Yürü aşağılanmışlara,
Yürü incinmişlere
Sen orada lazımsın.
– N. A. Nekrasov – Rusya’da Kim İyi Yaşar?
Sınıf kuramı üzerine yürütülen tartışmaların uzunca bir süre sınıfın ne’liği hakkında olması sınıfı anlama çabalarında belirli bir bükülmeye neden oldu. Sınıfsal ayrışmanın temellerinin, sınıfların nesnel konumlarının, yeni sömürü ve emek türlerinin sınıf kavramına dahil olup olmadığının, hatta büsbütün ortada bir sınıfın kalıp kalmadığının tartışıldığı dönem, sınıf kavramını hem kuramsal düzeyde hem de siyasal mücadelede korumak isteyenleri ister istemez daha “doktriner”, daha “bilimsel”, daha “soğuk” bir tutuma itti.
Oysa (eğer ortodoksi bir dogmatizmi, hatta nominalizmi sırtlanmak değilse) sınıf kavramının ve kuramının korunmasının biricik amacı, sınıfın bilinçlilik biçimlerini ve mücadele kapasitesini düşünmek için gereken belirlenimleri ortaya koymak olabilir. “Kendinde sınıf”ın tarihin öznesi olarak beklenen rolü oynayamaması gibi “kendinde kavram” da mücadele deneyimini ileriye taşımak açısından pek bir işe yaramaz çünkü.
Bu bükülmenin, sınıfı tanımlamak açısından bazı faydalar getirse de sınıf mücadelesini, sınıf deneyimini, sınıf ilişkisini düşünme tarzını fark edilir ölçüde çoraklaştırdığını söylemek zorundayız. Bu zorunluluğun doğurduğu diğer zorunluluk ise, söz konusu çoraklığı, yavanlığı, matlığı derhal ve tüm yollardan terk etmektir.
***
Gerçekten de terk edilmelidir, çünkü sınıfın tanımı sorunu ile sınıf mücadelesinin başarısı sorunu birbiriyle bağlantılı olsa da iki farklı konudur. Artık değerin emek sürecinde işçiden sızdırılmasının biçimi, sınıf mücadelesinin özgül bağlamı ve içeriği hakkında neredeyse hiçbir şey söylemez. Artık değerin emekçiden sızdırılması ile sermaye egemenliğinin toplumsal yeniden üretimi tek bir büyülü kavramla kilidi çözülecek inceleme sahaları olarak görülemez. Kısacası, kapitalizmin amacını açıklamış olmak, onun egemenliğinin nasıl sağlandığını, nasıl yeniden üretildiğini ve dolayısıyla nasıl yenileceğini de dolaysız biçimde açıklamış olmak anlamına gelmez.
Bu konular arasındaki farkları ve geçişkenlikleri, çözümlemenin iki düzeyi arasındaki diyalektik ilişkiyi görmeyip salt tanım düzeyinde kalındığında, belki bir bilime yahut bilimsel saptamaya ulaşırız, ancak bir siyasete ve onun somut bağlamına bir hayli uzak kalmış oluruz. Sosyalistlerden ve sınıf mücadelesinden söz ettiğimiz sürece bu uzaklığın kabul edilemeyeceğini söylemeye gerek yok.
Siyasetten söz ettiğimizde ise, hem tarihsel hem de güncel içerimleriyle bir topluma, onun bir üretim tarzı olmanın ötesinde bir toplumsal formasyon olarak biçimlendiği özgül bağlama yönelmemiz gerekir. İşte orada, üretim araçlarının mülkiyeti ya da emek sürecinin teknik örgütlenmesi kadar bir siyasal, ideolojik, kültürel ilişkiler oluşumunun da etkin halde olduğu görülür. Sınıf mücadelesi dediğimiz şey, tam da bu sahada gerçekleşir ve işçi sınıfı bu mücadeleden zaferle çıkacaksa, o zaferi ilk önce bu alanda kazanacaktır.
***
Sınıfın bir kategori, üretim araçları karşısındaki bir konum ya da emek sürecindeki bir unsur olarak tanımlanması her türlü sınıf kavrayışının ilk adımıdır elbette. Sınıfın ontolojik yahut nesnel temelini işaret edebilmek, ancak bu düzeydeki tanım ve saptamalarla mümkün olur. Ancak sınıf, esas olarak sürekli yeniden üretilen bir ilişkidir.
Bunu söylediğimiz anda, sınıfın bir “oluşum” süreci biçiminde anlaşılabileceğini de söylemiş oluruz. Başka bir ifadeyle, sınıf, belirli nesnel konumlar kadar o konumların öznel olarak nasıl deneyimlendiği ile anlaşılabilir. Emek sürecinde işçinin ürettiği artık değere el koyulması, bu el koymayı mümkün kılan ve koruyan, derinleştiren ve yeniden üreten siyasal, toplumsal, ideolojik, kültürel vb. ilişkiler dikkate alınmadığında en fazla ansiklopedik bir tanım kazandırır bize. Bunun ise sınıf mücadelesine ve sınıf siyasetine doğrudan bir katkısı olmaz.
Daha kitabi bir üslupla özetlersek şöyle diyebiliriz: Sınıfın üretim ilişkileri içindeki nesnel konumu, Marx’ın tabiriyle, onun “kendinde sınıf” olarak tanımını verir. Bu haliyle işçi sınıfı, daha tanım anında bir toplumsal özne niteliğine sahip olur. Ancak sınıf mücadelesinin başarısı, işçilerin kendinde sınıf uğrağından kendisi için sınıf uğrağına, bir toplumsal özneden bir siyasal özne durumuna ilerlemesine bağlıdır. Bu iki uğrak arasındaki mesafe sadece emek sürecinin içinde kat edilmez; dahası, bu iki uğrak arasındaki boşluk sadece emek sürecinin teknik örgütlenmesi ile de doldurulmuş değildir. Söz konusu aralıkta siyasetten kültüre, zor’dan rıza’ya, tarihten güncelliğe kadar tüm boyutlarıyla bir toplumsal formasyon yer alır. Burası artık değer sömürüsünün ötesinde bütün bir sermaye egemenliğinin yayıldığı alandır ve sınıfların karşı karşıya geldiği, nihayetinde birinin diğerini egemenliği altına aldığı mücadeleler de bu alanda verilir. Bir anlamda, kendinde sınıftan kendisi için sınıf uğrağına yönelik hareket, üretim ilişkilerinden toplumsal formasyona, emek sürecinden sermaye düzenine, ekonomiden siyasete doğru olmak zorundadır.
İşte bilincin, deneyimin, kültürün; bunları yansıtan değerlerin, simgelerin, hatta duyguların sınıf mücadelesinin bir başlığı haline gelmesinin nedeni budur.
***
En genel anlamıyla sınıfın bilinçlilik biçimleri hakkındaki bu tartışmayı zorlaştıran şeylerden biri, bilincin, kültürün, deneyimin pratik-dışı, ruhani ya da hayali bir olguyu ifade ediyor olduğu sanısıdır. İşin içine duygular girdiğinde, bu defa öznellik payı da masaya sürülür ve kuşkular iyice büyür. Sahiden, duygu gibi her yanından öznellik akan bir şey, nasıl olur da sınıf gibi bilimsel bir kavramın, sınıf mücadelesi gibi sert bir gerçekliğin tartışıldığı masalarda yer bulabilir?
Oysa, duyguların öznellikle bu bağı, tam da onun bize özne hakkında anlatacağı çok şey olduğunu söyler. Duyguların öznelliğinden söz etmek, onun bir öznenin deneyimi olduğunu, dolayısıyla özne konumları tarafından yapılandırılmış bulunduğunu, tam da bu nedenle salt “öznel” sayılamayacağını söylemekten başka bir şey değildir. Bu öznenin kendi deneyimini şeffaf ve eksiksiz biçimde bilince çıkaracağını varsaymamız için bir neden yok elbette. Ama bu bile, o öznenin oluşum sürecinin özgüllüğüne dair esaslı bir hikaye anlatır bize. Evet, işçi sınıfı kendi deneyiminden her zaman doğru sonuçlar çıkarmaz, ama yanlışıyla bile sınıf mücadelesine dair zengin bir görü sunar.
Dahası, bilinç ile duyguyu yaratan kaynak bir ve aynıdır. Bu, sınıf ilişkisinin pratik biçimi, yani deneyimidir. Deneyimin sağladığı malzeme, hem bilince hem de duygulara işlenir. Bu işleme sırasında bilinç duyguyu, duygu bilinci çarpıtabilir; bilinç ve duygu birbirini beslediği gibi birbirini engelleyebilir; bilincin aydınlattığını duygu karartabilir ya da bilincin göremediğini duygu açığa çıkarabilir. Tüm bunlar, bilincin ve duygunun aynı malzemeden yapıldığı, yani her ikisinin de deneyim ile yaratıldığı gerçeğini değiştirmez. Bu nedenle, “bilincin, deneyimin, kültürün; bunları yansıtan değerlerin, simgelerin, hatta duyguların” salt öznel olduklarını söylemek nasıl mümkün değilse, onların salt ruhani ya da hayali olduğunu söylemek de mümkün değildir.
Öyleyse, sınıfı anlamak ve onun kapasitesini sınıf mücadeleleri içinde açığa çıkarmak çabasını güdenlerin, işçiyi salt emek sürecindeki rolüyle değerlendirmekten, onu yalnızca “emek gücü” olarak düşünmekten biraz daha fazlasına ihtiyacı olduğu kesindir.
***
Yaygın bir yanlış kanıya göre, sınıf bilinci, her türlü ideolojik, kültürel vb. koşullanmanın silindiği, sınıflar arasındaki çelişkilerin çıplak gözle görülür hale geldiği bir duruma benzer. Oysa sınıf bilinci, ne ideolojilerin tümüyle yok olduğu bir pürüzsüz uzamla ne de çıplak gerçeğin her şeyi ışığıyla aydınlatan bir mesih gibi insanlığı uyandırmasıyla ilgilidir. İşçi sınıfının “kendisi için sınıf” haline gelmesinde ideolojiler, kültür, değerler, simgeler ve bütün bunların özgül bir bağlamdaki toplumsal formasyon içinde biçimlenmesi hem olumlu hem de olumsuz anlamda devrededir. Eğer işçi sınıfının tarihe bir anda dahil olmadığını, bir süreç içinde oluştuğunu ve Thompson’un ifadesiyle “kendi oluşumunda orada olduğunu” (ve elbette şu anda da “burada” olduğunu) söylüyorsak, o zaman bu oluşumun hammaddesinin emek sürecindeki ilişkilerden ibaret olduğu söylenemez.
Tarihsel birikimden kültüre, sınıfın kendi deneyimlerinden ideolojik süreçlerin koşullandırmalarına kadar çok çeşitli unsurlar, hem de özgül biçimleriyle, sınıf oluşumu sürecinin içinde yer alırlar. Sınıf, doğrudan üretim sürecini ve birimlerini aşan, daha geniş bir ilişkiyi tarif eder. Sınıf oluşumu da sınıf içi farklılaşmaların, ideolojik belirlenimlerin, bilinç düzeyi ve kültürel yönelimlerin, hatta kapitalizm öncesi geleneklerin ve sınıf dışı toplumsal eşitsizlik örüntülerinin basıncı altında şekillenir.
Demek ki, sınıf ilişkileri ve mücadelesi toplumsal formasyonun bütününe içkindir; onu emek sürecine sıkıştırmanın imkanı olmadığı gibi onun salt ekonomik bir karşıtlık olduğunu düşünmenin de anlamı yoktur. Sınıf ilişkisi ve mücadelesi, ekonomik, siyasal, ideolojik, kültürel, ahlaki, estetik vb. tüm toplumsal pratiklerde açık ya da örtük biçimde yerini alır. Bu denli geniş bir alana yayılan deneyim ise, bilinç gibi kültürde de, akıl gibi duyguda da kendisine yuva bulur.
Nitekim, gerçek dünyada sınıf ilişkilerinin deneyimlenme tarzlarına baktığımızda, belirli bir sınıf konumuna sahip olmanın belirli bir duygu içeriğini de beraberinde getirdiği, bu anlamda sınıfın “duygusal” bir dille de konuştuğu görülür. Sınıf kavramına içeriğini veren toplumsal ilişki, sömürü kadar onun nasıl deneyimlendiğini de belirler; sınıf deneyimi, günlük gerçeklik içinde kedere, gurura, öfkeye ya da isyana da bürünür. Üstelik bu ilişki ve onun deneyimi, olmuş bitmiş bir şeyi temsil etmez; o, kesintisiz biçimde süren, her gün yeniden üretilen, işçi olmanın sömürülmekle birlikte ezilmek, incinmek, hor görülmek olduğunu usanmadan anımsatan bir deneyimdir.
***
Kapitalizm, salt kuramsal bir sistem olarak ele alındığında dahi, temel özellikleri açısından işçinin bedenini ve ruhunu sınırsızca sömürmeye yönelmiş bir cehennem makinesidir. Ancak, sermaye egemenliği, kapitalist makinenin düğmesine bir kere basıp onun mekanik hareketini izlemekle yetinmez. Egemenler, kapitalizmin siyasal ve toplumsal varlığını korumak için sınıf mücadelesinde aktif biçimde rol alır ve bu süreçte işçinin öznelliğini de baskılar. Bu sürecin bir yerinde, mutlaka işçinin ruhuna (onuruna, haysiyetine, özsaygı ve özgüvenine) yönelik saldırılar da bulunur.
İşçinin emeği ve emeğinin ürünü gibi, onun öznelliğinin kurucu temelleri de sürekli didiklenip parçalanır. Benzetme uygunsa, mülksüzleştirme, bedenler sömürüldükçe ruhlara ve nihayetinde o kutsal metaya, işçinin haysiyetine yönelir. Zamanı geldiğinde sınıf bilincini tetiklemesin diye, haysiyet, parçalanır, yaralanır, yere serilir. Haysiyetin de teslim alınabildiği noktada işçinin özyıkımı başlar. İşçi sadece emek sürecinde sermayenin denetimine girmiş olmakla kalmaz, toplumsal ölçekte de sermayenin sınırsız egemenliğine boyun eğer. Sarsıcı bir yeni deneyime kadar mutlak itaat hükmünü sürer.
Oysa, deneyimin, içinde bilincin ve duygunun birlikte oluştuğu deneyimin sınıf mücadelesine güç verecek, sınıf bilincini tetikleyecek, sınıf siyasetini büyütecek biçimde işlemesi de mümkündür. Eğer sınıf ilişkileri ekonomik olduğu kadar duygusal biçimlerde de deneyimleniyorsa, sömürünün ve hakaretin şiddeti ölçüsünde sınıf deneyimi işçileri ortaklaştırabilir, kolektif bir kimliğin harcı olabilir. Dahası, sahici ve kalıcı bir sınıf bilincine doğru gelişecek mücadelenin iticisi de olabilir. Üstelik işçiliğin salt bir ekonomik kategori olarak anlaşılmadığı, aynı zamanda toplumsallaşmış kimi kültürel ve duygusal kodlarla da algılandığı bir ülkede bilinç ile duygu arasındaki köprünün daha hızlı kurulabilmesi de mümkündür.
Türkiye’den söz etmeye ihtiyaç duymamızın nedeni de tam olarak bu imkân.
***
Yoksulluğun, eşitsizliğin, sömürünün en şiddetli ve ölçüsüz biçimlerde yaşandığı bir ülke olmak Türkiye’yi anlatmak için yeterli olmaktan çoktan çıktı. Bütün bunların yanında, Türkiye, hakkın, adaletin, haysiyetin de ayaklar altına alınıp çiğnendiği bir iklimde yaşıyor. Bu ülkede emekçi olmak, iki yakanın bir araya gelmediği bir geçim zorluğuna, bir girdaba dönüşmüş borçluluğa ya da soluğu hep ensede hissedilen işsizliğe katlanmaktan ibaret olmayıp bir de iktidarın sorumsuzluğuna ve sınırsızlığına, gücün hukuksuzluğuna ve adaletsizliğine, zenginliğin utanmazlığına ve küstahlığına, tüm bunlar karşısında yapayalnız, korunmasız ve güvencesiz bırakılmış olmanın incinmişliğine maruz kalmak demek.
Sınıfın tanımlanmasının ötesinde anlaşılması, etraflıca anlaşılması için onun deneyiminin bilince ve duyguya nasıl işlendiği konusu, tam da bu çerçevenin içinde değerlendirildiğinde önemini ve ciddiyetini gösteriyor. Milyonlarca insan, sadece yoksul olmanın değil, ülkenin tepesine çöreklenmiş bir çetenin “iç sömürgesi” haline gelmenin de horlayıcılığını duyumsuyor. Sınıf ilişkileri, açıkça, onur kırıcı bir alaya; sınıf mücadelesi, giderek, emeğin hakkıyla birlikte haysiyetinin de yeniden kazanılması için mücadeleye dönüşüyor.
Bu deneyimin içten içe bir öfkeyi büyüttüğünü varsaymamız için yeterli gözleme sahibiz. Öfke, muktedire direnen bir damarın aktığını, emeği ve haysiyeti için baş kaldırmaya hazır bir nabzın attığını işaret eder. Ancak sorun, bu öfkenin kolektif bir irade ortaya çıkarıp çıkarmayacağı. Bu öfkenin geniş emekçi kitlelerini kucaklayan bir bilince dönüşmesi, daha doğrusu sınıf bilincinin gelişimini sınıf öfkesinin tetiklemesi yabana atılmaması gereken bir ihtimal.
Bu ihtimal denenmeyi hak ediyor.
Ve Türkiye, sınıf mücadelesinin bir haysiyet mücadelesine dönüşebileceği, sınıf bilincinin bir haysiyet bilinci biçimini alabileceği bir uğrağa yaklaşıyor.




