Siyasetin/İktidarın Bittiği Yerde Şiddet Bütün Dilleri Mühürler, İktidarınkini Bile…

İktidarın elindeki şiddet aracı yoğunlaştıkça, bütün simgelerini kaybetmiş ve anlatacak hikâyesi bitmiştir. Mevcut yönetim, iktidar olma niteliğini yitirmiş, saf şiddet haline gelmiştir.
Okuma listesi
Editör:

 

Şiddetsizlik, eylemde bulunamamadan ziyade yaşam iddiasının fiziksel olarak ileri sürülmesidir; yaşayan bir savdır, sözle, hamleyle ve eylemle, ağlar, çadır kurmalar ve forumlar üzerinden yapılan bir iddiadır; bütün bunlar yaşayanları değere layık, potansiyel olarak yası tutulabilir olarak sunma çabasıdır, tam da görüş alanından silindikleri ya da güvencesizliğin telafi edilemez biçimlerine savruldukları koşullarda…”

Judith Butler, Şiddetsizliğin Gücü

Bir baba düşünün; kumarbazın önde gideni, tüm aile varlığını, çoluğun çocuğun rızkını kumarda kaybetmiş, kalan kısmını da etrafındakilerin uyarılarına kulak asmadan ne çıkacağı belirsiz yatırımlarla çarçur etmiş ve son düzlükte “zararın neresinden dönülürse kârdır” deyip uyarılara kulak assa hâlâ durumu kurtarabilecekken, söz dinlemeyip başının dikine hareket etmiş ve elinde avucunda “babalığından” başka bir şey kalmamış. Bu babanın elindeki babalığın yaslandığı otoritenin kaynağı işte iktidar değil şiddettir. Muktedir olamayan babanın karısına, çocuklarına ve kısaca etrafına verebileceği tek “lütuf” şiddettir. Baba analojisi sıklıkla devlet için kullanılır. Devlet babadır, ailesine bakar, koruyup kollar, dış dünyanın tehditlerine karşı ailesini savunur, güçlüdür, korkusuzdur, gücü yeri geldiğinde aile içindeki otoritesini sürdürmek için de kullanır. Babanın otoritesi onun ailesini koruyabilme ve ailesine gelecek sunabilmesinden gelir bir anlamda. Otorite, saygı ve sevgiyle karışık biraz da korkuyla tesis edilir. Korkunun tek kaynağı şiddet değildir. Babanın sevgisini, ilgisini, takdirini ve kısaca “bakışını” kaybetme kaygısıdır bu korkunun asıl kaynağı. Eğer bu korkunun tek kaynağı şiddet haline geldiyse baba otoriteyi ilanihaye sürdüremez. Güçten düştüğü anda aile içindeki babadan sonra gelen bir güç otoriteyi sarsar ve gücü devralır. Baba dilediği kadar şiddete başvursun, bir saatten sonra o şiddet içi boşalmış bir iktidardan başka bir şeye işaret etmez. Anneden başlayarak, bütün aile bireylerini sıra dayağından geçirse de otorite bir kere sarsılmış, babanın yaslanabileceği tek araç şiddet haline gelmiştir.

Bir noktadan sonra o aile için iki çıkış noktası kalmıştır; ya evi terk ederek yeni bir başka güvenli eve geçip babayı kendi kaderiyle baş başa bırakmak, ya da babayı evden kovmak. Bu her ikisi de riskli hareket sonucunda ikisi de birbirinden riskli iki ihtimal daha vardır o aileyi bekleyen: ya neresi olduğunun pek önemi kalmayan yeni bir evde şedit babadan kurtularak yeni bir aile kurmak ya da darmadağın olmak. İşte şiddet bu denli yıkıcı ve bir o kadar da kurucu bir niteliğe sahiptir. Babanın saf şiddeti yıkıcıdır, babayı evden kovmayı sağlayan, saf şiddete değil de kararlılığa dayalı olan şiddet ise kurucudur. Şiddet yıkarken kurar, kurarken yıkar. Bu, şiddetin nasıl kullanıldığı, nasıl işlev gördüğü ve kimin elinde olduğuna göre değişir.

Uzun zamandan beri Türkiye halkları, yukarıda bahsettiğim türde bir babaya benzeyen devletleşmiş bir iktidarın yoğun şiddeti altında var kalma mücadelesi veriyor. Bu bağlamda Gezi İsyanı sırasında başlayan, sonrasında devam eden ve giderek yoğunlaşan kutuplaştırma siyasetinin temel dinamosu şiddet oldu. Kuşkusuz bunun tarihi daha da eskiye dayanır. Ergenekon, Balyoz ve daha bilumum garip adla anılan operasyonlarla hayatları karartılan masum insanlara yaşatılanlar bu tarihten daha da eskiydi. Somut polis şiddetinden belli bir bölgeye yönelik askeri müdahaleye, eski müttefiki cemaatin başı çektiği askeri darbe girişimi sırasında varlığına yönelik ortaya çıkan şiddetten bu darbe girişiminin ardından gelen olağanüstü hal sürecine, bu süreçte çıkarılan onlarca Kanun Hükmünde Kararnameden her yerel seçimin ardından muhtelif bahanelerle kayyım marifetiyle Güneydoğu’daki belediyelerin ele geçirilmesine kadar pek çok eylem bu giderek yoğunlaşan şiddetin en önde gelen göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

Ne var ki, bu somut göstergeler, iktidarın tek başına muktedir olmasına yeterli gelmedi. Zaten küresel çapta demokraside açtığı derin yaralarla kendini gösteren neoliberal politikaların en mahir faili olarak öne çıkan iktidarın somut şiddet edimlerine 2018’den itibaren yoksullaştırmanın yol açtığı şiddet de eşlik etmeye başladı. Neoliberalizmin şiddetinin iki kaynağından birisi deregülasyon diğeri kitleleri yoksullaştırarak muktedire muhtaç hale getirmesidir. Bu konu daha derinlemesine bir şekilde ayrı bir yazı konusu olabileceği için burada değinip geçmek en iyisi. Bahse konu yıldan bu yana, bu derinleşen yoksullaşmaya kaçınılmaz olarak bir rejim değişikliği eşlik etti. Bu rejim değişikliğiyle birlikte iktidar zaten uzun zamandır farklı strateji ve yollarla askıya aldığı politikayı tümüyle imkânsız hale getirdi. Artık günümüzde hukuk, kolluk, propaganda, sansür gibi yol ve araçlarla birlikte mevcut devlet/iktidarın yegâne muktedir olma yolu şiddet haline geldi. Tam da bu nedenle, iktidar uzun zamandan beri simgeden yana yoksul düşmüş ve yine bu nedenle dili mühürlenmiştir. İktidarın elindeki şiddet aracı yoğunlaştıkça, bütün simgelerini kaybetmiş ve anlatacak hikâyesi bitmiştir. Bu bağlamda “iktidar” ile “şiddet”i birbirinden ayırmak gerekir. Chul Han’ın dikkat çektiği gibi “iktidar simgesel boyutu gereği birçok simge oluşturma gücüne sahiptir ve bu simgeler onun dilini açar, iktidara belagat kazandırır. Buna karşın diyabolik (ayırıcı, bölücü) özelliğinden ötürü şiddet simgeden yana fakirdir, evet hatta dili mühürlüdür”1Byung Chul Han (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptçıoğlu, İstanbul: Metis, s. 76.. Mevcut yönetim bu anlamda baktığımız zaman uzun zamandır iktidar olma niteliğini yitirmiş, saf şiddet haline gelmiştir. Zira mevcut yönetimin/muktedirin uzunca zamandır yegâne “hikmeti hükümeti” ayırmak, yaftalamak ve ayırıp yaftaladığı bütün toplumsal gruplar üzerinde simgesel ve somut şiddet uygulamaktır. Bu grupların bir noktadan sonra sınıfsal ve mesleksel niteliklerinin önemi kalmamıştır. Yeri gelir doktorlar, yeri gelir pazarcılar, yeri gelir market zinciri sahipleri, yeri gelir akademisyenler ve hatta yeri gelir yurtdışına bir ümit hayat kurmak için kaçarcasına giden gençler olabilir bu toplumsal gruplar. Son düzlükte bu kervana Türkiye’nin köklü geçmişi olan büyük burjuvazisini temsil eden TÜSİAD yöneticileri de katılmıştır.

Sınıfsal ve toplumsal farkları önemsiz hale getiren, politik müzakereyi imkânsız kılarak tek politik aktör haline gelen bu “şiddet”in bir noktadan sonra temel kaynağı paradoksal biçimde yasadır artık. Zira şiddetin temel politik aktör haline geldiği ortamda yasa, hakların/hukukun değil bizatihi şiddetin koruyucusu haline gelmiştir. Dahası bu koşullar altında Benjamin’in işaret ettiği gibi şiddet yasanın koruyucusu değil, yasanın kendisi olmuştur. Zira ona göre “iktidar, sözleşmede şiddet yoluyla hukuka uygun biçimde devreye sokulmadığında, hukuk kuran şiddet, sözleşmede doğrudan doğruya yer almasa bile, sözleşmeyi güvence altına alan iktidar da şiddetten doğduğu için sözleşmede temsil edilir. Hukuksal bir kurumda şiddetin gizil mevcudiyetine dair bilinç yok olduğunda, kurum da çöker.”2Walter Benjamin (2010), “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine, (Haz. Aykut Çelebi), İstanbul: Metis, s. 30. Tam da bu nedenle şiddetli koşullar altında “Yasayı yorumlayıcı edimler, başkaları üzerinde şiddet uygulanmasına işaret eder ve vesile olur: Bir yargıç belirli bir metni nasıl anladığını dile getirir; bunun sonucunda bir insan özgürlüğünü, malını mülkünü, çocuklarını ve hatta hayatını kaybedebilir. Ayrıca yasa yorumları hâlihazırda gerçekleşmiş ya da gerçekleşmek üzere olan şiddet için mazeretler de oluşturur…”3Robert Cover (2010), “Şiddet ve Söz”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine (Haz. Aykut Çelebi), İstanbul: Metis, s. 175-176.

Yasa, aynı zamanda iktidarın dilini bağlayan şiddetin hâkim olduğu iklimde bizatihi muktedir olmaya çalışan gücün tek konuşma-iletişim aracı olur çıkar. İşte bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı ve Ana Muhalefet Partisi CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu ve onunla birlikte olan diğer pek çok politik aktörün gözaltına alınması karşısında verilen tepkilere karşı iktidarın verebildiği tek yanıt, “yargının bağımsız olduğu ve yargı kararlarına saygı duyulması gerektiği” olmuştur. İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, gözaltına alınma ve tutuklanmaya dair gerekçeler makul dahi olsa, iktidarın bu mühürlü dili bu gerekçeleri anlatabilmekten aciz hale gelmiştir; kaldı ki gerekçeler zaten hiç de ikna edici değildir. İkna edici olmamasının belki de en önemli nedeni, hukuku şiddetin maşası haline getiren muktedirin tam da bu nedenle ikna edici gerekçeye ihtiyaç duymamasıdır artık. Uzun zamandır iktidarı teslim alan şiddet sarmalı, gerçek anlamda muktedir olma kabiliyetini ortadan kaldırmıştır iktidarın. Zira yine Chul Han’ın işaret ettiği gibi “Bir güç, tam da iktidardan yoksun olduğu için şiddete başvurur. Şiddete başvurmak, güçsüzlüğü çaresizce güce dönüştürme çabasıdır. İktidar şiddet yoluyla ele geçirilebilir ama zorla ele geçirilen güç kırılgandır.”4Chul Han, a.g.e., s. 75.

Karşımızdaki tarihinin en kırılgan anını yaşayan güç tam da bu kırılganlığı nedeniyle elindeki yegâne aracı yoğunlaştıracak; ayırmaya, bölmeye, karşısına dikilen bütün aktörleri kriminalize etmeye ve elbette vahşice saldırmaya devam edecektir. Ancak burada karşımızdaki asıl sorun bu vahşi saldırılara tek başına bedensel olarak nasıl direnileceği değil, gücü acz içinde bırakan şiddetin mühürlediği dili yeniden nasıl açmamız gerektiği sorunudur. Zira uzun zamandır bütün politik alanı teslim alan şiddet sadece iktidarın dilini mühürlememiş, tüm toplumu neredeyse dilsiz bırakmıştır. İktidarın yarattığı bu toplu dilsizleşme hali hem politik muhalefeti hem de toplumsal muhalefeti belagatten yoksun hale getirmiştir. Mevcut duruma tepki verirken CHP’nin zaman zaman yalpalaması, söylem üretmekte güçlük çekmesi, toplumsal muhalefetin taleplerine ayak uydurmakta zorlanması biraz da bundandır. Eylemlerde, mitinglerde halkın yoksulluğunun, açlığının, sefaletinin altının daha kalın çizgilerle çizilmesi yerine daha çok mevcut adaletsizliğe verilen reaksiyoner tepkilerle sınırlı kalınması, miting meydanlarında iki dakika arayla önce neredeyse solun yegâne sloganı haline gelmiş olan “kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganı atılıp hemen ardından bu denli heterojen ve popüler talepleri farklı olan bir kitleye “Andımız”ın okutulmaya çalışılması, siyasi muhalefetin uzun zamandır şiddet tarafından lal edilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Toplumsal muhalefetin praksis içinde zengin, sahici ve heterojenleşmeye çalışan dili, mevcut politikasızlığın içinde mühürlenmiş politik muhalefetin dilini açmaya çalışıyor. Hem politik hem de toplumsal muhalefet şiddetin uzun zamandır içine hapsettiği “yerli-milli, vatan-millet, hain-vatansever, dindar-dinsiz” gibi klişe ve karşıtlıkları zenginleşme ve açılma istidadı olan bir dilin içinde nötralize etmeye çalışıyor. Bu nedenle daha şimdiden katedilmesi gereken uzun bir yol olduğu anlaşılan bu özgürleşme ve yeniden toplum olabilme çabası içindeki bu arayışları ve yalpalamaları iyi anlamak ve sağduyuyla yargılamak gerekir.

Karşı karşıya olduğumuz saf şiddete dönüşmüş iktidar politikayı askıya aldığı, müzakereyi güçsüzlük göstergesi olarak gördüğü, halkın sesine kulak vermeyi geri adım atmak olarak değerlendirdiği, sokağa çıkma hakkını anayasal bir hak olarak değil de terör eylemi olarak mimlediği için sokak dâhil bütün mekânları tarumar etmeyi göze alabilir. Bu sayede kurbanının elinden tüm eylem imkânını alarak eylemlilik alanını da sıfıra indirger. Şiddet şeklinde tezahür eden bu güçle başa çıkabilmenin bir diğer önemli yolu bu nedenle eylemde ısrar etmek ve eylemlilik alanında şiddete başvurmadan var kalmakta sebat etmektir. Elinde şiddet araçlarından başka gücü kalmayan iktidar, ilanihaye şiddeti sürdüremeyeceği için, sebatla varlığını ortaya koyan kitle karşısında pes etmek zorunda kalacaktır. Kaldı ki bu sebatla, onurlu bir sükûnetle ve inatla varlığını dayatan öncü kitleye zaman içinde şiddetin sindirdiği ve kabuğuna çekilmeye zorladığı başka kitleler de eklenecektir. Bunun bolca işaretleri hâlihazır da var. Aynı zamanda şiddetin yok ettiği belagat, bu kitlelere artık geri gelmiş ve bu belagatle birlikte kitlenin özgüveni de oluşmuştur. Hele de konu bir varlık yokluk meselesi haline geldiyse, bu kitle kazanmaktan başka seçeneğinin olmadığının ayırdına varacak ve direnci pekişecektir.

Notlar

(1) Byung Chul Han (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptçıoğlu, İstanbul: Metis, s. 76.

(2) Walter Benjamin (2010), “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine, (Haz. Aykut Çelebi), İstanbul: Metis, s. 30.

(3) Robert Cover (2010), “Şiddet ve Söz”, içinde Şiddetin Eleştirisi Üzerine (Haz. Aykut Çelebi), İstanbul: Metis, s. 175-176.

(4) Chul Han, a.g.e., s. 75.

Bunları okudunuz mu?