Filozof Jacques Rancière, eşitlik kavramını tüm yönleriyle sorgulamaktan asla geri durmamıştır. Ona göre demokrasi, öncelikle bazı bireylerin yönetme konusunda diğerlerinden daha yetkin olduğu fikrini reddetmektir.
Jacques Rancière’in Demokrasi Nefreti1La Haine de la démocraite kitabında Rancière, demokratik sistemin nasıl eleştirildiğini ve bu sisteme yönelik artan hoşnutsuzluğun nedenleri tartışır ayrıca demokrasinin toplumun eşitsizlik ve özgürlük idealleriyle nasıl çalıştığını ve demokrasinin, bazı kesimler tarafından ‘tehlikeli’ veya ‘anormal’ olarak algılanmasının altında yatan sebepleri inceler. -çn. kitabının 2005’te yayımlanması iki temel nedenden dolayı önemli bir olay olarak kabul edildi. İlk olarak filozof Jacques Rancière, bu eserinde oligarşi ve iktidardaki elitlere karşı etkileyici bir eleştiride bulunuyordu. İkinci olarak entelektüellerin antidemokratik eğilimlerini ve halk tabakasına duydukları tiksintiyi hedef alıyordu.
Alain Finkielkraut’un çağdaş tüketicilerin kültürsüzlüğünü sert bir şekilde eleştirmesi, Philippe Muray’nın alaycı l’homo festivus2l’homo festivus kavramı Fransız filozof ve yazar Philippe Muray tarafından ortaya atılmıştır. Bu kavram, modern toplumda eğlenceye, festivallere ve tüketim kültürüne odaklanan bireyi tanımlar. Muray, özellikle Batı dünyasında 20. yüzyılın sonlarından itibaren artan bir şekilde insanların hayatlarını sürekli eğlence arayışı ve kutlamalar etrafında şekillendirdiğini savunur. Muray, “homo festivus”un, her türlü ciddi tartışmayı ya da derin düşünmeyi küçümsediğini ve daha çok popüler kültürün ve sürekli olarak eğlenme arzusunun etkisi altında olduğunu belirtir. Bu kavram, modern topluma bir eleştiri olarak kullanılmıştır. -çn. ifadesi, Jean-Claude Milner’in demokratik Avrupa’nın öldürücü eğilimlerini kınaması ya da İtalyan Giorgio Agamben’in demokrasilerimizi totaliter rejimlerle karşılaştırması gibi örnekler, Jacques Rancière’in vurguladığı bir gerçeği açığa vuruyordu: Entelektüel seçkinlerin temsilcileri, halkı cahil ve tehlikeli olarak gördüklerinden dolayı onlara güvenmekten kaçınıyorlardı. […]
Çoğunluğun oyuyla bir hükümet seçildiğinde demokrasi olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Oysa sizin, demokrasiyi tam anlamıyla bir aşırılık olarak tanımlayan tamamen farklı bir yaklaşımınız var. Bu ne anlama geliyor?
Siyaset kavramları, farklı hükümet biçimlerinin sınıflandırılmasından doğmaz; bunlar, bizzat siyasetin kendisinden ortaya çıkar. Başlangıçta, ‘demokrasi’ kelimesinin bir hakaret olduğunu unutmayalım. Antik Yunan’da halkın -başka bir deyişle ayaktakımının- iktidarını isteyen birine ‘demokrat’ denilirdi. Demokrasi kelimesinin tek bir tanımı yoktur ancak onun etrafında hepsinin ortak noktası ‘skandal’ olan anlamlar dizisi bulunur. Kura çekimi veya çoğunluk oyu aslında bunun sadece sembolü olmuştur. Doğal düzen, iktidarın; en güçlü, en zengin, en bilgili veya en yetenekli bireylere ait olmasını ister. Ama demokrasi ya da “halkın iktidarı” bu paradoksal gerçeği zorunlu kılar: Siyasetin var olması ve sadece egemenlikten ibaret olmaması için, başkaları üzerinde uygulanan hiçbir yetkinlikle özdeşleşmeyen, herkese ait bir iktidarın varlığını kabul etmek gerekir. Demokrasi, sadece halkın milletvekilleri tarafından temsil edilmesi ya da seçilmiş başkanlar tarafından yönetilmesiyle sağlanmaz ancak ne zaman ki bu tür bir iktidarı teyit eden ve devlet kurumlarına karşı bağımsız bireylerden kaynaklanan biçimler var olur, işte o zaman demokrasi sınırları içerisinde olduğumuzu söyleyebiliriz.
“Seçim, oligarşinin yeniden üretilme biçimidir” diyorsunuz, yani bugün Fransa’da yaşadığımız rejim sizin için bir ‘oligarşik hukuk devleti’. Bu ifade ne anlama geliyor?
Sistemimiz iki türlü meşruiyet üzerine kuruludur. Bir tarafta, vatandaşların haklarını koruyan ve yetkileri sınırlayan bir dizi yasal düzenlemeyle işleyen bir hukuk devleti bulunur. Ancak diğer tarafta, hükümetlerimiz oligarşik bir yapıya sahiptir: burada, finans dünyasıyla giderek daha iç içe geçmiş olan meslekten siyasetçiler yer alır. Bu kişiler, iş dünyası, hükümet ve üniversite arasında gidip gelen uzmanların görüşlerine dayanır. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki liberal serbestleşme ve finansal spekülasyon süreçlerindeki rolleriyle bu durum açıkça gözler önüne serilmiştir. Halkın iktidarı, kendini sürekli yeniden üreten küçük bir azınlık tarafından ele geçirilmiştir.
Bu sistem, demokratik eylemi seçim sürecine indirger yani öncelikle bu azınlık tarafından belirlenen siyasetçiler arasında bir tercih yapmaya dönüştürür. Seçim aynı anda iki şeyi temsil eder: bir yandan yöneten oligarşinin kendini yeniden üretme biçimidir, diğer yandan ise halkın gücünün halen var olduğunu gösteren bir görünürlük unsurudur. Bu durum, her beş yılda bir üstün bir liderin seçimine dayanan bizimki gibi sistemlerde geçerlidir. Şüphe etmeksizin, güçlü bir azınlık tarafından seçilmiş egemenlere sahip olmak, silahlı güçle ya da tek bir partinin hakimiyetiyle iktidara gelenlere nazaran daha iyidir. Ayrıca, genel oy hakkı bazen uzmanların ve stratejistlerin hesaplarını boşa çıkarabilir.
2005 yılında Avrupa Anayasası taslağının referandumla reddedilmesi sırasında olduğu gibi, Demokrasi Nefreti eserinizde, halkın “hayır” demesinin elitler tarafından skandal olarak görülmesini duyduğunuzda bunun ne kadar öğretici olduğunu söylüyorsunuz. Ancak minarelerin inşası, burkanın yasaklanması veya idam cezasının geri getirilmesine varan bir referandum düzenlenirse, siz de entelektüel elitin ilk temsilcisi olarak buna karşı çıkmaz mıydınız?
Bazı şeyleri birbirine karıştırmayalım. Burka yasağı elitler tarafından gündeme getirildi; sokakta burka giyen kadınları taciz eden insanları görmedik. Popülist temaların çoğu -İslamofobi, ırkçılık, güvenlik tehdidi- aşağıdan değil, yukarıdan gelir. Güvenlik tehdidi, oligarşik iktidarın kendini meşrulaştırma biçimidir ve İslamofobi, entelektüeller tarafından beslenmiştir. Avrupa Anayasası referandumuna gelirsek, liderlerimiz hükümet mantığına ters düşen bir hata yaptılar: Metni seçmenlere okumaları için verdiler. İnsanlar, herkesin okuma ve değerlendirme fırsatı bulduğu bir metni tartıştıktan sonra oy kullandı; bu, İsviçre vatandaşlarının minareler konusunda yaptığı gibi bir görüş beyan etmek değildi. Her halükârda demokrasi, herkese ait olan bir düşünce gücü adına ortak bir eylemde bulunmaktır. Demokrasiyi, sunulan görüşler arasında bir seçim yapmaya indirgemek mümkün değildir. Referandum bana göre bir model değildir. Ancak, açıkça ifade edilen kolektif yönelimler hakkında bir karar alması gereken durumlarda anlam kazanır. Fantezilerin yönetildiği yerde en kötü sonuçlara hazırlıklı olunmalıdır.
“Herkesin iktidara katılımını ifade eden bir fikir olarak demokrasi, yumuşak bir biçimde ortadan kaybolabilir.” Bir referandumun sonucu size uygun olduğunda, bu bilinçli bir seçimdir. Ancak hoşunuza gitmediğinde, bunun bir manipülasyon sonucu olduğunu söylüyorsunuz. Bu biraz rahat bir yaklaşım değil mi? Aşırı demokrasi, azınlıkların dışlanmasına, içgüdülerin kontrolsüzce ortaya çıkmasına yol açmaz mı?
Fark sadece sonuçlarda değil, sorunun yöneltildiği halkın türünde yatmaktadır: Korunması gereken bir kimliğe ait etnik bir halk mı, yoksa yalnızca bu kimliklerin bastırılmasıyla varlığını sürdüren siyasal halk mı? Demokrasi, halkın doğuştan gelen iyiliğini değil, halk kavramına dair iki farklı fikrin varlığını ortaya koyar. Dolayısıyla, aşırı demokrasi kitle hareketlerinin bulaşıcılığı anlamına gelmez. Kaldı ki, bu tür hareketler Batı toplumlarımızda gerilemektedir. 11 Eylül’den sonra Müslümanlara yönelik bir insan avı yaşanmadı.
Bugün birçok filozof (Finkielkraut, Milner, Agamben…) demokrasiyi şiddetle eleştiriyor. Filozoflarda güçlü bir anti-demokratik hissin yayılması garip değil mi?
Bence bu bir paradoks değil. “Filozoflar” diye bir grup yoktur ve bunların demokrasiyi savunma misyonu da yoktur. Onlar arasındaki anti-demokratik düşüncelerin gelişmesine doğal olarak oligarşilerin güçlenmesi ve eşitsizliklerin artması eşlik eder. Sovyet sistemin çöküşünden bu yana, totalitarizmi demokrasi adına eleştirenler ile demokrasiyi kapitalist sömürüyü gizleyen bir yanılsama olarak görenler, demokrasiyi sosyolojik bir bakış açısıyla değerlendirme konusunda uzlaşma eğilimindedir. Bu bakış açısı, demokrasiyi kitlesel tüketici bireylerin gücü olarak tanımlarken, bu açgözlü ve cahil kitlelere karşı elitlerin aydınlanmış aklını öne çıkarır.
Ekonomik küreselleşmenin ve Çin’in artan hegemonyasının etkisiyle demokrasi yok olabilir mi?
Herkesin iktidara katılımını ifade eden bir fikir olarak demokrasi, yumuşak bir biçimde ortadan kaybolabilir ve Batı’da tanık olduğumuz ılımlı oligarşilere dönüşebilir. Bunu mümkün kılan birçok etken var: küresel ekonomik yönetimin artan baskısı, siyasi alanın yalnızca en yüksek yöneticinin seçimiyle sınırlandırılması, toplumsal hareketlerin kriminalize edilmesi, grev ve gösterilerin katı kurallara bağlanması, baskın sistemlere yönelik her türlü itirazın sabotaj veya terörizm olarak damgalanması ve giderek artan demokratik olmayan entelektüel fikir birliği. Ancak bu süreçte, bizim oligarşilerimizin sistemi ilerletebilmesi için Çin modelindeki gibi tek bir partiye ihtiyacı yoktur. Yumuşak baskı yönetimleri, Çin’in “liberalleşmiş” komünizminin elde edeceği sonuçlara genel olarak benzer sonuçlar doğurabilir. Buna karşı durabilecek tek şey, devlet gündemlerinden bağımsız bir düşünce ve eylem gücüdür.