Eşitsizliğin Divan Üzerindeki İzleri

Psikoterapi çağdaş kapitalizmin öznellik rejimlerini üreten, sınıfsal ayrımları derinleştiren ve eşitsizlikleri meşrulaştıran bir alan olarak da işlev görür. Bourdieu’dan hareketle düşünürsek, psikanalitik divan belirli bir sınıfsal habitusun yeniden üretildiği bir mekândır.
Okuma listesi
Editör:
Redaksiyon:

Kim Divana Uzanabilir?

Psikoterapi meselesine yaklaşırken öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Bu alan bir statü ekonomisi, bir sembolik sermaye alanıdır. Michel Foucault’nun (2018) klinik tıbbın arkeolojisinde gösterdiği gibi, modern terapötik pratikler aslında iktidar ilişkilerinin, normalleştirme süreçlerinin ve özne inşasının araçlarıdır. Türkiye’de psikoterapinin sosyolojisi, terapötik yöntemlerin bilimsel tartışmalarından çok daha karmaşık bir manzara sunuyor. Burada hem mesleki sınırların bulanıklığı hem de bu bulanıklığın yarattığı hiyerarşik düzenlemeler var. Eva Illouz’un (2024) duygusal kapitalizm üzerine yaptığı çözümlemeler, bu noktada Türkiye bağlamında da son derece aydınlatıcı hâle geliyor: Terapötik kültür, neoliberal öznenin kendini yönetme, optimize etme ve piyasalaştırma pratiklerinin merkezine yerleşmiştir. Dolayısıyla psikoterapi çağdaş kapitalizmin öznellik rejimlerini üreten, sınıfsal ayrımları derinleştiren ve eşitsizlikleri meşrulaştıran bir alan olarak da işlev görür.

Psikanaliz özellikle belirli entelektüel çevrelerde hâlâ prestijli bir konumda. Lacan’ı okumuş olmak, süpervizyon almak, yıllarca süren eğitim programlarından geçmek bir ayrıcalık işaretidir. Bu ekolün temsilcileri genellikle kentli, yüksek kültürel sermayeye sahip, çoğunlukla özel muayenehanelerde çalışan profesyonellerdir. Seans ücretleri artık iki bin ila üç bin lira arasında değişmekte, hatta bazı deneyimli psikanalistlerde bu rakamlar daha da yükselebilmektedir. Danışanlar da benzer sosyoekonomik profilden gelmekte: üniversite mezunu, çoğunlukla üst-orta sınıf, kültürel sermayesi güçlü, psikolojik dile aşina bireyler… Pierre Bourdieu’nün habitus kavramından hareketle düşünürsek, psikanalitik divan belirli bir sınıfsal habitusun yeniden üretildiği bir mekândır. Burada terapi sınıfsal aidiyetin performatif olarak icra edildiği, sembolik sınırların çizildiği ve kültürel sermayenin görünmez iplerle divana bağlandığı, sınıfsal bir karşılaşma alanıdır. Divan, sembolik olarak da bir eşik çizer: Kim bu divana uzanabilir, kim uzanamaz? Daha da önemlisi, kim bu divanda konuşabilecek dili, kültürel referansları, özeleştirel yetkinliği ve duygusal okuryazarlığı edinmiştir? Bu sorular, psikanalizin sosyal sınıflarla olan derin bağını açığa çıkarır.

Öbür tarafta bilişsel-davranışçı terapi ve türevleri var: daha pragmatik, sonuç odaklı, ölçülebilir, kısa vadeli… Devlet hastanelerinde, toplum ruh sağlığı merkezlerinde, hatta bazı şirketlerin çalışan destek programlarında bu yaklaşım tercih ediliyor. Neden? Çünkü hızlı, ekonomik, standardize edilebilir. Nikolas Rose’un (2018) vurguladığı gibi, bilişsel-davranışçı terapi neoliberal yönetimselliğin ideal aracıdır: Birey sorununu kendi düşünce kalıplarını değiştirerek çözmelidir, yapısal eşitsizlikler değil, bireysel bilişsel çarpıtmalar odaktadır, hızlı ve ölçülebilir sonuçlar beklenir. Burada terapötik ilişki daha az gizemli, daha az “elitist” görünür. Ancak bu erişilebilirlik görünümü de aldatıcıdır. Çünkü devlet sistemindeki hizmetlerin kalitesi, terapist başına düşen danışan sayısı, randevu bekleme süreleri düşünüldüğünde, gerçek anlamda etkili bir tedaviye ulaşmak yine sınıfsal bir ayrıcalık hâline gelir. Kamu sisteminde bir randevu alabilmek aylar sürebiliyor, alınan randevular genellikle otuz dakikayı geçmiyor, süreklilik sağlanamıyor ve terapist değişiklikleri sık yaşanıyor. Dolayısıyla bilişsel-davranışçı terapinin demokratikleşme vaadi, pratikte kamusal altyapının yetersizliği karşısında boşa düşüyor. Geriye kalan, Illouz’un (2021) deyimiyle “duygusal kapitalizmin demokratikleşme yanılsaması”dır: Herkesin erişebileceği söylenen ama gerçekte sınıfsal konumlar tarafından belirlenen bir hizmet.

Psikoterapinin Ekonomi Politiği

Mesleki çatışmaların en keskin olduğu nokta ise psikoterapiyi kimin yapabileceği sorusudur. Türkiye’de bu sınırlar hâlâ belirsizdir ve bu belirsizlik Foucault’nun (2005) iktidar-bilgi ilişkileri üzerine söylediklerini açıkça örnekler. Psikiyatristler, psikologlar, psikolojik danışmanlar, sosyal hizmet uzmanları, hatta pedagog veya felsefe formasyonuna sahip kişiler kendilerini terapist olarak tanımlayabiliyor. Yasal düzenleme yetersiz, sertifikasyon sistemi parçalı, denetim mekanizmaları zayıf. Bu durum bir yandan piyasayı genişletiyor gibi görünse de aslında kalite kontrolünün olmadığı vahşi bir pazar yaratıyor. Kimisi on yıllık akademik ve klinik eğitim almış, kimisi birkaç haftalık online sertifika programıyla “terapist” oluyor. İkisi de aynı unvanı kullanabiliyor, aynı danışanlarla çalışabiliyor, hatta bazıları benzer ücretler talep edebiliyor. Farklı mesleki gruplar, aynı hizmet üzerinde hak iddia etmekte, kendi eğitim ve sertifikasyon sistemlerini meşrulaştırmaya çalışmakta, karşılıklı olarak birbirlerinin yetkinliğini sorgulamaktadır. Ancak bu çatışmada asıl kaybeden, belirsiz ve düzensiz bir piyasada kendi ruh sağlığı için hizmet arayan danışanlardır. Kimin gerçekten nitelikli olduğunu, hangi eğitimin yeterli kabul edilmesi gerektiğini, hangi terapistin güvenilir olduğunu ayırt etmek neredeyse imkânsızdır.

Bu belirsizlik ekonomi politiğin de içine sızmaktadır. Mesleki organizasyonlar kendi güç alanlarını korumaya çalışmakta ve her bir örgüt kendi sembolik sermayesini maksimize etme peşinde. Psikiyatri dernekleri, psikoterapi yapma yetkisinin tıbbi bir yeterlilik gerektirdiğini savunuyor. Psikolog örgütleri ise psikoterapi eğitiminin kendi alanlarının doğal uzantısı olduğunu iddia ediyor. Psikolojik danışmanlar, eğitim altyapılarının ve klinik deneyimlerinin yeterli olduğunu ileri sürüyor. Her grup kendi ekolünü, kendi eğitim programlarını, kendi sembolik otoritesini meşrulaştırmaya çalışıyor. Ortada sağlık politikası, hasar azaltma, eşitlikçi erişim gibi toplumsal meseleler ikinci plana düşüyor. Asıl mesele kimdir, ne yapar, kime nasıl hizmet eder sorularından ziyade, “kim bu piyasada yer alabilir, kim sertifika verebilir, kim meşruiyet sağlayabilir” sorularına dönüşmüştür. Foucault’nun biyo-iktidar kavramsallaştırmasıyla düşünüldüğünde, bu mücadele aslında nüfusun ruh sağlığını yönetme, duygusal yaşamlarını düzenleme ve psikolojik öznelliklerini şekillendirme yetkisi üzerine bir iktidar mücadelesidir. Terapötik bilgi, burada siyasi ve ekonomik bir güç kaynağıdır.

Sonuç olarak piyasa bölünmüş durumdadır. Bir uçta psikanalitik enstitülerde eğitim görmüş, yurtdışında süpervizyon almış, İstanbul’un Nişantaşı, Etiler, Caddebostan gibi varlıklı semtlerinde muayenehanesi olan terapistler var. Seansları 2.000-3.000 lira arasında, bazılarında daha da yüksek. Danışanları da çoğunlukla üniversite mezunu, kültürel sermayesi yüksek, ruh sağlığına yatırım yapabilen, İngilizce bilen, psikanalitik terminolojiye aşina bireylerdir. Bunlar Illouz’un “duygusal seçkinler” dediği kesimdir: duygusal okuryazarlığı yüksek, içsel yaşamlarını sürekli sorgulayan, benlik projelerini terapötik dil üzerinden inşa eden, öz-bakım ve kişisel gelişimi bir yaşam tarzı hâline getiren sınıf fraksiyonları. Diğer uçta, kamu hastanelerinde on beş dakikada bir hasta gören, not tutmaya bile vakit bulamayan, aylık sabit maaşla çalışan psikologlar var. Bu psikologların çoğu çalışma koşullarından tükenmişlik yaşıyor, süpervizyon alamıyor, mesleki gelişim imkânlarından mahrum kalıyor. Arada ise çeşitli tonlarda sertifikalı, yarı-sertifikalı, kendini yetiştirmiş terapistlerin oluşturduğu gri bir alan uzanıyor: orta sınıf semtlerde muayenehane açmış, seans başı 500-1500 lira arası ücret talep eden, çeşitli kısa süreli eğitimlerden sertifika almış, genellikle bilişsel-davranışçı veya eklektik yaklaşımlarla çalışan profesyoneller. Bu katmanlı yapı, Bourdieu’nün alan teorisiyle mükemmel uyum gösterir: Psikoterapi alanı, ekonomik, kültürel ve sembolik sermayenin farklı kombinasyonlarına sahip aktörlerin rekabet ettiği, hiyerarşik olarak örgütlenmiş bir sosyal uzamdır.

Ulaşılabilirlik meselesi sadece ekonomik değildir. Coğrafi olarak da çarpıcı bir eşitsizlik vardır. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde bile psikoterapistlerin çoğu belirli semtlerde yoğunlaşmıştır. Anadolu’nun pek çok ilinde, özellikle kırsal bölgelerde, kamu dışında psikoterapi hizmeti yok denecek kadar azdır. Kamu hizmeti de sınırlıdır, genellikle ilaç tedavisiyle birleştirilmiş, kısa süreli müdahalelerden ibarettir. Dolayısıyla ruh sağlığı hizmeti almak, öncelikle büyük kentte yaşıyor olmayı, ardından ekonomik imkânı ve kültürel sermayeyi gerektiriyor. Asgari ücretin 27.000 lira civarında olduğu bir ülkede, bir seans için 2.000-3.000 lira ödemek, aylık gelirin önemli bir kısmını ruh sağlığına ayırmak anlamına geliyor. Çoğu insan için bu sürdürülebilir değil. Hatta orta sınıf için bile ayda dört seans almak, aylık 8.000 – 12.000 lira ayırmak ciddi bir ekonomik yüktür. Bu üç koşulu kentli olmak, ekonomik sermaye, kültürel sermaye sağlayamayanlar için psikoterapi çoğunlukla erişilmez bir lüks olarak kalıyor.

Kültürel Ayrım, Damga ve Hiyerarşi

Bir de damgalanma ve kültürel direnç var. Özellikle muhafazakâr kesimlerde, kırsal alanlarda, geleneksel yapıların güçlü olduğu bölgelerde psikolojik sorunları dillendirmek, bir uzmana başvurmak hâlâ zayıflık veya inanç eksikliği olarak algılanabilmektedir. Goffman’ın (2014) damgalama teorisinden hareketle, ruh sağlığı sorunu yaşadığını ifade etmek, kişiyi “damgalanmış bir kimlik” kategorisine sokar ve bu kimlik toplumsal etkileşimlerde sürekli olarak yönetilmesi gereken bir yük hâline gelir ve bu kültürel bariyer, erişim eşitsizliğini daha da derinleştirir. Çünkü psikoterapiye başvurabilmek için sembolik kabul de gerekiyor. Kentli, seküler, eğitimli kesimlerde terapiye gittiğini söylemek neredeyse bir statü göstergesi hâline gelirken; geleneksel topluluklarda bu aynı ifade utanç, mahcubiyet ve sosyal dışlanmayla karşılanabilir. Dolayısıyla psikoterapi bir kültürel ayrım çizgisidir, bir kimlik göstergesidir, bir yaşam tarzı tercihidir.

Ekoller arası hiyerarşi de bu toplumsal dinamiklerle iç içedir. Psikanaliz, entelektüel bir elit kültürün parçası olarak algılanır. Freud, Lacan, Winnicott okumak, süpervizyon almak, kişisel analiz geçirmek, yıllarca süren eğitim programlarına katılmak hem ekonomik hem de kültürel sermaye gerektirir. Bilişsel-davranışçı terapi, orta sınıfın pragmatik ihtiyaçlarına hitap eder: Hızlı, somut, çözüm odaklı. Şema terapi, EMDR, ACT gibi daha yeni yöntemler ise moda tüketim nesneleri gibi pazarlanıyor. Instagram’da “travma iyileştirme”, “bağlanma stilleri”, “içsel çocuk çalışması” gibi popülerleştirilmiş psikoterapi içerikleri dolaşıyor, terapötik kavramlar gündelik dile sızıyor, “toksik ilişki”, “gaslighting”, “sınır koyma” gibi terimler sıradanlaşıyor. Illouz’un vurguladığı gibi, bu terapötik dilin yaygınlaşması aynı zamanda duyguların metalaşmasıdır: Duygular artık yönetilmesi, optimize edilmesi, iyileştirilmesi gereken nesneler hâline gelir ve bu süreçte psikoterapi bir piyasa ilişkisine dönüşür. Hepsinin altında yatan ortak nokta şudur: Terapötik yöntem seçimi sınıfsal, kültürel ve ekonomik bir konum almadır. Hangi ekolden terapi aldığın bir bakıma kim olduğunu da gösterir. Psikanalist danışanı ile bilişsel-davranışçı terapi alan danışan arasında sadece tedavi yöntemi değil, yaşam tarzı, kültürel referanslar, toplumsal konumlanış açısından da farklılıklar vardır.

Peki ne yapılabilir? Öncelikle mesleki sınırların netleştirilmesi, psikoterapi yapma yetkisinin eğitim standartlarına bağlanması gerekmektedir. Ama bu, sadece yasal bir düzenleme meselesi değildir; mesleki örgütler arasında uzlaşma, güç paylaşımı ve ortak bir etik çerçeve inşa etmeyi de gerektirir. İkinci olarak, kamusal erişimin genişletilmesi şarttır. Devlet hastanelerinde ve toplum ruh sağlığı merkezlerinde yeterli sayıda, kaliteli eğitim almış terapistin istihdam edilmesi, uzun vadeli terapi imkânlarının yaratılması gerekir. Ancak bu da yeterli değildir; terapistlerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, süpervizyon ve sürekli eğitim olanaklarının sağlanması, tükenmişliğin önlenmesi gerekir. Üçüncüsü, coğrafi ve kültürel engellerin aşılması için yaratıcı modeller denenebilir: Online terapi platformları, toplum temelli müdahaleler, kültürel aracıların eğitimi, akran destek gruplarının güçlendirilmesi gibi. Ancak bunların hiçbiri, ruh sağlığını piyasa mantığından kurtarmadan gerçekleşemez. Çünkü şu an Türkiye’de psikoterapi büyük ölçüde özel bir tüketim malıdır. Satın alınabilen, statü gösteren, sınıfsal ayrımları pekiştiren bir hizmettir. Terapötik ilişki, iyileşme vaadiyle birlikte bir eşitsizlik mekanizması olarak da işlemektedir. Bunu değiştirmek, sadece hizmet sunumunu değil, ruh sağlığına dair toplumsal anlayışımızı da dönüştürmeyi gerektirir. Belki de asıl dönüşüm gereken, Foucault’nun önerdiği gibi, terapötik iktidarın eleştirel bir analizini yapmak ve ruh sağlığını neoliberal öznellik rejimlerinden kurtararak, kolektif bir bakım ve dayanışma pratiği olarak yeniden düşünmektir. “Kim bu divana uzanabilir?” sorusuna herkesin eşit yanıt verebileceği bir toplumsal düzen kurmak, ancak psikoterapi alanının ekonomi politiğini radikal biçimde dönüştürerek mümkün olabilir.

Kaynakça

Foucault, M. (2005). Özne ve İktidar (I. Ergüden & O. Akınhay, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Foucault, M. (2018). Kliniğin Doğuşu (Ş. Ünsaldı, Çev.). Epos Yayınları.

Goffman, E. (2014). Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar (Ş. Geniş, L. Ünsaldı, & S. N. Ağırnaslı, Çev.). Heretik Yayıncılık.

Illouz, E. (2021). Soğuk Yakınlıklar: Duygusal Kapitalizmin Şekillenmesi (Ö. Ç. Aksoy, Çev.). İletişim Yayınları.

Illouz, E. (2024). Modern Ruhu Kurtarmak: Terapi, Duygular ve Kişisel Gelişim Kültürü (K. Gülen, Çev.). Fol Kitap.

Rose, N. (2018). Our Psychiatric Future. Polity.

Bunları okudunuz mu?