın kültürel, dinsel bir icat olduğunu iddia etmektedir. Ona göre insan yalnızca bedeninden ibaret bir varlıktır. ‘Ruh’a yüklenen özellikler, bedendeki çeşitli organların işlevi ve ürünü olmaktan başka bir şey değildir. Burada duyular, beyin ve sinir sistemi ona göre özel ve merkezi bir yere sahiptir.

‘İnsanın evrendeki istisnalığı’ iddiası karşısında Schopenhauer, onu evrenin bir üretimi ve parçası haline getiren bir ontoloji ortaya koyar. Burada çok özetle birkaç noktaya değinmek yararlı olacaktır.

Bütün evren ‘İsteme’nin ürünüdür.

Schopenhauer evrene baktığında, kendi içsel gücüyle evrimleşen bir varlığın tezahürünü, cisimleşmesini görür. Aslında bütün evren (onun çok bilindik kavramını kullanırsak) ‘İsteme’nin ürünüdür. Schopenhauer için ‘İsteme’ varlıktır ya da varlık isteyen bir şeydir. Bu istemenin arzusu, kendi varlığını tesis etmek ve sürdürmektir. Aslında ona ‘varlık’ adını takmamızın sebebi bile budur. Bu isteme, varoluşunu tesis etmek için kendini nesnelleştirir. Onun bu nesnelleşmiş haline biz ‘madde’ adını veriyoruz. Bu yüzden onun bütün nesnelleşmeleri ‘maddi’dir.

İşte insan da Schopenhauer’a göre kendini nesneleştiren İsteme’nin bu evrim sürecinin sonucu ortaya çıkmış bir türdür. Dolayısıyla bu evrenin, bu dünyanın, yani özünde ‘İsteme’nin üretimidir. Başka bir dünyadan gelmemiştir. Başka dünyaya ait özelliklere ya da cevherlere sahip değildir. Bu yüzdendir ki insan da diğer bütün varlıklar gibi özünden varlığa ve dolayısıyla evrene bağlıdır, onun ilkelerine, yasalarına, özetle belirlenimine tabidir.

Peki bu ‘özgürlük’ fikri, daha özelde de ‘irade özgürlüğü’ fikri nereden çıkıyor?

Bu noktada ‘irade’ kavramı üzerinde durmak uygun olacaktır. Schopenhauer’un düşünceleri ‘irade’ kavramı hakkında bir açıklığa kavuşmamızı sağlar. ‘İrade’ kavramı aslında iki ayrı şeyi kapsar: ‘İsteme’yi ve ‘zihni/idraki/bilinci’.

Bu öğelerden ‘isteme’, içimizde bulunan ve bir şeye yönelen ya da bir şeyden kaçınan bir güce işaret eder. Ancak bu güç, zihinle/bilinçle etkileşime girse de aslında ondan bağımsızdır. Örneğin ‘iradeli bir insan’dan söz ederken, bu iki öğeye işaret edilerek ‘idraki/zihni/bilinci istemesine hükmeden biri’ tasarlanır. Schopenhauer kendi öğretisinin onu diğerlerinin karşısına koyan temel özelliğinin, ‘isteme’nin idrak ve zihinden tamamen ayrıştırılması olduğunu söyler. Önceki düşünürler istemeyi zihinsel yetilerimizin bir işlevi olarak görmekteyken, Schopenhauer zihin olmadan da istemenin mümkün ve etkin olduğunu öne sürer. İşte içimizdeki bu güç, varlığı oluşturan o başlangıçtaki büyük ‘İsteme’nin doğrudan tezahüründen, uzantısından başka bir şey değildir. Bu istemenin diğer tezahürleri, varlığın zihin sahibi olmayan ‘cansız varlıklar’ ya da ‘bitkiler’ gibi katmanlarında karşımıza çıkar. Bu, bir açıdan bakılınca, doğada ‘isteme’ en başından beri var olduğu halde, ‘idrak’in ‘hayvan’ ortaya çıkana kadar bulunmadığı anlamına gelir. Dolayısıyla isteme genelde varsayıldığı gibi yalnızca insanın değil, yalnızca hayvanların da değil, bütün varlıkların özü ve hareket ettirici ilkesidir. Bu yüzden de her varlıkta zihin ile birlikte ve zihnin kılavuzluğunda, yani ‘irade’ olarak görünüme gelmez. Bazen yalnızca isteme olarak tezahür eder. Bu, bütün varlıkların ortak özünü oluşturur.

İnsan iradesinin özgürlüğü özbilinçten hareketle kanıtlanabilir mi?

Peki böyleyse, biz nasıl oluyor da özgür bir iradeye sahip olduğumuz zannına kapılıyoruz? Bu, aslında zihnin/bilincin, daha özelde de bilme yetilerimizin yarattığı psikolojik bir yanılsamadan ibarettir, Schopenhauer’a göre. Bilme yetilerimiz eylemlerimizin sebeplerini kavramaya yetmediği için, bunları özgürce kendimizin yaptığını düşünürüz.

Schopenhauer İstemenin Özgürlüğü Üzerine adlı çalışmasını, Norveç Kraliyet Akademisi’nin “İnsan iradesinin özgürlüğü özbilinçten hareketle kanıtlanabilir mi?” sorusuna yanıt aramak amacıyla açtığı yarışma için yazmıştır. Soruda istenen şudur: Dönüp kendimize, kendi içimize baktığımızda, irademizin özgürlüğüne dair bir kanıt bulabilir miyiz? Bu kanıtın bilgisine, kendi üzerimize düşünerek ulaşabilir miyiz?

Schopenhauer’a göre, işi özbilince bıraktığımız takdirde, bu, kanıtlanması en kolay iddiadır. Ne var ki böyle olmasına rağmen, iddia doğru değildir.

Dönüp kendi üzerine düşünen kişi, düşünmesine nesne olan tek şeyin zaten kendi istemesi olduğunu görecektir. Bu isteme ona çeşitli kılıklarda, yani arzulayan, dileyen, talep eden, özleyen, umut eden, seven, sevinen ya da tersine iğrenen, kaçan, korkan, kızan, nefret eden, üzülen, acı duyan bir şey olarak, özetle tüm duygu ve tutkularıyla görünecektir. Burada mesele, onun nedenlerden bağımsız şekilde işleyip işlemediği, bütün bu kılıkların sebepsiz ortaya çıkıp çıkmadığıdır.

Schopenhauer özellikle şuna işaret eder: ‘İstemek’ her zaman bir şeyi istemektir. İsteyen bir varlık daima kendi dışındaki bir nesneye yönelmiştir. Dışa yönelmek, dışla ilgilenmek aslında istemenin temel özelliğidir. İhtiyaçlarımız, isteklerimiz, dileklerimiz, amaçlarımız vardır ve bunların sebebi ve karşılığı, yani tetikleyicisi ve doyum ya da gerçekleşme nesnesi hep özbilincin dışındaki dünyadadır. Dolayısıyla bir şeyi istemek demek, aslında özbilincin değil de idrak yetisinin bir nesnesini istemek demektir. Dolayısıyla ‘irade özgürlüğü’ meselesinde incelenmesi gereken isteme, kendi içine kapanmış, dışarıdan yalıtılmış bir özellik değildir. İşte bu noktada şunu sorgulamak gerekir: Peki istemenin dışarıyla ilişkisi belirlenimsiz, sebeplere bağlı olmayan bir ilişki midir? Nesne ya da güdü ortaya çıktığında isteme ediminin ortaya çıkması zorunlu değil midir? İstediğimizden başka türlü de isteyebilir, davrandığımızdan başka türlü de davranabilir miyiz? Kendi üzerimize düşünerek bir sonuca varması beklenen özbilincin bu konudaki yanıtı nedir?

Schopenhauer’a göre bu sorular için özbilinçten yanıt beklemek bir hatadır. Çünkü bu yeti bu sorular için fazlasıyla basit ve sınırlanmıştır. Ona göre özbilinç, soruyu yanıtlamayı bırakın, onu anlayamaz bile. Özbilinç kendisine aracılık eden içduyu aracılığıyla yalnızca ‘istediğimizi’ ve ‘bedenimizin ilgili organlarının bu doğrultuda hareket ettiğini’ bilebilir. Bize söyleyebileceği en fazla ‘istiyorum ve istediğimi yapıyorum’dur. Özgürlüğün ‘istediğini yapabilme’ şeklindeki yaygın ve revaçta kavranışının kökeni ve üreticisi aslında özbilinçtir. Ama daha ötesini, yani istemenin kendisinin özgür olup olmadığını, nedenli mi nedensiz mi işlediğini, dış dünyanın bu sırada isteme üzerinde etkisinin olup olmadığını bilemez. İstemenin özgürlüğü hakkındaki soru, “dış dünya ile seçimlerimiz arasındaki nedensel ilişkiyi konu eder; fakat özbilinç tümüyle kendi alanı dışında kalan bir şey ile kendi alanı içinde yer alan bir şey arasındaki ilişki hakkında bir yargıda bulunamaz.”2İstemenin Özgürlüğü Üzerine, s. 31. Oysa soru, özbilincin algılayamayacağı bu ‘aradaki ilişki’ hakkındadır. Duyular ve idrak yetisi dış dünyanın bilgisini, özbilinçse iç dünyanın bilgisini verdiği için, aradaki ilişkiyi bilincin de özbilincin de algılaması ve kavraması olanaksızdır. İşte özbilince dayanarak özgürlük hakkında sorulan soru yanıtlanırken ortaya çıkan ‘özgürlük yanılsaması’nın kaynağı budur. Özbilinç, algılayamadığı için dış ile iç arasındaki bu ilişkinin de olmadığını bildirir ve özgürlüğün olduğunu savunur.

Bu noktada şu sorunun yanıtını aramak önemlidir: O halde istemenin kendisi neye bağlıdır? Özbilinç “Benden/Kendimden başkası değil!” yanıtını vermemize yol açacaktır, çünkü onun algısı ‘ben’in ötesine geçmez. Yani istememi ben belirlerim ve özgürlüğümün güvencesi budur, diye yanıt vermemize sebep olur. Ne var ki Schopenhauer’a göre ‘benliğimiz’ ve ‘istememiz’ birbirinden ayrılabilir değildir. Her varlığın kendiliği ve karakteri, ondaki özün (yani İsteme’nin) tezahürüdür.

Peki yapay zekâ ve devrimler bağlamında düşündüğümüzde özgür iradeyi nasıl ele almalıyız?

Notlar

(1) İstemenin Özgürlüğü Üzerine, (çev. Adnan Esenyel). Fol Kitap, Ankara, 2021. s. 35.

(2) İstemenin Özgürlüğü Üzerine, s. 31.