İktidarın Ahlakı

Sert bir “mukaddes kabukla” kaplanmış bir benlik, mütedeyyin bir maskeyle örtülmüş bir yüz, yerli-milli bir ağla örülmüş bir muhit… İktidarın bütün bileşenlerine sirayet eden nasıl bir ahlak anlayışı?
Okuma listesi

Ahlakiliğin temelinde yüz yüze bakmak vardır. Yüz yüze bakmak, insana muhatabına yönelik sorumluluk duygusu yükler. Ancak bu sorumluluk tek yönlü değil, çift yönlüdür. Kişi hem kendi sorumluluğunun farkındadır hem de karşısındakinin yaptıklarından sorumlu olduğunun farkındadır. Bu iki yönlü sorumluluk farkındalığı, her yönden kişileri birbirine bağlar; bu nedenle modern bürokratik toplumsal yapı bu bağın yarattığı olumsuz yanlarını sınırlamak kaygısıyla hareket eder. Hukukun soğuk yüzü bu bağı nispeten kopararak rasyonelleştirir. Fakat hem bu yüz yüze bakmanın yarattığı iki yönlü sorumluluğun hem de hukukun bu sorumluluktan neşet eden karşılıklı bağı soğuk rasyonellikle sınırlamasının yarattığı sorunlarla karşı karşıya kalma durumu söz konusu olabilir. İşte bu sorunlar, büyük ölçüde kişiler arasında kurulan her iki yolda da değer/değer yargılarına yoğun anlamlar yüklenildiği zamanlarda ortaya çıkar. Bu “yüz yüze bakma hali” maskesiz, bütün değer yargılarından arınmış halde olmayı gerektirir. Elbette burada değerlerden bahsetmiyoruz. Yargı içeren ve bu yargıyla “herhangi bir varlığın yaşamayı hak edip etmediğine karar verilmeye kadar giden” bir değerlendirmeye yol açan süreci içermeyen bir olgudan bahsediyoruz. İonna Kuçuradi’nin de isabetli bir şekilde dile getirdiği gibi “değer yargıları ölçü kullanılarak yapılan değerlendirmelerde, yapıldığı iddia edilen şey ile aslında yapılan uymuyor birbirine; dolayısıyla değer ölçüsü olarak bir işe yaramadığı gibi, yaşamda birçok haksızlığa, çatışmaya da neden oluyor.”1Kuçuradi, İonna (2009), Uludağ Konuşmaları: Özgürlük Ahlak Kültür Kavramları, Dördüncü Baskı, Ankara: Felsefe Sanatı Kurumu, s. 39. Kuşkusuz bilişsel olarak belli bir olgunluğa ulaşmış olan her insan, (bilinmez, belki hayvanlar da öyledir, buna dair araştırmalar var, daha da ileri gidersek buna bitkileri de dahil edebiliriz) mutlaka bir değere ya da değerler dizgesine sahiptir. Değerlere sahip olmayan bir ahlakilik ya da sosyallik zaten temelsiz bir yapıya benzemez mi? Burada bahsettiğimiz ve kaçınılması gereken “yargı ve tahakküm ile değerlendirme sürecinden yoksun bırakılmış hüküm” içeren “değer yargıları”; ki bu genellikle sorgu-sualden azade omnipotent bir muktedirin yönetme ve hükmetme aracı olarak kullanılır.

Değer yargısını, değer ve değerlendirme eyleminden ayıran en önemli fark, tek taraflı ve sorgulanamaz olmasıdır. Tam da bu nedenle “değer yargısı” yukarıdan aşağıya işleyen, karşılaşmayı sınırlayan, hiç değilse karşılaşma anındaki yüz yüze gelişte, yüzlere “maske-perde-sınır” çeken, tam da bu nedenle samimi bir bakışı ve hesap sormayı imkânsız kılan bir yapıya sahiptir. Yine tam da bu nedenle yozlaşmış, çürümüş geleneksel topluluklar, samimi bir şekilde yüz yüze bakarak karşısındakine gerektiğinde hesap sorabilmeyi değil genellikle arkadan konuşmayı, samimiyetsiz bir yüz yüze bakmayı ve bu yüz yüze bakma halinde karşısındakinin kusurunu görmezden gelmeyi norm olarak belirler. Çürüme ve yozlaşma derinleştiği zaman görmezden gelme kaçınılmaz olur. Zira her şeyin çürüdüğü yerde, elden sadece çürümenin yol açtığı kokuyu kanıksamak gelebilir. O kokuyla yaşamayı öğrenmek, onu yok etmek mümkün olmadığında yaşamsal hale gelir. O yüzden “dindarlık dışında bir ahlakilik biçimi tanımayan, kendi türünün dışındaki bütün türleri aşağı, hatta yok edilmesi gereken zararlılar olarak gören, güçlünün yanında durmayı yegane norm olarak bilen bir ahlaksız”, din kardeşini, türdeşini, ırkdaşını kusurundan dolayı uyarmak yerine, “sahihliği kuşkulu” bir hadiste, (sözde, atasözünde ve bilumum rivayette de olabilir) söylenen “din kardeşinin kusurunu örtmede gece gibi ol!” emrinden esinle bütün ahlaksızlıklara kayıtsız kalabilir.

Halbuki misal bu sözü söylediği iddia edilen aynı peygambere indirilen kitabın pek çok ayetinde geçen ve özetle “emri bil maruf nehyi an’il münker / iyiliği emret kötülükten sakın!” ifadesi de hatırlanmaz ya da keyfi bir bağlama yerleştirilerek hatırlanır. Çünkü toplu çürüme anlarında bilinir ki iktidar kötülükten neşet eder.2Bu sözün yerine getirilmesi konusunda siyasal İslam gelenekleri içinde farklı yaklaşımlar vardır. Sekter ekoller, bu ifadede geçen iyiliği emretmek (burada iyilikten kasıt herkesin dinin kurallarına uygun yaşamasıdır) kötülükten sakınmak/sakındırmak (İslami kuralların dışında yaşamakta ısrar edenleri tenkil etmektir, yani İslami kurallara göre yaşamaya zorlamak) olarak değerlendirir. Bu bağlamda burada verdiğimiz örneği ana akım ve ortalama bir inançlı Müslüman özne çerçevesinde bir iyi niyetle değerlendirmek gerekir. Yoksa bu örnek fundamentalist, Şeriat hükümlerinin geçerli olduğu bir devlet talebinin meşru zemini olarak da algılanabilir. O iktidardan pay koparabilmek için o kötülüğe de ortak olmaktan başka çıkar yol yoktur. Hele ki iktidar tekleştiyse ve bu tek kişi kendini kadirimutlak olarak dayattıysa, bu iktidara yaslananların yapabileceği, ortak olabileceği, görmezden gelebileceği kötülüğün sınırı yoktur. Bu sınırsız kötülük bütün değerleri çürütür, bu çürüyen, belki de kasten çürütülen değerlerden “işe yarar” değer yargıları üretir. Bu değer yargıları samimi, içten pazarlıklı olmayan ve hakiki bir karşılaşmayı, içtenlikli bir şekilde yüz yüze bakmayı imkânsız hale getirir. Bu imkânsızlık içinde ortaya çıkan karşılaşmaların tümü, safsata ve hamasetlerle çerçevelenmiş “değer yargılarına” yaslanan bir boş bakıştan ibarettir.

Kuşkusuz burada da karşılaşma, yüz yüze bakma yine vardır. Bu kaçınılmazdır. Ancak bu koşullar altında karşılaşan herkes karşısındakinin yüzünde “gerçek” kişiyi görmez. O kişinin yaslandığı “değer yargılarıyla” boyanmış bir iktidar maskesini, ya da yine o kişinin yaslanarak güç aldığı tek adamın sıfatını görür. Bu sıfata bakan kişi paradoksal bir şekilde güvenle ürpertiyi aynı anda hisseder. Güvenir, çünkü bu güvene yaslanarak yapabileceklerinin ya da elde edebileceklerinin sınırı olmadığını bilir. Ürperir, çünkü güvenin kaynağı sorgulanamaz olduğu için, hangi eyleminin hangi koşullar altında yargılanıp mahkûm edileceğini bilememenin müphemliğini görür. Ne var ki bu müphemlik onda bir farkındalık ya da hiç değilse rahatsızlığa yol açmaz. Çünkü burada inanç devreye girer. Ne zaman öleceğini, bir an sonra başına ne geleceğini bilmeme halindeki teslimiyete benzer bir teslimiyet bu müphemliği görmezden gelmeyi meşrulaştırır ve yola devam edilir. Hareket özgürlüğünü teslim ettiği tek adamın iradesi bir noktadan sonra tanrısal bir iradeye dönüşür. Bu irade, her türlü inayetin de musibetin de huşu içinde kabul edilebileceği koşulların yegâne yaratıcısı olarak kabul edilir. Bu tanrısal iradenin yarattığı bu güven ve ürperti salınımı içinde yoluna devam eden omnipotent uzantısı “özneler”, yine bu sayede birbirlerinin yüzüne herhangi bir yüksünme, utanma hissi yaşamadan yargılanma korkusu duymadan bakabilirler. Zira utanç, utanmanın bir kıymetinin olduğu kişiler arasında bir denetim aracıdır.

Bu güven ve ürperti arasındaki salınım içinde iradesini tek bir kişiye teslim etmiş kişiler arasındaki ilişkinin dinamiğini utanmadan ziyade haset oluşturur. Haset kuşkusuz “erken Hristiyanlık döneminde doğrudan şeytan ve kötü ruhlarla, Tanrı’nın emirlerine karşı geldiği için cennetten kovulan ve insanoğlunu oyuna getiren meleklerle ilişkilendirilmiştir.”3Kilborne, Benjamin (2014), Utanç ve Haset: Görünüm Kaygısı ve Kem Göz, Çev. Burçak Erdal, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 11. Haset ile şeytan arasında kurulan bu metaforik ilişki İslamiyet dahil bütün semavi dinlerde birbirine benzerdir. Ahlakiliğinin dinamiklerini semavi dinlerden alan bütün inananlar, bu nedenle hatalarının, günahlarının müsebbibi olarak şeytanın ayartması olarak görürler. İnandığı varlık ne olursa olsun inanmış birisinin günahından utanmasını değil de şeytanın ayartmasına bağlı olan hasedinden kaynaklanıyor olması bu nedenledir. Bu nedenle, inanmış birisinden yaptığı hata ya da işlediği günahtan ötürü utandırmak bir hayli zordur. Çünkü onun hatasının sebebi bizatihi kendisi değil, şeytanın ayartmasıdır.

Böylesi bir sosyolojik, politik ve psikolojik iklimin içinde birbirinin yüzüne bakmak, gerçek bir yüz yüze bakma hali değildir. Zira burada birbirinin yüzüne bakanlar, bir yüz görmezler aslında. Birbirine sırtını dönmekle yüzünü dönmek arasında niteliksel bir fark yoktur. Yüz bu iklimde bakıldığı zaman renk değiştirme özelliğini çoktan yitirmiştir. Çünkü birbirinin yüzüne bakan herkes o kadar iyi bilir ki birbirini, herhangi bir söze hacet yoktur artık. Modern bürokratik toplumun yarattığı soğuk bürokratik rasyonaliteden pek farkı yoktur aslında bu yüz yüze gelmenin ve böyle bir ilişki kurmanın.

Türkiye’deki kendini “dini bütün, mukaddesatçı, milliyetçi, yerli-milli” olarak tanımlayan iktidarın bütün bileşenlerine de sirayet eden ve son altı ay içinde ayyuka çıkan ve bizatihi bu cenahın “ahlaki düşüklük” olarak tanımladığı bazı eylemlerin ortaya saçılmadan önce doğallıkla kabul edilmiş olmasını yukarıda tanımlamaya çalıştığım bir ahlaki çerçeveden değerlendirmek gerekir. Ortaya saçılmadan önce doğallıkla kabul edilmiş olmasını, ortaya saçıldıktan sonra herkesin aslında önceden her şeyi biliyor olmasından anlayabiliyoruz. Kendini mütedeyyin, inançlı, mukaddes değerlere saygılı gibi sıfatlarla değerlendiren kişi-kişilerin uyuşturucu kullanmadan, grup sekse, taciz ve tecavüzden suistimale kadar hem ahlaken hem de hukuken sorunlu eylemleri aynı bünyede barındırabilmenin belki de ön koşulu her anlamda “görmezden gelme”ye dayalı bir ahlaki çerçeve olarak karşımıza çıkar. Görmezden gelme bu meyanda, keyfi bir şekilde işler. Sokağa çıkan hamile bir kadının bizatihi hamile şekilde sokağa çıkıyor olması ahlaksızlık olarak tanımlanabilir ve uyarılabilirken bir öğrenci yurdunda çocukları taciz eden hocanın davranışı görmezden gelinebilir. Görmezden gelmek bu anlamda tek başına bir ahlaki çerçeve değildir. Görmezden gelmenin sınırları da keyfi, pragmatik ve gücün belirlediği normlar tarafından şekillendirilebilir. Sırtını güç odaklarına dayadıysan, buradan aldığın güçle etkili ve pazarlık gücü veren makamlara yerleşmişsen, ahlakdışı eylemlerinin görmezden gelinme ihtimali artar.

Sert bir “mukaddes kabukla” kaplanmış bir benlik-kişilik, mütedeyyin bir maskeyle örtülmüş bir yüz, yerli-milli bir ağla örülmüş bir muhit bu eylemlerde bulunabilmek için sınırsız bir alan oluşturur. Bu tür kişilerin hayat bulduğu alanın üstünü muktedire koşulsuz itaatin oluşturduğu bir şemsiyeyle örttüğünüz anda, muktedirin keyfini kaçırana kadar sınırsız ve birbiriyle tutarlı olmasını kimsenin talep etmediği ve beklemediği eylemlerde bulunabilirsiniz. Kuşkusuz yine iradenizi teslim ettiğiniz tek adamın inayetiyle elde ettiğiniz sınırsız refah, konfor ve kazanç da buna eşlik ettiği zaman, yaşadığınız hayatın ne ahlaken ne de hukuken sorgulanmasını beklemezsiniz. Ta ki bu konfor ve refahınızı sağlayan ilişkiler ağında sizin hiç olmasını beklemediğiniz kısa devreler ortaya çıkana kadar. Mesele burada karşımıza çıkan ahlaksızlıkları, yine “ahlaksızlar” tarafından çerçevelenen bir ahlak kılıfı içerisinden değerlendirmekten kaçınmaktır. Burada karşımıza çıkan bir ahlak sorunu değil, adalet, siyaset ve hak hukuk sorunudur. Bizi “ahlak ahlak” diyerek kandıranların, bu ahlak perdesinin altına sakladıkları şeyin bizatihi adaletsizliğin ve hukuksuzluğun kanıksanması olduğunu görmek ve buna göre konum almaktır yapmamız gereken. Kimin kiminle ne yaptığı, kimin hangi uyarıcı-yatıştırıcı madde kullandığı üzerinden tanımlanan bütün ahlaki konumlanmalar her zaman bazı hakikatleri gizlemek için kullanılmıştır ve bugün de bir zamanlar bütün “ahlaksızlıkları” görmezden gelinenlerin, bir çırpıda neden ve nasıl harcanabildiğini buradan çıkarabiliriz. Ahlak diktatörlerin halkın gazabından korunmak için kullandığı bir silahtır ve barutunu da diktatörlere koşulsuz itaat ederek sınırsız hareket alanı kazandığını zanneden ahmakların “ahlaksızlıkları” oluşturur.

Notlar

(1) Kuçuradi, İonna (2009), Uludağ Konuşmaları: Özgürlük Ahlak Kültür Kavramları, Dördüncü Baskı, Ankara: Felsefe Sanatı Kurumu, s. 39.

(2) Bu sözün yerine getirilmesi konusunda siyasal İslam gelenekleri içinde farklı yaklaşımlar vardır. Sekter ekoller, bu ifadede geçen iyiliği emretmek (burada iyilikten kasıt herkesin dinin kurallarına uygun yaşamasıdır) kötülükten sakınmak/sakındırmak (İslami kuralların dışında yaşamakta ısrar edenleri tenkil etmektir, yani İslami kurallara göre yaşamaya zorlamak) olarak değerlendirir. Bu bağlamda burada verdiğimiz örneği ana akım ve ortalama bir inançlı Müslüman özne çerçevesinde bir iyi niyetle değerlendirmek gerekir. Yoksa bu örnek fundamentalist, Şeriat hükümlerinin geçerli olduğu bir devlet talebinin meşru zemini olarak da algılanabilir.

(3) Kilborne, Benjamin (2014), Utanç ve Haset: Görünüm Kaygısı ve Kem Göz, Çev. Burçak Erdal, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 11.

Bunları okudunuz mu?