Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Parıltı Her Şeydedir! Bilinç ve Evrenin Kozmik Amacı

Fizikten bilinç çıkaramazsınız, ancak bilinçten fizik elde edebilirsiniz.
Çeviren:
Melinda G. Esen
Kaynak:
The Philosopher

Başlıklar

John Hawkins: Çoğu insan sadece karmaşık biyolojik organizmaların beyninde bilincin var olduğunu düşünürken, bilinç hakkında sorgulamalara adanan Youtube kanalı ve podcastiniz Mind Chat’te bilincin evrene yayıldığını ve evrenin fundamental bir özelliği olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu fikri açıklar mısınız?

Philip Goff: Zamanımın büyük bir kısmını (bilinç ve fiziksel dünyanın bir araya nasıl geldiğini anlama çabasına yönelik eski bir felsefi sorun olan) zihin-beden problemiyle uğraşarak harcıyorum. Bu konuda üstelenebileceğiniz çeşitli pozisyonlar bulunmaktadır: Fiziksel dünyanın fundamental olduğunu ve bilincin beyindeki fiziksel süreçlerden ortaya çıktığını savunabilirsiniz ve bu, fizikalist bir pozisyondur. Ya da diğer bir yolu izleyerek bilinçle başlayabilir ve ardından, bilincin altında yatan temel olgulardan beliren fiziksel gerçekliği anlamaya çalışabilirsiniz, ki bu da panpsişist pozisyondur. Diğer bir etkili pozisyon da düalizmdir. Buna göre hem bilinç hem de fiziksel dünya fundamentaldir ancak bu ikisi, radikal bir şekilde ayrıdır; örneğin, belki bilinç, beden ve beyin dışında, ruhta bulunabilir.

Önemli bir noktayı belirtmemiz gerekir ki, bu tezlerden hangisinin doğru olduğunu deney ile çözme şansınız olmayacaktır. Bu pozisyonların tümü, deneysel olarak eşdeğerdir, yani herhangi bir bilimsel veri için bu teoriler sadece kendi koşullarına göre bu veriyi yorumlayacaktır. Bu açıdan bakıldığında, bilimsel sorular bu konuyla ilgili olabilmesine rağmen, zihin-beden problemi, esasında bilimsel bir soru değildir. Daha ziyade, biz bu felsefi seçeneklerin her birini, onların kendi şartları bağlamında değerlendirmeye çalışmalı, onları değerlendirip değerlendiremeyeceğimizi anlamalı ve en makul görünenin hangisi olduğuna bakmalıyız.

Örneğin fizikalizm, bilinci beyindeki fiziksel süreçler açısından açıklamayı arzu eder. Fizikalistlerin, bu açıklama projesinde ne derecede başarılı olduklarını sorabiliriz. Kanaatimce, onlarca yıl harcanan zaman ve çabaya rağmen bu projede hiçbir yere varılamadı. Bunu sadece hikâyenin tamamına sahip olmadığımız anlamında söylemiyorum, aksine biz daha temel sinirsel aktivite bağlamında tek bir deneyimi bile açıklayamamış durumdayız. Mevcut ilerleme kaydetme çabasındaki bu başarısızlığa ek olarak, projenin tutarlılığını zayıflatan oldukça iyi felsefi argümanlar da olduğunu düşünüyorum.

Diğer taraftan, panpsişist ise bunun aksi şekilde ilerlemeye çalışır: Biz, bilince dair olgularla başlarız ve olgular bağlamında fiziksel gerçekliğin belirimini açıklamaya çalışırız. Tıpkı fizikalizmde olduğu gibi bu açıklama projesinin de ne kadar başarılı olduğunu sorabiliriz. Fizikalizmin son derece kötü başarısızlıklarına rağmen, bence filozoflar bunun nasıl başarılabileceğini zaten çözdü. Gizemler çözüldü. Panpsişizm, bizim mevcut kültürel paradigmamızla uyuşmuyor ancak üzerine düşeni yapıyor.

“Bilincin Darwin’i” olarak kabul etmemiz gerektiğini düşündüğüm Bertrand Russell, tüm gizemleri çözen kişidir. Onun 1920’lerdeki merkezi görüşüne göre, fizik saf bir biçimde matematikseldir ve bu nedenle doğru matematiksel yapıya sahip olduğu sürece, fundamental gerçekliğin nasıl olduğunu dikkate almaz. Bu durum, filozoflara, fiziğin tanımladığı matematiksel yapıları sağlamak için doğru şekilde etkileşime giren fundamental düzeyde temel bilinçli varlıklardan oluşan bir alanı varsayma özgürlüğü sunar. Fizikten bilinç çıkaramazsınız, ancak bilinçten fizik elde edebilirsiniz. Bunun yapılabileceğini biliyoruz!

Benim izlenimime göre, yeni kitabınız, Niçin? Evrenin Amacı önceki iki kitabınız, Bilinç ve Fundamental Gerçeklik (Consciousness and Fundamental Reality, 2017) ve Galileo’nun Hatası (Galileo’s Error, 2019) ile sorunsuz, hatta sistematik bir şekilde devam ediyor. Bu değerlendirmeye katılıyor musunuz?

Kuşkusuz devam eden bazı temalar var, fakat yine de yeni kitabımın, önceki kitaplarımdan oldukça radikal bir sapma olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız beş yıl önce, yazmayı hayal ettiğim bir kitap değildi. Gerçekten de büyük bir serüven oldu!

Düşünce ikilemlerine sıkışmak kolaydır: Amerikan kapitalizmi mi yoksa Sovyet komünizmi mi (sanki arada başka seçenekler yokmuş gibi)? Benzer şekilde, önceki çalışmalarım bilincin doğaüstü bir şey olup olmadığı veya sadece beyindeki fiziksel işlemlerden ibaret olup olmadığı ikilemi üzerine odaklanmıştı (tekrar söylersek, bunların tek seçenek olduğunu varsayarak). Son zamanlarda özellikle içinde bulunduğum ikilem şu: Geleneksel Batı dininin Tanrısına mı inanıyorsunuz, yoksa sadece anlamsız, amaçsız bir evrende yaşadığımızı düşünen s bir ateist misiniz? Dawkins Takımından mı yoksa Vatikan’ın mı Takımındansınız? Katolik olarak yetiştirildim, ancak 14 yaşındayken Tanrı’ya inanmadığıma karar verdim ve kabul ayini yaptırmayarak büyükannemi üzdüm. Sonrasında, uzun zamandır seküler dünyada çok mutlu yaşıyorum. Ancak zamanla, bu dünyagörüşlerinin her ikisinin de yetersiz olduğuna inanmaya başladım; her ikisi de gerçeklikle ilgili açıklayamadıkları şeylere sahip. Bu nedenle, bu yeni kitap gerçekten de bu ikili dünyagörüşlerinin yetersizliklerini savunmaya çalışıyor ve çok ihmal edilen orta yolunu keşfetmeye çabalıyor.

Galileo’nun Hatası kitabınızda Galileo’nun dünyaya zihin-beden problemi armağan ettiğini ve bu nedenle, bilincin bir epifenomen (yani aslında gerçek olmayan), bir tür makinedeki hayalet olduğunu ileri süren saçma bir önermeden kısmen sorumlu olduğunu iddia ettiniz. Bu çetrefil görünüyor. Biraz aydınlatabilir misiniz?

Kitabın başlığı biraz provokatif. En azından ben gerçekten Galileo’nun büyük bir hayranıyım. Onun bu şeyleri, şu anki pek çok insandan daha iyi anladığını düşünüyorum. Ancak aslında, Galileo bilimin –ya da en azından en temel bilimimizin– saf bir biçimde matematiksel olmasını istiyordu. Bu, bugünlerde düşünmeksizin doğruluğuna inandığımız bir şey, fakat o zamanlar evreni salt matematik dilini kullanarak tanımlamakta ısrar etmek radikal bir yenilikti. Fakat Galileo, bilinçli deneyimin bütünüyle bu terimlerle açıklanamayacağını çok iyi anlamıştı, çünkü bilinçli deneyim, matematiğin saf nicel dilinde yakalanamayan nitelikleri (qualities) içeriyordu (kahvenin kokusu, nane tadı, günbatımının kırmızılığı vb.). Bir denklem, batan güneşi izlerken hissettiğiniz o engin kırmızıyı yakalayamaz. Bu nedenle, Galileo’ya göre, eğer bilimin saf biçimde matematiksel olmasını istiyorsak, bilinci ortadan kaldırmalıyız ki böylece bize kalan her şey, matematiğin dilinde yakalanabilsin.

Bu cidden çok iyi bir hamleydi, çünkü bilime, daha odaklı bir tasarı sağladı. Sonrasında, bu tasarı o kadar iyi gitti ve o kadar inanılmaz teknolojiler üretti ki, biz şu anda, insanların bilimin, tüm önemli problemlere tam bir cevap, tam bir hakikat sunduğuna inandığı bir tarihi dönemde yaşıyoruz. İronik olan şu ki, bu kadar iyi gitmiş olmasının nedeni bilimin bilinci dışlayarak tasarlanmış olmasıdır ve böylece, eğer bilinci, bilimsel hikâyeye tamamen geri getirmek istiyorsak, Galileo’nun bize miras bıraktığı o düalist paradigmayı tekrar düşünmeliyiz.

Son derece ilginç bir gelişme olarak, panpsişist düşüncenin bir dalı olan “Bütüleşik Enformasyon Teorisi”ni (Integrated Information Theory, IIT), bilimsel bir araştırma olarak ciddiye almayanlar, akademik dünyanın arka koridorlarında onu eleştirmeye başladı. Birkaç hafta önce, Nature dergisinde yayımlanan bir makale, IIT’yi “sahte-bilim” (pseudoscience) olarak reddediyor ve şöyle başlıyor: “Geçen hafta çevrimiçi olarak yayımlanan, 124 bilim insanının imzaladığı bir mektup, bilinç araştırma topluluğunda büyük bir tartışma yarattı.” Bu acımasız eleştiriye karşı, IIT’yi yalnızca Anil Seth savundu ve bu teoriyi, meşru ancak kusurlu bir bilimsel araştırma olarak nitelendirdi. Daha önce IIT’ye sempati duyduğunuzu ifade ettiğiniz göz önüne alındığında, bu yüksek profilli karşı saldırıya ilişkin düşünceleriniz nelerdir?

Anil Seth’in yanı sıra, David Chalmers ve (Amerikalı nörofelsefeci) Erik Hoel  da IIT’yi savunmak adına suskunluğunu bozdu. Bu kesinlikle sağlam bir tartışma yarattı! Benim için bilincin bilimi ile felsefesini ayırt etmek gerçekten önemli. Görevi hangi tür beyin aktivitelerinin hangi tür deneyimlerle uyumlu olduğunu izlemek olan bilincin nöral bağlantıları (neural correlates of consciousness) dediğimiz bilimsel bir proje var. Burada büyük bir meydan okuma var çünkü bilinci gözlemleyemezsiniz; birinin beyninin içine bakıp onun duygularını ve deneyimlerini göremezsiniz. Ancak başka bir insanla karşı karşıyayken ona hislerinin ne olduğunu sorabilir ve gözlemleyebileceğimiz beyin aktivitesini, gözlemleyemediğimiz bilinçle ilişkilendirmeye çalışabiliriz. Bu oldukça önemli bir görevdir ancak felsefi teorilerden farklı bir teoridir. Bilimsel teoriler, hangi tür beyin aktivitesinin bilinçli deneyimle uyumlu olduğunu bize söylemeye çalışırken, filozof şu türden sorular soruyor: “Niçin beyin aktivitesi, bir şekilde bilinç ile uyumlu oluyor? Her şeyden önce, fiziksel dünya ile bilinç niçin birbiri ile bağlantılı?”

Bilimsel ve felsefi sorular ayrıdır ve farklı şekillerde karıştırılıp, eşleştirilebilir. Siz, düalist bütünleşik enformasyon teorisyeni olabilirsiniz, panpsişist küresel çalışma alanı teorisyeni olabilirsiniz vb. Bunlar müstakil teşebbüslerdir. Scientific American mektubu, IIT’yi bir bilinç bilimi teorisi olarak eleştiriyordu. Mektup, benim de yaptığım iş olan, bilinç felsefesi hakkında çalışmaya saldırmıyordu.  Aslında, bariz biçimde ifade edilmemiş olsa da arkaplanda olabilecek şeylerden biri, bütünleşik enformasyon teorisinin kendisini sadece deneylere değil (gerçi deneylere de başvuruyor) aynı zamanda felsefi düşüncelere de başvurarak gerekçelendirmesine duyulan kaygıdır. Belki de mektup yazarları, bilinç bilimi bir bilim ve felsefe melezi ise, gerçek bir bilim olarak fon sağlayıcıların onu ciddi bir bilim olarak kabul etmeyeceğinden endişe duyuyorlar. Bu endişeyi anlayabilirim, ancak bilincin ele alınması saf bilimsel bir mesele olduğunu iddia edemeyiz. Felsefe önemlidir ve dahası, gerçekliğin doğasına ilişkin soruların cevaplanmasının tek yolu olarak deneyi kabul eden bilimci tasarıdan vazgeçmemiz gerekiyor. Bu konudaki görüşümü The Conversation’da yazdım.1https://theconversation.com/consciousness-why-a-leading-theory-has-been-branded-pseudoscience-214214

Panpsişizm, panteizmden nasıl farklıdır? Parçacıklara tapmak, Tanrı’nın yerini mi alacak? Matematiksel “zarafet” karşısında kendimizden mi geçeceğiz?   

Sanırım panpsişist araştırma topluluğunda bir bölünme var, belki de erken dönem psikanalitik toplulukta Jung’un takipçileri ile Freud’un takipçileri arasındaki bölünmeye benzer bir bölünme bu. Jung takipçileri, ruhsal arketipler, kolektif bilinçdışı vb. konularla ilgiliyken, Freud’un takipçileri psikanalizin batıl saçmalık olarak algıladıkları şeylerden uzaklaşarak ciddi bir bilim haline gelmesini istedi. Benzer şekilde, David Chalmers, Luke Roelofs ve Angela Mendelovici gibi bazı panpsişistler, panpsişizme sempati duysalar da herhangi bir ruhsal, aşkın gerçekliğe vakit ayırmıyorlar.  Buna rağmen diğerleri için (bağımsız nedenlerle bu yönde eğilimi olanlar için) panpsişizm ile bir tür aşkın gerçeklik arasında uyum olabilir.

Panpsişizmin, zihinsel ve ruhsal sağlığımız için çoğundan daha iyi bir dünya resmi sunduğunu düşünüyorum. Bilinçli bir evrendeki bilinçli yaratıklarız. Bu bakış açısını fazla abartmak istemiyorum. Parçacıklar belki bir tür bilince sahip olabilir, ancak çok çok basit ve ilkel bir formdadır. Bu türde bir bilinç, kendisine tapmak, kendisi ile arkadaş olmak veya ahlaki bir aktör olarak görmek isteyeceğimiz bir şey değildir. Öte yandan, kozmik bir amaç devreye girerse, bu gerçeklikle ilgili dini bir kavram olmaya daha yakın hale gelir ve insanın anlam ve amacına yönelik daha dramatik sonuçlara sahiptir. Aslında, ben bir paradigma değişiminin olası olduğunu düşünmeye meyilliyim. Mevcut paradigmamızın açıklayamadığı iki şey vardır: İlki bilinçtir, mevcut paradigmamız Galileo tarafından bilinci göz ardı edecek şekilde tasarlanmıştır; ikincisi ise evrenin amacıdır, çünkü bilim tarafından anlamsız, amaçsız bir evrende yaşadığımızın kanıtlandığına ikna edildik.

Benim görüşüme göre, bu her iki paradigma hakkındaki deliller değişti ve bizim kültürümüz, bu değişimi yakalama zamanında. Bu biraz 16. yüzyıla benziyor. Evrenin merkezinde olmadığımıza dair kanıtlar elde etmeye başladık ve insanlar, alışmış oldukları gerçeklik tasviriyle uyumlu olmadığı için bu kanıtları kabul etmekte zorlandılar. Günümüzde Kopernik karşıtı atalarımızla alay etmek yaygın: Ah, delilleri takip edemeyen bu aptal dindar insanlar. Ancak ben her neslin, ötesini göremediği bir dünyagörüşünü içselleştirdiğini düşünüyorum. Bilimsel dünyada bilinç ve anlam dolayımındaki sorulara ilişkin günümüzde yaşanan durum tam da bu ve biz bu fikirleri, alıştığımız gerçeklik resmi ile uyuşmadığı için inkâr halindeyiz.

Kozmik amaç olmaksızın da, zarafet, yaratıcılık ve bilgi arayışında olmak gibi anlam dolu faaliyetler aracılığıyla mükemmel derecede anlamlı bir hayat yaşayabilirsiniz. Fakat, eğer kozmik amaç var ise, hayat potansiyel olarak daha anlamlı olabilir. Biz, hayatımızın bir fark yaratmasını isteriz. Eğer siz, gerçekliğin bütüncül amaçları için en küçük bir katkıda bulunabilirseniz, bu hayal edebileceğiniz en büyük fark olur. Niçin? adlı eserimde, kozmik amaç inancının (ya da benim adlandırdığım şekliyle kozmik amaççılık (cosmic purposivism)) manevi pratiklerle, manevi topluluklarla ve siyasi mücadelelerle nasıl bağlantılı olduğunu tartışıyorum. Kozmik amaççılığın anlamlı bir yaşam için tek yol olduğunu iddia etmeye yönelik nihai cevapları size vermeye çalışmıyorum.  Ancak geleneksel Batı dinine karşılık seküler ateizm şeklinde malum iki seçenekten farklı olarak bu seçeneğe yer açmak istiyorum. Elbette, kozmik amaççılığın, yaptıklarımı daha büyük bir amaç ile ilişkilendirerek yaşamanın derin şekilde anlamlı bir yolu olabileceğini keşfettim. Hiçbir şey değilse bile, en azından egomu kontrol altında tutuyor. Kitabın son bölümünün amacı, sadece bu konuyu insanların düşünmek isteyebileceği bir olasılık olarak sunmaktır. Sık sık Niçin?’i Tanrı ve ateizm arasında bir orta yol olarak tanımlarım. Ateist arkadaşlarım, bu konuda aynı fikirde değiller ve bana bunun sadece standart-olmayan bir ateizm formu olduğunu, dindar arkadaşlarım da bana bunun standart-olmayan bir teizm formu olduğunu söylüyorlar.

Bir bakıma, benim görüşüm Carl Sagan’ın “Bizler yıldız tozuyuz” fikrine benziyor ve biz buradan ilham alabiliriz. Ancak Niçin?’de savunduğum görüşün, Sagan’ınkinden biraz daha radikal olduğunu düşünüyorum. Sagan, mevcut geleneksel bilimsel hikâyeden sapmıyordu; aksine, evreni bilim tarafından tasarlandığı gibi düşündüğünde, hayranlık ve şaşkınlık gibi dinsel tutumları savunuyordu. Bu, tıpkı mevcut geleneksel bilimsel evren öyküsünü kabul eden ancak, bu şekilde, düşünülen evrene dini tutumları olduğunu iddia eden “natüralistik panteistlerin” görüşüne biraz benziyor. Ben bundan daha fazlasını söylüyorum. İnsanlığın ötesinde bir amacın olduğunu söylüyorum.

William James’ın haklı olduğunu düşünüyorum, umut etmek delillerin ötesinde de rasyonel olabilir. Örneğin, sadece delillere dayandığınızda, iklim sorunuyla başa çıkma olasılığımız pek ihtimal dahilinde görünmüyor olabilir. Ancak, insanlığın bu zorluğun üstesinden geleceğine dair umutlu olmak ve bu umut içinde anlam ve motivasyon bulmak rasyonel olabilir. Benzer şekilde, kozmik bir amacın umudu içinde yaşamanın, henüz tam olarak anlamadığımız şekillerde gerçekleşse bile, rasyonel olabileceğini düşünüyorum.

Notlar

(1) https://theconversation.com/consciousness-why-a-leading-theory-has-been-branded-pseudoscience-214214

 

Orijinal Başlık: The Glitter is in Everything
Yazar: Philip Goff
Türkçeye Çeviren: Melinda G. Esen
Editör: Bekir Demir