Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

İnsan Özünde İyi Midir? Bregman, Özcülük ve Naziler

Himmler, Yahudileri gaz odalarına gönderirken, döverken, taciz ederken, aç bırakırken ve köle işçi olarak ölümüne çalıştırırken ahlaklarını koruduklarını düşünüyordu.
Çeviren:
Zeynep Günal
Kaynak:
The Philosopher

Homo sapiens doğası gereği toplumsal bir türdür. Sosyallik -daha doğrusu biyologların ultrasosyallik olarak adlandırdığı özellik- insan doğasına içkindir. Bizim kadar amansızca toplumsal olan başka bir hayvan türü yoktur ve bu gerçek göz önüne alındığında insanlık tarihi, psikolojisi ve toplumuna dair ultrasosyalliğe merkezi bir yer vermeyen herhangi bir açıklama, en iyi ihtimalle eksik ve en kötü ihtimalle oldukça yanıltıcı olacaktır.

Bregman’ın İkilemleri

Rutger Bregman’ın Çoğu İnsan İyidir: Yeni Bir İnsanlık Tarihi [Humankind: A Hopeful History] eserindeki argümanı yönlendiren temel anlayış budur. Bundan dolayı Çoğu İnsan İyidir, Siep Stuurman’ın The Invention of Humanity, Richard Wrangham’ın The Goodness Paradox, Peter Turchin’in Ultrasociety, Brian Hare ve Vanessa Woods’un Survival of the Friendliest ve Michael E, McCullough’un The Kindness of Strangers kitabını içeren ve gittikçe genişleyen bir yazın türünün parçasıdır. Bu kitapların hepsi farklı yaklaşımlar üzerinden bazen çarpıcı derecede farklı sonuçlara varsa da insanın toplumsallığı ile şiddete, bencilliğe ve zulme olan eğilimi arasındaki gerilimi araştırmaktadır.

Ultrasosyallik, gayriinsanileştirme konusu üzerinde yaptığım çalışmaların merkezinde yer aldığı için bu kitabın bana kazandıracağı yeni kavrayışlar beni heyecanlandırmıştı. Aynı zamanda Bregman’ın Davos’ta kodamanlara yönelik yaptığı popüler konuşmayı dinlemiştim ve Fox televizyonunda aşırı sağcı uzman Tucker Carlson ile yüzleşmesini izlemekten büyük keyif almıştım. Ne yazık ki bu heyecanımı Çoğu İnsan İyidir’i okumaya başladığım gibi kaybettim. Kitabın kalitesinin, vermek istediği moral verici mesaja rağmen, gereğinden fazla basitleştirmeler, kesin gerçekler gibi sunulan varsayımlar, kavramsal belirsizlikler ve yersiz çıkarımsal atlamalar nedeniyle zarar gördüğünü gözlemledim.

Bregman kitabına, Çoğu İnsan İyidir’ın “dünyaya bir daha asla aynı şekilde bakmamanızı sağlayacak akıl almaz bir ilaçtan başka bir şey olmayan” “radikal bir fikir” sunduğunu açıklayarak başlıyor (s. 2). Bu radikal fikir ise şudur: “Aslında çoğu insan özünde iyidir” (s. 4). Dikkat çekiçi bu açıklamasının ardından Bregman, birkaç sayfa sonra şöyle devam eder: “Şunu açıklığa kavuşturmak gerekiyor: bu kitap insan doğasının iyiliği üzerine bir vaaz değildir… Bizler hem iyi, hem de iyi olmayan bir tarafı olan karmaşık yaratıklarız. Asıl soru hangi tarafı seçeceğimiz yönündedir”. Devamında: “Benim iddiam biz insanların doğamız gereği, çocuk yaşlardayken, ıssız bir adadayken, savaş çıktığı sırada veya kriz vurduğunda, iyi olan tarafımızı seçmeye karşı güçlü bir eğilimimizin olduğudur” diye yazar (s. 10). Bu cümlelerde yer alan iki farklı iddia kafa karıştırıcıdır. Birbirleriyle nasıl bağdaştırılmaları gerektiği ise açık değildir. Bu iddiaları yorumlamanın bir yolu Bregman’ın insanların bir iyi bir de kötü tarafının olduğunu söylemek istediği yönünde olabilir, ancak bunun radikal bir fikir olduğu söylenemez. Fakat buradan Bregman’ın insan doğasının kötü yüzünün özümüzü yansıtmadığını söylediği de anlaşılabilir. “Hangi tarafı seçtiğimiz” konusu da aynı şekilde muğlaktır. Bregman, insan davranışlarını hangi taraf üzerinden açıklamamız gerektiği üzerine bir soru soruyor olabilir. Söz konusu böyle bir soruysa cevabı açık bir şekilde “ikisi de” olmalı. Ancak kendi hayatımız boyunca hangi tarafa yöneldiğimiz sorusu da söz konusu olabilir. İddiaların doğru yorumlaması bu şekilde ise okuyucuya insan psikolojisinin, özerk bir kişinin hangi tarafıyla ittifak kuracağını seçtiği tuhaf (ve bence anlaşılması güç) bir tablosu sunulur. Kitabın devamında bu ikileme yönelik bir açıklama aramak nafiledir; bazı pasajlar ilk yorumu desteklerken diğerleri de ikinci yorumu destekler.

Çoğu insanın özünde iyi olduğunu söylemek betimsel bir iddiadır. Bir gerçeği belirtme iddiasında bulunur. Ancak bu aynı zamanda normatif bir iddiadır çünkü “iyilik” kavramı ahlaki açıdan değerbiçici bir terimdir.

İyilik ve Naziler

Bregman’ın insanın özünde iyi olduğunu söylerken aklında ne olduğunu anlamak için öncelikle iyilik kavramını ele almamız gerekiyor.  Çoğu insanın özünde iyi olduğunu söylemek betimsel bir iddiadır. Bir gerçeği belirtme iddiasında bulunur. Ancak bu aynı zamanda normatif bir iddiadır çünkü “iyilik” kavramı ahlaki açıdan değerbiçici bir terimdir. Bunu anlamak için ilk olarak onun betimsel bileşenlerini normatif bileşenlerinden ayırmak ve ardından her birini sırayla sorgulamalıyız. İyilik esasında tartışmalı bir kavramdır; neyin iyi olup neyin olmadığına dair anlaşmazlıklar yaşanabilir. 1943’te SS Komutanı Heinrich Himmler’ın ünlü Posen konuşmasında bir grup SS subayına söylediği sözleri şöyleydi:

Çoğunuz 100 cesedin bir arada yatmasının, 500 cesedin veya 1000 cesedin bulunmasının ne anlama geldiğini bileceksiniz. İnsani zayıflıklarımıza rağmen bunları yapabilmemiz ve ahlakımızı koruyabilmemiz bizi soğukkanlı yapmıştır ve bu sözü edilmeyecek, hiçbir zaman anılmayacak bir zaferdir.

Himmler’in bahsettiği, SS katillerinin ahlaklarını koruduğu o “zafer”, Avrupa Yahudilerinin soykırımıydı. Himmler, Yahudileri gaz odalarına gönderirken, döverken, taciz ederken, aç bırakırken ve köle işçi olarak ölümüne çalıştırırken ahlaklarını koruduklarını düşünüyordu. Bu eylemlerin insan ahlakına uygun olduğunu düşünüyordu. Bundan ne çıkarmalıyız? Sönke Neitzel ve Harald Welzer şu gözlemi yapıyor:

Himmler’in konuşması genellikle alaycılığın doruk noktası ve ahlaki yozlaşmanın ta kendisi olarak görülüyor. Ancak Himmler’ın sözleri, yüksek rütbeli SS subaylarının koruyacağını varsaydığı ahlaki standartların ve nasyonal sosyalizmin etik anlayışından ne konuda ödün verildiğinin göstergesi olarak daha verimli bir şekilde okunabilir.

Himmler’in ahlak anlayışının (Anständigkeit), sizin, benim ve Rutger Bregman’ın benimsediğinden oldukça farklı olduğunu varsayabiliriz. Bu noktaya, insan doğası hakkında açıklamalar yaparken “ahlaklı” veya “iyi” gibi terimleri kullanmanın faydasız olduğunu göstermek için değiniyorum. Çoğu insanın özünde iyi olduğunu iddia ederek çok genel bir şey söylemiş oluruz ve bundan dolayı kulağımıza yeterince doğru gelir, ancak konunun derinine indiğimizde zorluklar ortaya çıkmaya başlar. Bregman, insanların iyiliğin çeşitli örneklerini sunuyor. Bazen sanki iyi bir insan olmanın başkalarıyla işbirliği kurup ona göre davranmak olduğunu söylüyor. Bazen insani iyiliği acı vermeye veya zarar vermeye karşı isteksizlik olarak gördüğü oluyor. Bazen bunu eşitlikçilik olarak görüyor. Bazen de iyiliğin toplumun yapısına uyumlu hedeflere sahip olmak olduğunu düşünüyor. Sorun tüm bunların birbirlerinden ayrılabilmesinde ve birbiriyle çatışabilmesinde yatıyor. İşbirliği ile zarar vermek arasındaki ilişkiyi ele alalım. İnsanlar zarar vermek için işbirliği yapabilir mi? Yaptıkları, hem de sıkça yaptıkları, oldukça aşikar. Bu konu, Robert Bigelow’un kitlesel şiddetin kaynaklarını incelediği öncü çalışması The Dawn Warriors kitabının ilk sayfalarında çok güzel bir şekilde vurgulanıyor:

Hidrojen bombası, insanlığın dostane işbirliği konusundaki muazzam kapasitesinin bir örneğidir. Bombanın yapımı, ortak bir amaç uğruna kararlı bir bağlılıkla çalışan insanların ekipler halinde oluşturduğu karmaşık bir ağ gerektirir. Hadi böylesine zeki ve sosyal bir türe ait canlılar olduğumuz için kendi sırtımızı sıvazlayalım.

Kolektif vahşet, işbirliğinin ürünüdür. Auschwitz ancak çok büyük bir işbirliği ile mümkündü ve on dokuzuncu yüzyılın sonları – yirminci yüzyılın başlarındaki linç gösterilerinde Siyahi erkeklerin işkence görmesini, sakatlanmasını ve diri diri yakılmasını izlemek için binlerce Beyaz Amerikalı bir araya geldiğinde aynı şekilde işbirlikçi davrandılar. Ayrıca insanlık tarihinde sıkça karşımıza çıkan bir diğer örnek de erdemli amaçların korkunç eylemlere yol açabilecek olmasıdır. Bunun bahsi Bregman’ın Üçüncü Reich sırasındaki Alman askerleri hakkındaki tartışmasında açık bir şekilde geçiyor: “İkinci Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’ın askerleri her şeyden önce birbirleri için savaştı.” Eğer bu doğruysa, iyi niyetli olmanın insanların birbirlerine yaptığı en kötü şeylerden bazıları ile tamamen uyumlu olduğunu gösterir. Bregman’a göre yoldaşlık, her ne kadar Almanların Sovyetler Birliği’ne karşı yirmi yedi milyon kişinin hayatına mal olan ve “imha savaşı” adını verdiği kıyımı kolaylaştırmış olsa da, insan doğasının “iyi” tarafını temsil eder.

Topluma uyumlu hedefler ile korkunç eylemler arasındaki ilişkinin bir başka örneği, Nazilerin Avrupa Yahudilerinin katledildiği gaz odalarının kısmen duyarlı bir tutumla geliştirmiş olmasıdır. Yahudilerin Alman Einsatzgruppen tarafından topluca vurulması, katillerin çoğunun psikolojilerini derinden etkiledi ve Seelenbelastung (ruhun ağırlaşması) dedikleri duruma yol açtı. Heinrich Himmler, Minsk şehrinde şahit olduğu toplu infazı dayanılamaz buldu. SS Generali Erich von dem Bach-Zelewski’ye göre Himmler “son derece gergindi. Yerinde duramıyordu. Yüzü kireç gibiydi, her ateş açıldığında gözleri dehşetle yerinden fırlıyordu, çılgına dönmüştü ve her ateşte yere bakıyordu”. Bu sırada iki kadın başlarının arkasından vurulmak üzere yere yatırıldı, ancak askerler o kadar sarsılmışlardı ki yakın mesafeden nişan almalarına rağmen kafalarını ıskalayıp onları yaraladılar. Himmler paniğe kapıldı ve bağırdı: “Onlara işkence etmeyin! Ateş! Acele edin ve onları öldürün!” Bach-Zelewski daha sonra onunla konuşmuştur: “Şu askerlere bakın, ne kadar derinden etkilendiler! Bu gibi adamların hayatları artık mahvoldu!” Himmler’i toplu infazın “insancıl” olarak adlandırdığı yöntemlerini keşfetmeye yönlendiren şey, bu türden bir öldürmenin dehşetiydi. Daha önce engelli insanları öldürmek için geliştirdikleri tekniklerinden yola çıkarak Naziler, karbonmonoksit kamyonetleri ile başlayıp Zyklon B gazı ile son bulan kitle imha araçları geliştirdiler.

Belki Himmler gibi insanlar istisna vakalardır. Sonuçta Bregman’ın iddiası çoğu insanın özünde oldukça iyi olduğu yönündeydi. Belki de Himmler’in iyiliği özünün o kadar derinliklerine inmişti ki bunu fark etmek güçleşmiştir. Bu bizi çoğu insanın özünde iyi olduğu iddiasının ikinci bileşenine getiriyor: Bir insanın özünde iyi olduğunu söylemek tam olarak ne anlama gelir?

Özümüzdeki İyilik

Derinlik metaforu aldatıcıdır. Bir özelliğin derinde veya özde olduğunu söylemek, onun insan ruhunun doğuştan gelen bir özelliği olduğu ve metaforik yüzeyde yer alan diğer özelliklerimizden bir şekilde daha temel, daha ehemmiyetli, daha gerçek olduğu çağrışımlarını taşır. Derinlik metaforu bizi görünüş ile gerçeklik arasında ayrım yapmaya teşvik eder ve insanların görünüşlerinin gerçekte oldukları gibi olması gerekmediği görüşüne götürür. Aynı zamanda bu düşünce, özümüzde olduğumuz şeyin türümüzün diğer üyeleriyle paylaştığımız evrensel bir insan doğası olduğunu öne sürer.

Tüm insanların eğitim ve kültür çeşitliliği ile ortaya çıkan farklılıkların temelinde yatan bir doğayı paylaştığı fikri, “halk özcülüğü” veya “psikolojik özcülük” olarak bilinir. “Öz” teriminin uzun ve karmaşık bir tarihi vardır ve hem felsefi literatürde hem de yerel dilde çeşitli anlamlara sahiptir. Bu bağlamda “öz” terimi ile kastedilen, bir şeyi ait olduğu türe ait kılan ve onların dışarıdan belli olan niteliklerinden nedensel olarak sorumlu olan, derin, değiştirilemez bir doğaya sahip olduğu fikridir. Bu, John Locke’un “bir şeyi olduğu şekilde var eden, onu olduğu şey yapandır. Bir şeyin keşfedilebilir niteliklerinin bağlı olduğu içsel ve gerçek olan, fakat gizli kalan yapısıdır” diyerek tanımladığı “gerçek öz” kavramına yakındır.

Psikologlar ve bilişsel antropologlar, insanlar da dahil olmak üzere canlılar hakkında özcü bir şekilde düşünmeye yönelik güçlü bir eğilime sahip olduğumuzu öne sürüyorlar.

Psikologlar ve bilişsel antropologlar, insanlar da dahil olmak üzere canlılar hakkında özcü bir şekilde düşünmeye yönelik güçlü bir eğilime sahip olduğumuzu öne sürüyorlar. Geçmişte insani özün insan ruhunun derinliklerinde yer aldığı düşünülürdü. Günümüzün seküler toplumlarında ise özün insan genomunun derinliklerinde yer aldığı düşünülüyor. Ancak genetik özcülük, ruh özcülüğü kadar yanlıştır. Bilim bize canlıların gizli özlerinin olmadığını öğretir. Bu nedenle özcü önyargıların insan psikolojisini anlama çabalarımızı çarpıtmasını önlemek için dikkatli olmamız gerekiyor. Ancak Bregman’ın insan doğasına ilişkin düşüncesine özcü önyargılar sızmıştır.

Bregman’ın Çoğu İnsan İyidir’deki ana hedefi, primatolog Frans de Waal tarafından icat edilen bir terim olan kaplama teorisi adını verdiği şeydir. Kaplama teorisi, tarihçi Timothy Garton Ash’in Çoğu İnsan İyidir’de alıntılanan sözlerine göre, insan ahlakının, “doğanın kaynayan magmasının ve ayrıca insan doğasının üzerine serdiğimiz ince kabuk” olduğu görüşüdür (s. 5). Kaplama teorisi, özümüzde ahlaksız veya ahlak dışı olduğumuzu ve doğuştan gelen kötülüğü kontrol altında tutan şeyin yalnızca uygarlığın baskıcı güçleri olduğunu öne süren, insan doğasının özcü bir açıklamasıdır. Her ne kadar (de Waal’ın tanımladığı şekilde) kaplama teorisine katılmasa da Bregman’ın açıklaması da tersine çevrilmiş bir kaplama teorisidir. Bregman’a göre dışarıdan görülen kötülüğümüz, derinlerde yatan iyiliğimizin üzerini kaplayan ince bir kabuktur.

Bregman’ın açıklamasının halk özcülüğüne dayandığını fark ettiğinizde, aksi halde kitabın kafa karıştırıcı olabilecek özellikleri açıklığa kavuşur. Bunlardan biri, Bregman’ın kültürün nedensel rolünü insan doğası üzerindeki bir kısıtlamadan ibaret olarak görmesinden dolayı ihmal etmesidir. Özcülük kültürel etkilere, bireysel farklılıklara ve olumsal koşullara nispeten daha az ehemmiyet verir çünkü bunlar insan doğasının kendisinden ziyade yalnızca insan doğasını kaplayan “ince kabuk”la ilgilidir. Bu düşünce biçimi, Bregman’ın William Golding’in, ıssız bir adada mahsur kalan bir grup İngiliz devlet okulu çocuğunun cinayet ve vahşete yönelmesini konu alan bir hikâye olan Sineklerin Tanrısı hakkındaki tartışmasında açıkça görülür. Bu kurgusal anlatımı, Katolik yatılı okullarından kaçıp tekne çalan ve kurtarılmadan önce bir yıldan fazla bir süre ıssız bir adada mahsur kalan bir grup Tongalı çocuğun gerçek hikayesiyle karşılaştırır. Golding’in hikâyesindeki İngiliz çocukların aksine Tongalı çocukların hepsi hayatta kalmak için bir araya gelirler:

Kaptan Warner anılarında şöyle yazıyordu: ‘Adaya vardığımızda çocuklar yiyecek bahçesi, yağmur suyunu depolamak için oyulmuş ağaç gövdeleri, çeşitli objelerin ağırlık olarak kullanıldığı bir spor alanı, bir badminton sahası, tavuk kümesleri ve sürekli yanan bir ateş çukurunun olduğu bir komün oluşturmuşlardı. Bunların hepsini el işçiliği, eskimiş bir bıçak ağzı ve kararlılıkları sayesinde başardılar’ (s. 32)

Bregman, Sineklerin Tanrısı‘ndan çıkarılacak dersin yanıltıcı olduğu ve bu tür bir krizle karşı karşıya kaldığında insanoğlunun bu zorluğa göğüs gerebileceği sonucuna varıyor. Ancak Golding’in hikâyesindeki çocukların İngiliz bir devlet okulunun koro çocukları olduğu, oysa gerçek hayattaki örnekte ise Tongalı olduklarını görmezden geliyor. Ayrıca Golding’in romanında, bir savaş bölgesinden tahliye edilirken meydana gelen uçak kazasından hayatta kalan tek kişiler çocuklardır; Tongalı çocuklar ise zaten birbirleriyle arkadaşlardı ve kendi özgür iradeleriyle bir deniz yolculuğu macerasına atılmışlardı. Kimse bu farklılıkların birbiriyle ne kadar alakalı olduğunu bilmiyor (sonuçta Sineklerin Tanrısı bir kurgu ürünüdür), ama Bregman’ın bunları dikkate bile almaması dikkat çekicidir. Bundan ziyade Tonga vakasının insanların tümü hakkında bir şey gösterdiğini söylüyor; hangi kültürel kökene sahip olursa olsun herhangi bir grup gencin, hangi koşulda olursa olsun, Tongalı oğlan çocukları gibi davranacağını varsayılması gerekiyor. Bu varsayım yersiz ve açıkçası mantık dışıdır.

Bregman’ın özcülüğünü belli ettiği bir diğer konu da insanlığın avcı-toplayıcı geçmişine dair açıklamasıdır. Tarih öncesi atalarımızın, medeniyetin baskıcı boyunduruğunu henüz omuzlamak zorunda kalmadıkları için bozulmamış bir insan doğası sergiledikleri fikri, özcü varsayımlarla dolup taşıyor. Bregman, tarih öncesi avcı-toplayıcı atalarımızı masallaştırmamamız konusunda bizi kısaca uyardıktan sonra, atalarımızın yaşam tarzı hakkında çok şey anlatıyor ve bunların hepsi kulağa oldukça hoş geliyor:

Atalarımızın eşitsizliğe tahammülü yoktu. Kararlar, herkesin kendi düşüncesini söyleyebildiği, uzun müzakere gerektiren ortak bir çaba sonucu verilirdi… İnsanlar arasındaki güç ayrımları… geçiciydi ve bir amaca hizmet ediyordu… İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde erkekler ve kadınlar eşit sayılırdı. Stereotiplerimizin aksine… erkek atalarımız muhtemelen maço değillerdi. Daha çok proto-feministlere benziyorlardı. (s. 95-97)

Burada birkaç sorun var. İlk olarak, modern dünyanın baskısına direnmeyi başaran az sayıda toplayıcı toplumdan elde edilen çıkarımlara dayanmalarından dolayı bu iddialar zorunlu olarak spekülatiftir. Antropologların incelediği toplayıcı toplumların tüm insanların iki yüz bin yıl önceki yaşam tarzını temsil edip etmediğini bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz (on bin yıl önce Thames Vadisi sakinlerinin yaşamlarının, Londralıların bugünkü yaşam biçimine dayanarak yeniden inşa edilmesinin ne tür bir sonucu olacağını hayal etmeniz yeterli). Ancak Bregman hiç de temkinli davranmıyor. Bu iddiaları sanki kesinlikle doğruymuş gibi öne sürüyor. Diğer bir sorun ise tarih öncesi toplumlar hakkında bu şekilde konuşmanın, onların sadece durgun olduklarını değil, aynı zamanda birbirlerine çok benzediklerini de ima etmesidir. Peki avcı-toplayıcı toplumların yüzbinlerce yıl boyunca değişmediğini ve her açıdan aynı olduklarını iddia etmenin ne gibi gerekçesi olabilir? Neden eski göçebe toplayıcıların çeşitli kültürlere ve yaşam tarzlarına sahip olmadığını varsaymalıyız?

Özcü düşünce şeklini anlamak, bu varsayımları anlamlandırmamıza yardımcı olur. Eğer tarih öncesi insanlar, karmaşık toplumların dayattığı kural ve düzenlemeler tarafından henüz bastırılmadığı için insan özünün en saf şekilde vücut bulmuş hali olsaydı, o zaman elbette bu tür toplumların hepsinin temel düzeyde tıpatıp aynı olurdu. Özler metafiziksel kurabiye kalıplarıdır ve özcü varsayımlara göre uygarlığın yükü altında sıkıştırılana kadar değişmeyeceklerdi. Bu tür varsayımların ne kadar mantıksız ve küçük düşürücü olduğunu üzerine kafa yormaya gerek duymuyorum.

Bazı yazarlar insan doğasının özünü anlamak için türümüzün bebeklik dönemine baktığı gibi, insan doğasını anlamak için de bireyin çocukluk dönemine bakıyor. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında bu yaklaşım, bilimde yineleme teorisinin temelini oluşturuyordu. Yinelemecilik, insan embriyosunun gelişiminin türümüzün evrimini tekrarladığı ve çocuğun gelişiminin de insan kültürünün evrimini yinelediği fikridir. Bu fikre göre küçük çocuklar “vahşi” idi ve onlara disiplin, eğitim ve sosyalleşme yoluyla uygulanan kısıtlamaların uygar toplumların ortaya çıkışına karşılık geldiği düşünülüyordu. Bireylerin psikososyal gelişiminin, insanlığın gelişiminin mikro boyuttaki bir tekrarının olması bekleniyordu.

Bebeklerin bile ahlaki duyarlılıkları olduğunu ortaya koyan çalışmalardan yararlanan Bregman, insanların doğuştan bir ahlaki pusulaya sahip olduğu sonucuna varıyor.

Yineleme teorisi özcü eğilimlere hitap etmektedir. Bebekleri incelemenin insan doğasında neyin temel olduğunu ortaya çıkardığı fikri, küçük çocukların henüz sosyalleştirilmediği fikrine dayanmaktadır. O halde Bregman’ın kendi görüşünü desteklemek için bebek araştırmalarına başvurması şaşırtıcı değil. Bebeklerin bile ahlaki duyarlılıkları olduğunu ortaya koyan çalışmalardan yararlanan Bregman, insanların doğuştan bir ahlaki pusulaya sahip olduğu sonucuna varıyor.

Buradaki dikkate şayan olan nokta elbette Homo sapiens türüne ait olan bizlerin elinin kanlı olmasıdır. Bu, Bregman’ın kitap boyunca kısaca da olsa tekrar tekrar döndüğü bir konudur. Kitabın yaklaşık üçte birine ulaştığımızda Bregman şunu sorar: “Auschwitz’i nasıl açıklayabiliriz? Baskınları, katliamı, soykırımı ve toplama kamplarını nasıl açıklayabiliriz?” (s. 137). Ardından sorusunu iki ayrı soruyla yanıtlıyor: “Sivil toplum, aslında koruyucu bir kaplama değil mi? Acaba Rousseau haklı mıydı ve uygarlık aslında sinsi bir çürüme midir?” Bregman açıkça Rousseau’nun haklı olduğunu ve tarımın icadı ve yerleşik, hiyerarşik olarak yapılandırılmış toplumların kurulmasından önce insan doğasının işimize yaradığını düşündüğü için bunlar tamamen retorik sorulardır. Bregman bu yapıların kurulduğu noktada işlerin sarpa sardığını söylüyor. Yapımıza uygun olmayan bir sosyal dünya yarattık. İnsan doğası ile insan toplumu arasındaki bu “uyumsuzluk” sosyal hastalıklarımızın kaynağıdır.

Sonuç

Bregman’ın projesinin iyi niyetli olduğunu ve elbette bir miktar doğruluk payı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu proje, uygulama aşamasında başarısız olmuştur. En son kitabım İnsandışılık Üzerine kapsamında, biz Homo sapiens’lerin ultrasosyal hayvanlar olduğumuzu ileri sürüyorum. Ultrasosyal olduğumuz için başkalarına şiddet uygulamaya eğilimli değiliz. Ancak başkalarını öldürmenin ve sömürmenin araçsal değerinin farkında olan ve bu tür eylemlerin gerçekleştirilmesine karşı içgüdüsel engellerimizi kısa devre yaptıracak kültürel uygulamalar geliştirmiş olan çok akıllı hayvanlarız. Burada kültür belirleyici bir faktördür. İnsan doğasının büyük bir kısmı, iyi ya da kötü yönde insan doğasını şekillendirmek için kültürü kullanma kapasitemizdir. Bizler büyük ölçüde kendi doğamızın mimarlarıyız. Hem ultrasosyal primatlar olarak evrimsel mirasımız, hem de bu mirasın bize dayattığı sınırları aşma yeteneğimiz, bize insan olmanın ne anlama geldiği hakkında ipucu verir ve her ikisi de insan doğasının değerlendirilmesinde dikkate alınmayı hak eder.

İnsan doğasının büyük bir kısmı, iyi ya da kötü yönde insan doğasını şekillendirmek için kültürü kullanma kapasitemizdir. Bizler büyük ölçüde kendi doğamızın mimarlarıyız.

Bregman’ın projesi, özcülüğünden, normatif ve tanımlayıcı iddialar arasındaki farkı bulanıklaştırmasından, büyük çıkarımsal sıçramalarından ve yersiz iddialarından arındırılsaydı ahlak psikolojisine katkı sağlayabilirdi. Ancak mevcut haliyle ne yazık ki başarılı olamamıştır.

 

Orijinal Başlık: Are We Decent Deep Down?
Yazar: David Livingstone Smith
Türkçeye Çeviren: Zeynep Günal
Editör: Bekir Demir