Okunamayanın Hermenötiği

“Bir yazı okun(a)madığında neye dönüşür? Yazıdan sıyrılmış bir sayfa hâlâ bir ‘okuma nesnesi’ olarak varlığını sürdürebilir mi?” Hâle Albayrak’ın küratörlüğünü üstlendiği “Okunamayan” sergisi bir meydan okuma sunuyor.
Okuma listesi
Editör:

İlk olarak Hâle Albayrak’ın daha önce küratörlüğünü yaptığı “Gelenek: In Progress” sergisinde karşılaştığım Zeynep Akman’ın Mantis adlı çalışmasından bahsetmem gerekiyor. Klasik bir yazma eser sayfası gibi duran bu çalışma, yaklaştığımda âdeta bir hakikati çarptı yüzüme: “Bu yazıyı okuyamazsın!” Yıllardır üzerine uğraştığım tensel okuma kuramına1Abdullah Başaran, Touching the Text, the Touching Texts: The Carnal Hermeneutics of Reading (State University of New York at Stony Brook: ProQuest Dissertations Publishing, 2020); “Anlama Dokunmak: Bir Okuma Teorisi Olarak Bedensel/Tensel Hermenötik”, Beden ve Anlam içinde, ed. Aysun Aydın (İstanbul: VakıfBank Kültür, 2023); “Görünür ile Görünmez Arasında Metin”, Görünmez Kentler’i Okumak: Sınırlı Mekânda Sınırsız İmkânlar içinde, ed. Abdullah Başaran (İstanbul: Telemak, 2025); “Bir Metni Okumak”, Metinle İştigal, ed. Abdullah Başaran ve Hayrunnisa Düzgün (Ankara: Eskiyeni, 2025); “Bedensizleşme Çağında Okuma: Dokunsal Bilgeliği Geri Kazanmak”, Sabah Ülkesi 85 (2025): 76-81. bir meydan okumaydı bu; sayfa düzeniyle, kenar boşluklarıyla, alışılageldik desenleriyle ve kullanılan kağıdıyla okuma ediminin maddeselliğini olması gerektiği gibi yapılandırıyordu ancak kendisini metin değil bir resim olarak gösteriyordu. Bana karşı çıkan bu eserin üzerimdeki tesiri, gerçek bir sanat eseriyle karşılaşmanın etkisiydi — yani kelimenin tam anlamıyla etkilenmiştim.

O zamandan bu yana aklıma takılan bir soruydu: “Peki okunamayanın tenselliği nedir?” Çünkü diğer resimler gibi değil Mantis, kendisini metin-gibi, hatta metinimsi (quasi-text) gösteren bir eser. Küratör Hâle Albayrak’ın da aklını çelmiş olmalı ki eserin sorusu peşini bırakmamış ve sıradaki sergisi “Okunamayan”ın esas sorularını doğurmuş: “Bir yazı okun(a)madığında neye dönüşür? Sayfa, cilt, kapak, satır ve boşluklar yalnızca yazının taşıyıcısı mıdır yoksa kendi başlarına bir anlam alanı mı kurarlar? Yazıdan sıyrılmış bir sayfa hâlâ bir ‘okuma nesnesi’ olarak varlığını sürdürebilir mi?”2https://argonotlar.com/yazi-ekonominin-cocugudur-black-light-okunamayan/

“Okunamayan” sergisinde bir araya getirilen sanat eserleri —özellikle de metinimsi karaktere sahip olanlar— okumanın tenselliğini hakikaten büyük bir imtihana tâbi tutuyor: Okuma edimini bozan, sekteye uğratan bu eserlerde bize doğru gelen nedir? Bu soruya cevap aramak için önce okumanın tensel hermenötiğinden ne anladığımı ve bu kuramı geliştirirken nasıl bir yerden okuma sorununa baktığımı özetleyecek, ardından ise beni neyin duraksattığını, bu kuramın işlemesini nasıl zora soktuğunu aktarmaya çalışacağım. Buradan ise “Okunamayan” eserlerle karşılaşma deneyiminde neyin ifşa olduğunu, tensellik bağlamında neyin açığa çıktığını betimlemeye çalışacağım.

0.1. Zeynep Akman, Mantis, 2025. Kâğıt üzerine guaj, mürekkep ve 22 ayar altın, 55 × 35 cm

Dialégomai: Soru ve Cevap

Bir metni okurken ne olur? Ne yaşarız? Bu sorular, okuma eylemini salt zihinsel bir bilgi edinme süreci olarak gören geleneksel anlayışın ötesine geçerek, bizi fenomenolojik bir soruşturmaya davet eder. Buna göre okuma, sadece zihinde gerçekleşen bir faaliyet değil; algılayan, gören ve dokunan beden ile kâğıttan ekrana, yazı tipinden boşluklara kadar tüm bileşenleriyle metnin maddeselliği arasında gerçekleşen fiziksel bir karşılaşmadır. Bu karşılaşmanın temelini ise, nüfuz edilemez iki yüzeyin karşılıklı olması (com-position) ve temas etmesi (con-tact) kurar. Dolayısıyla anlama, bütünüyle semantik bir süreç değildir; aksine okur ve metnin bu kesişiminden, yani tensel bir temastan doğar.

Zira okumanın terkibi (composition) esnasında sadece metni anlamlandırmayız; aynı zamanda faal bedenimiz (operational body) aracılığıyla metni nasıl tutacağımızı, gözümüzü nereye odaklayacağımızı ve metnin üzerimizde bıraktığı duygulanımları (örneğin Faust okurken ürpermek, şiir okurken tüylerin diken diken olması gibi) tecrübe ederiz. Bu çerçevede okuma eylemi, sens’ın üç yönlü bir idrakini kapsar:

Duyumsama (sense): Bedenin metinle kurduğu tensel ilişki.

Yönelmişlik (direction): Okurun tüm varlığıyla metne yönelmesi.

Anlamlandırma (mean-ing): Bedenin anladığı üzerine kurulan yorum.

Sonuç olarak, bir metni okumak demek, o metne dokunmak ve onun da bize dokunmasına izin vermektir. Anlam, ne sadece yazarın zihninde ne de sadece metnin içinde gizlidir; aksine okuyan beden ile okunan metin arasındaki o dar aralıkta, yani cisimlerin birbirine temas ettiği anda ortaya çıkar. Jean-Luc Nancy’nin ifadesiyle, algılamak ve anlamak (sens), esasen temas etmektir.

02. Merve Zeybek, Kutsal Kitap, 2025. Asitsiz paspartu kartonu üzerine akrilik, suluboya, altın varak ve 24 ayar altın, 55 × 60 cm

Thésis: Tez ve Konum

Fenomenoloji (Husserl, Merleau-Ponty ve Bachelard) ile hermenötiğin (Heidegger, Gadamer ve Ricoeur) yanı sıra feminist eleştiri (Irigaray ve Cixous) ve materyalist teolojiden (Nancy) de yararlanan Okumanın Tensel Hermenötiği, sadece analitik geleneklerin değil hermenötik ve okur-merkezli yaklaşımların dahi göz ardı ettiği bir noktadan yola çıkar: Okuyan beden, okuma eylemi için sadece bir araç değil; bizzat anlama faaliyetinin yaşantılandığı mekân ve bu sürecin asıl aracısıdır. Kuramın hedefi ise kısaca şudur: Bedenin metinden ne anladığı (sense) dile dökülmelidir (mean-ing), zira yorumlamak esasen hâlihazırda yorumlayan bedenin ikincil derecede yorumlanmasıdır. Yani bu kuram, zihin ve beden ikiliğini aşarak bedene hakkını teslim etmek ve hermenötiğin anlamdan anladığını hissedilen anlam ile yeniden yorumlamaktır. Adonis’in “Beden” şiirinde ifade ettiği gibi, “akıl birikmedir / bedense başlamak”; çünkü anlam, zihinsel bir işlemden önce bedensel bir yönelişle başlar.

Bu yaklaşımda Hermes’in kadim görevi de bir “tensel bilinç” olarak revize edilmiş olur. Zira okur, sadece metindeki soyut manaları çözmez; faal/aktif bedeni aracılığıyla metnin maddeselliğine dokunur ve metnin bedensel tesirlerini, yani bıraktığı izleri yorumlar. Okuma sırasında bedenimiz sözcüklerle bütünleşir: “bedenim kelimelerdir.” Metinle kurulan bu iç içe ilişki, bir cismin başka bir cisme temas etmesinden doğan duygulanımsal bir tecrübedir ve bu tecrübenin karmaşık boyutları sadece analitik değil aynı zamanda pek çok fenomenolojik ve hermenötik edebi teorinin dahi gözünden kaçar. Aksine tensel hermenötik, hâlihazırda metni duyumsayan ve yorumlayan bedeni yeniden yorumlamayı hedefler. Anlam, ne sadece kağıttaki harflerde ne de okurun zihnindedir; anlam, okuyan beden ile okunan metin arasındaki ara-uzayda, tensel temasın gerçekleştiği anda ortaya çıkar. Şaire yeniden sözü bırakacak olursak — ki o da sözü kadına bırakır: “dedi ki: beden anlamın başlangıcıdır.”

03. Enis Malik Duran, Silsile, 2026. Meşe panel üzerine karışık teknik, 30 × 20 cm (4 parça), Kaide: kayın ağacı, 40 × 36 × 25 cm (2 parça)

Méthodos: Yol ve Güzergâh

Okuma eylemi çoğunlukla “doğal tavır” içerisinde başlar. Bu aşamada okuma, bedenden ve mekândan kopuk, salt zihinsel bir faaliyet olarak algılanır. Okur, metni “orada” hazır bulunan, nesnel bir anlam taşıyan sabit bir cisim olarak görür ve bedeni bu süreçte “namevcut” (absent) kalır. Ancak bu saf tavır, okuma tecrübesinin derinliğini ve bedenin bu süreçteki etkin rolünü göz ardı eder. İkinci aşamada okur, radikal bir kararla dikkatini metnin içeriğinden okuma eyleminin kendisine yöneltir. Fenomenolojik epoché (askıya alma) yöntemiyle, metne dair önceden kabul edilmiş yargılar paranteze alınır. Bu duruş değişikliği, okumayı bir “zihin-zihin karşılaşması” olmaktan çıkarıp (yani yazarın zihni ile okurun zihni), okuyan beden ile okunan metnin maddeselliği arasındaki tensel bir karşılaşma olarak elementsel düzeyde yeniden tanımlar.

Fakat fenomenolojik aşamada bir şey daha ortaya çıkar: Okuma tecrübesinde tam bir indirgeme imkânsızdır; okur ne kadar felsefi bir duruş sergilerse sergilesin, doğal tavırdaki alışkanlıklarını bütünüyle terk edemez. Dolayısıyla bu noktada hermenötik geri kazanım devreye girer: Bu, dünyayı terk etmek değil, onu farklı bir ilgi ve alakayla yeniden kazanmaktır. Verwindung (eğip bükme/çarpıtma) olarak adlandırabileceğimiz bu süreçte, gündelik okuma pratiklerini bozup tersine çevirerek, metinle kurulan o muğlak ve tensel bağı keşfetmek asıl amaç hâline gelir. Böylece tensel hermenötiğin ulaştığı son nokta, okuma edimini estetize etmek ve okunanın betimsel ve yorumsal yönlerini açığa çıkarmanın ardından şiirsel yönünü keşfetmektir. Böylece anlam artık sadece semantik bir çıkarım değil, bedenin anladığı ve duyumsadığı bir ize dönüşür. Bu aşamada okur, rasyonel direnci kırarak kendini metne iyice şeffaflaştırır ve anlama faaliyetini bir icra, bir sanat eseriyle karşılaşma gibi yaşar.

Öte yandan, günümüzde içinde bulunduğumuz bedensizleşme çağı, dijitalleşme ile birlikte dokunmanın bir krize dönüştüğü, temassızlığın teşvik edildiği bir dönemdir. Kanaatimce bu dokunma(ma) krizi, aslında bir okunma(ma) krizidir; zira metne dokunma kuvvetini yitiren insan, dünyayı ve başkasını okuma kabiliyetini de kaybetmektedir. Okumayı estetize etmek, bu krizlerle başa çıkmada kritik bir rol oynar; zira estetik deneyim, bizi gerçek dünyanın olumsallığını kavramaya ve başka olanaklı dünyalara yönelmeye davet eder. Okumayı sadece bilgi edinme aracı olmaktan çıkarıp bedensel bir dokunsal bilgelik olarak yeniden inşa etmek, insanın yeryüzü, ten ve söz ile koptuğu o organik bağı yeniden kurmasını sağlar. Böylece okur, metnin kendisine dokunmasına izin vererek, dijitalleşmenin yarattığı sanal mesafeyi aşar ve kendi varlığını bu tensel temasın içinde yeniden bulur.

04. Zeynep Akman, Ferman, 2025. Kâğıt üzerine mürekkep ve 22 ayar altın, 55 × 35 cm

Okunamayanın Tensel Hermenötiği

“Okunamayan” sergisinde bir araya getirilen eserlere geldiğimizdeyse, metinle kurduğumuz —ister doğal tavrımızda isterse fenomenolojik tavrımızda olsun— o alışılagelmiş ilişkiyi kökünden sarsan, hatta bu ilişkiyi bilinçli bir şekilde sekteye uğratan bir mahiyete sahip olduğunu görüyoruz. Bu çalışmalar kendilerini geleneksel anlamda okutmazlar; ancak bu okunamamazlık hâli, eserle kurduğumuz karşılıklı pozisyon almayı veya tensel temasımızı da yok etmiyor. Aksine bu sekteye uğramışık, başka bir gerçeği açığa çıkarıyor: Bu eserlerin karşısında bizim alımlama süreçlerimizin —yani duyumsamamız, yönelmişliğimiz ve anlamlandırmamızın— “çarpık” (twisted) olduğunu, okuma alışkanlıklarımızı yapılandıran ara-uzayın büküldüğünü ifşa ediyor.

Elbette tenselliği okunmayan başka sanat eserleriyle, mesela bir resimle, heykelle ya da bir mimari eserle birlikte düşünerek benzer güzergâhlar oluşturabileceğimiz aklımıza takılabilir. Ancak Merve Zeybek’in Kutsal Kitap ve Zeynep Akman’ın Ferman çalışmasına ya da Enis Malik Duran’ın Silsile ve Yunus Aras’ın U-kroni II (k-t-b) işlerine bakmanın tenselliğindeki asıl meydan okuma, yazıların silinmiş ya da bilinmeyen bir alfabeyle yazılmış olmasından kaynaklanmaz; aksine yazılar okunabilir değil, çünkü bizzat eserlerin kendisi okuma edimini eğip bükerek, hâlihazırda yapılandırılmış zemini alt-üst ederek muhatabını alışılagelmişin dışında, farklı bir yerden yakalar. Böylece okumaya gelen gözün aşina olduğu algı, yön ve anlama biçimleri teker teker bozulur.

Bu yapıbozumun altında, Emre Şan’ın İmaj Üzerine’sinde de yer verdiği, Husserl’in şair Hugo von Hofmannsthal’a gönderdiği bir mektupta fenomenolojik paranteze alma işlemi ile sanatçının estetik tavrı arasında kurduğu benzerlik yatar.3Emre Şan, İmaj Üzerine (Çanakkale: Akademim, 2025), 154-56. Hakikaten de “Okunamayan” sergisindeki sanatçılar, okumaya dair doğal tavrımızı birer fenomenolog gibi askıya alarak karşılaştığımız nesneyi nötralize ederler. Normal şartlarda okurun bedeni, metni alımladığı bir yuva gibidir ve anlamak için bedeni metne karşı şeffaflaştırmak gerekir; fakat bu okunamayan eserler, bedenimizi farklı türden bir açılmaya zorlayan birer imge olarak karşımıza çıkar. İmajların doğası gereği şeffaf olması gerekmediğinden,4Şan, İmaj Üzerine, 146. okur ile eser arasındaki katmanlar geçirgenliğini yitirir ve alışıldık anlamda bir okuma gerçekleşmez.

Eserle kurulan bu tensel etkileşim süreci, aslında bir farklılaşma tecrübesidir; ötede duran eser, metin gibi gözükürken, mesafemizi giderdikçe farklılaşıyor. Eserin karşısında vakit geçirdikçe, yani orada oyalandıkça (Verweilen), kendimizi okur zannettiğimiz o güvenli yerden çıkıp, ortamı yabancılayan birer izleyiciye dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Böylece eser, muhatabını tam da okunan ile okunamayanın kesişim noktasında bırakır; çünkü karşımızdaki nesne bize hem bir metin gibi görünmekte hem de kendisini okutmayarak bu görünüşü zayıflatmaktadır. Bu çarpıklık içinde bizi alıkoyan ve bize doğru gelen şey, metnin sadece semantik içeriğinin değil, onun mizanpaj, tipografi ve desen gibi maddesel imgelerden oluşan başka taraflarının da bizi bir okur olarak çekmesidir. Normalde okur, metnin yüzeyiyle karşı karşıyadır aslında ve duyulur şeyin mekânı sayesinde alımlama ve derinliği keşfetme imkânı bulur; burada ise okurluk-sonrasında-izleyici bir mekânda yerleşmekten ziyade, o yeri yadırgar. Çünkü tabiri caizse —ya da tam yerine rast geldiyse— bu eserler metinle iştigalimizdeki insicamdan ziyade yaşantılanan tecrübenin bütün yönleriyle ifade edilemeyen ham ve yabanıl tarafına çeker bizi.

Bu süreç aynı zamanda ciddi bir yön kaybına (disorientation) yol açar. Normal bir metinde okurun bir “oynama payı” (Spielraum) vardır; satırlar ve paragraflar arasında düzenli bir yapıda hareket eder — cümleler, paragraflar, sayfalar arasında veya farklı metinler arasında gidip gelebilir. Ancak bu sergide okumanın gerçekleştiği mekânın/yüzeyin bir analojisini kuran imgeler, okurun tensel yorumlarına muhalefet ederek doğal alımlamayı bozar ve bakışı belirsiz bir dalgalanmaya (oscillation) mahkûm eder. İşte tam da bu noktada, kurulu düzenimizi sarsan bu eserler, düzene karşı direniş noktaları açan bir zayıf estetik ürünü olarak karşımıza çıkar. Bu eserler, yazıyı ve okumayı doğrudan göstermeyerek bizi konfor alanımızdan çıkarır ve okumanın krizini bizzat duyumsatarak bizi yeniden düşünüp taşınmaya davet eder. Nihayetinde, “İmaj ile dil arasında keskin bir ayrım, bir tür karşıt cephe düşünmek yerine birbirleriyle kesiştikleri yolları, ittifak biçimlerini ve birbirlerine nasıl eklemlendiklerini düşünmek”5Şan, İmaj Üzerine, 130. bu eserlerin tensel teması aracılığıyla birbirlerine nasıl eklemlendiğini ve okuma krizini nasıl birer estetik tecrübeye dönüştürdüğünü kavramak, içinde bulunduğumuz bedensizleşme çağında hayati bir önem taşır.

05. Yunus Aras, U-kroni II (k-t-b), 2026. Kromit kumu, pirinç, ahşap, Her biri 200 × 100 cm (3 parça)

Hâle Albayrak’ın küratörlüğünü üstlendiği “Okunamayan” sergisi, 23 Mayıs 2026’ya kadar Karaköy, Fransız Geçidi’nde konumlanan Black Light Gallery’de ziyaret edilebilir.

Notlar

(1) Abdullah Başaran, Touching the Text, the Touching Texts: The Carnal Hermeneutics of Reading (State University of New York at Stony Brook: ProQuest Dissertations Publishing, 2020); “Anlama Dokunmak: Bir Okuma Teorisi Olarak Bedensel/Tensel Hermenötik”, Beden ve Anlam içinde, ed. Aysun Aydın (İstanbul: VakıfBank Kültür, 2023); “Görünür ile Görünmez Arasında Metin”, Görünmez Kentler’i Okumak: Sınırlı Mekânda Sınırsız İmkânlar içinde, ed. Abdullah Başaran (İstanbul: Telemak, 2025); “Bir Metni Okumak”, Metinle İştigal, ed. Abdullah Başaran ve Hayrunnisa Düzgün (Ankara: Eskiyeni, 2025); “Bedensizleşme Çağında Okuma: Dokunsal Bilgeliği Geri Kazanmak”, Sabah Ülkesi 85 (2025): 76-81.

(2) https://argonotlar.com/yazi-ekonominin-cocugudur-black-light-okunamayan/

(3) Emre Şan, İmaj Üzerine (Çanakkale: Akademim, 2025), 154-56.

(4) Şan, İmaj Üzerine, 146.

(5) Şan, İmaj Üzerine, 130.

Bunları okudunuz mu?