Biz ve Ben

Kendilik ve Toplumsallığın Fenomenolojisi

Bir başkasıyla ilişki kurmak ve ona sen olarak hitap etmek, biriyle, bir benle ilişki kurmaktır, böylece o da benimle bir sen olarak ilişki kurar.
Okuma listesi
Editör:
The Philosopher
Özgün Başlık:
We and I

 

Eğer ben, ben olduğum için bensem ve sen, sen olduğun için sensen, o halde ben benim ve sen de sensin. Ama eğer ben, sen sen olduğun için bensem ve sen de ben olduğum için sensen, o zaman ben, ben değilim ve sen de sen değilsin!

– Kotzklu Menachem Mendel

Farklı kolektif yönelimsellik tiplerinin bir parçası olma kapasitesi genellikle insanın toplumsallığının asli bir özelliği olarak kabul edilir. Tıpkı sorumlulukları, gelenek ve görenekleri paylaşabildiğimiz gibi; bir senfoninin tadını çıkarabilir, bir görevi çözebilir, bir karara varabilir ve gelecek için birlikte planlar yapabiliriz. Kazanılan bir maçın ardından bir grup takım arkadaşıyla zaferimizden duyduğum sevinci paylaşabilirim; tıpkı Danimarkalılar olarak 1658’de Scania’yı İsveçlilere kaptırdığımız için üzülebileceğim ya da anneme tüm eşyalarını taşımayı bitirdiğimizi söyleyebileceğim gibi.

Peki ama yönelimlerin, inançların, duyguların ve eylemlerin atfedildiği bu biz kim ya da ne? Böyle bir soruyla yüzleşildiğinde, bunu biz’i bir grup, bir topluluk veya bir ulus olarak karakterize eden özellikler üzerine derinlemesine düşünmeye bir davet olarak anlamak doğal olabilir. Bizi, örneğin Danimarkalı yapan şey nedir ve kimler bu gruba aittir, kimler değildir? Bir başka seçenek de bir tür betimleyici sosyolojiye girişmek ve biz’in çeşitliliklerini incelemektir. İkili gruplar, arkadaş grupları, briç kulübü üyeleri, iş ortakları ve ulusal topluluklar birbirleriyle nasıl ilişki kurar ve her biri, eğer varsa, ne tür bir biz’i örneklendirir? Burada ve şimdiye, somut yüz yüze etkileşime bağlı olan geçici bir ‘biz’ biçimi ile daha kalıcı, ancak aynı zamanda daha normatif olarak şekillendirilmiş, kuşaklar arası bir kolektif kimlik biçimi arasındaki ilişki nedir? Somut yüz yüze etkileşimin şimdi ve burasına bağlı olan geçici bir biz biçimi ile daha kalıcı, ancak aynı zamanda daha normatif olarak aracılanmış, nesiller ötesi bir kolektif kimlik biçimi arasındaki ilişki nedir? Tüm bu sorular daha fazla incelemeyi gerektirmektedir, ancak ilerleyen kısımlarda grup kimliği ile öz-kimlik arasındaki ilişkiye odaklanacağım. Biz ve ben arasındaki ilişki nedir? Bu tür bir soru sadece teorik bir ilgi alanı değildir. Kişinin açıklamasına bağlı olarak, örneğin ulusal kimliğin statüsüyle ilgili önemli yasal, siyasi ve sosyal sorulara nasıl yaklaşılacağı konusunda farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Örneğin, politik söyleme baktığımızda, yanıt genellikle olduğu gibi kabul edilir. Politik yelpazede yer alan bir görüşe göre, grup kimliğiniz en önemli kimlik belirleyicinizdir. Hatta bazıları, size ilk etapta bir öz kimlik sağlayan şeyin belirli gruplara (bir ulus, dini bir cemaat, bir sosyal sınıf, bir etnik köken, bir cinsel yönelim) üyeliğiniz ve bunların kesişimi olduğunu iddia eder. Sonuç olarak açıklama sırasını tersine döndürmek daha cezbedici olabilir. Her şeyden önce ihtiyacımız olan şey, birkaç kişinin bir biz olarak nasıl bir araya geldiğine dair bir açıklama değil, her birimizin eninde sonunda bir dereceye kadar ayrılmayı ve bağımsızlığı elde etmeyi nasıl başardığına dair bir açıklamadır.

Belki de bazıları tarafından aşırı metafizik taahhütler olarak görülebilecek durumlardan kaçınarak biz’in önceliğini savunmanın bir yolu vardır.

Kolektif yönelimsellik üzerine çağdaş felsefi tartışmalarda, biz ve gruba öncelik verme girişimleri sıklıkla şüpheyle karşılanmıştır. John Searle grup zihni kavramının “en iyi ihtimalle gizemli, en kötü ihtimalle de tutarsız” olduğunu ileri sürdüğünde birçok kişi adına konuşmuş oluyor. Fakat belki de biz’in önceliğini savunurken, bazılarının aşırı metafizik bağlılıklar olarak gördüğü şeylerden, örneğin bir tür “kovan zihni”nin varlığına bağlılıktan kaçınmanın bir yolu vardır. Örneğin, ben’in (birinci şahıs bakış açısı, benlik) toplumsal olarak temellendirildiğini ve bazı toplumsal koşullar tarafından mümkün kılınabildiğini iddia edebiliriz. Bir Nguni Bantu terimi olan ubuntu ‘nun çevirisinde olduğu gibi: “Ben varım çünkü biz varız”.

“Önce topluluk” görüşü farklı biçimlerde olabilir. Bazıları, kendi bireyselliğimizi ve dünyaya farklı bir bakış açısını oluşturmadan önce kendimizi bir grubun, bir ailenin veya kabilenin parçası olarak deneyimlediğimizi ve otomatik olarak bu grubun yaşam tarzına katıldığımızı iddia eder. Diğerleri ise insan kendiliğinin birinci şahıs kavramına sahip olmayı gerektirdiği görüşünü savunur. Bu, kişinin kendisini kendisi olarak tasavvur etme kapasitesini ve kendisine atıfta bulunmak için birinci şahıs zamirini kullanabilecek dilsel beceriyi gerektirir. Buna göre, ben olmak kavram sahibi olmayı ve dil edinmeyi, dolayısıyla da dilsel bir topluluğa üye olmayı gerektirir. Üçüncü bir seçenek, topluluğun yalnızca deneyimlediklerimizi değil, aynı zamanda deneyimlere nasıl sahip olduğumuzu da koşullandırdığı görüşünü savunmak olacaktır. Bu görüşe göre, öznel deneyimler toplumsal yapılardır. Tüm bu yaklaşımlar, kolektif yönelimsellik ve kimlik sorununu ele almanın standart yolunun bireyci bir önyargıdan mustarip olduğunu iddia eder.

Topluluğu bir yığın olarak ele alan yaklaşımları, yani bir topluluk ile üyeleri arasındaki ilişkinin bir kum yığını ile onu oluşturan taneler arasındaki ilişkiye benzetilerek anlaşılabileceğini ileri süren bakış açılarını reddetmek için birçok iyi gerekçeye sahibiz. Ancak bunun tam tersini savunup biz’e öncelik atfetmek ne kadar doğru olur? Bireysel kimliğiniz, henüz onu kazanmadan önce bir kolektifin, bir biz’in üyesi olarak bu kolektiften mi türetilir?

Bu görüşü savunan bir argümanı sunalım. Belirli bir kendilik anlayışına göre, öz kimliğimiz verili, doğası gereği sabit ve orada keşfedilmeyi bekleyen bir şey değildir. Bir dalağa sahip olduğunuz gibi bir öz kimliğe sahip değilsinizdir ve bu ikisini incelemek için aynı yöntemi kullanamazsınız. Kim olduğunuz kısmen biyolojinize bağlı olabilir, ancak kesinlikle sizin için neyin önemli olduğu ve neyi önemsediğinizle de ilgili bir sorudur. Kısacası bu, verili olmaktan ziyade bir edinim, bir olgudan ziyade bir eylemin sonucudur. Benimsediğiniz değerler ve onayladığınız bağlılıklarla ilgili bir sorudur bu. Gerçekten de, belirli normatif ilkelere uygun bir yaşam sürerek, meselelere ilişkin kendi özgün bakış açınızı geliştirir ve böylece farklı bir bireysellik kazanırsınız. İşte bu nedenle, örneğin, yaşam yanlısı ve silah yanlısı olmanızın, kürtaj hakkını savunan biri olmanızdan ziyade, kim olduğunuz hakkında bana bir şeyler söylemesi mümkündür. İlgi alanlarınızı, siyasi görüşlerinizi, dininizi vb. değiştirdiğinizde, siz de değişmiş olursunuz.

Ancak elbette, parçası olduğum topluluk benim için neyin önemli ve anlamlı olduğunu etkiler. Kişisel gelişimim için hayati önem taşır ve bana nasıl yaşayacağıma dair daha bireysel seçimlerin yapılabileceği bir arka plan sağlar. Her birimizin kendi tercihlerini (ister mutfakla, ister dinle, ister siyasetle ilgili olsun) bütünüyle yalıtılmış bir şekilde geliştirdiğini hayal etmek; Hobbes’un yaptığı gibi, hepimizin birbirimize karşı herhangi bir yükümlülüğümüz olmaksızın mantarlar gibi topraktan çıktığını ve yalnızca bireysel hedeflerimizin gerçekleşmesine katkı sağladığını düşündüğümüz için sosyal ve toplumsal faaliyetlere katıldığımızı varsaymak, açıkça bir fanteziden ibarettir. Buradan hareketle, tek başınıza bir benlik olamayacağınızı, ancak başkalarıyla birlikte, bir grubun parçası olarak var olabileceğinizi neden kabul etmeyesiniz?

Ancak burada dikkatli davranmamız gerekmektedir. Kişinin kimliğini kolektife borçlu olduğunu ve sadece grup üyeliğinin bir sonucu olarak ne ise o olduğunu iddia etmek, aynı grup(lar)ın üyelerinin tüm temel açılardan birbirlerine benzediği görüşüne yol açabilir. Bu da açıkça yanlıştır. Gerçekten de, grupları ve kolektif yönelimleri sadece bireylerin ve yönelimlerinin toplamı ya da bir araya getirilmesi olarak görmemek gerektiği gibi, kendiliği ve öz-kimliği de grup kimliğine ve grup üyeliğine indirgememek gerekir. İlerleyen kısımlarda, bu tür bir grup düşüncesinin neden hatalı olduğunun iki nedenini ele alacağım. İlk olarak, bir benlik olmanın ve bir öz-kimliğe sahip olmanın ne anlama geldiğine dair çok basit bir anlayışla hareket etmekteyiz. İkincisi, bir biz (biz’in parçası) olmanın ne anlama geldiğine dair anlayışı temelden hatalıdır.

Benliğin gerçekliğini inkâr etmek aynı zamanda topluluğun gerçekliğini de inkâr etmek anlamına gelir. Birinci tekil şahsı ortadan kaldırırsanız, birinci çoğul şahsı da kaybedersiniz.

Benlik ne basit ne de tek anlamlıdır. Aksine, benlik çok yönlü ve çok boyutlu olarak görülmesi gereken bir şeydir. Bu durum literatürde genellikle kabul görmüştür. Örneğin William James fiziksel, sosyal ve ruhsal benlik arasında, Ulrich Neisser ise ekolojik, kişiler-arası, yayılmış, özel ve kavramsal benlik arasında ayrım yaparken, son zamanlarda minimal bir deneyimsel benliği daha normatif olarak zenginleştirilmiş ve genişletilmiş bir benlikten ayırmak alışılmış bir durum haline gelmiştir. Benliğin bazı boyutları açıkça toplumsaldır ve ilk olarak gelişim ve sosyalleşme yoluyla kurulur. Örneğin bu, onayladığımız değerler ve normlar tarafından oluşturulmuş yönleri içerir. Bu boyutlar, örneğin ağır demansta da yitirilebilir.

Erken dönemlerden itibaren var olan, bedenlenme ve deneyimsel yaşamımızla bağlantılı daha temel başka boyutlar da vardır. Örneğin, dünyayla bedenlenmiş bir perspektiften karşılaştığımız gerçeğini düşünün. Algıladığım nesneler sağımda ya da solumda, yakınımda ya da uzağımda olarak algılanır. Bazı gelişim psikologlarına göre, erken bebeklik döneminden itibaren çocuklar kendi bedenlerini çevreden ayırt edebilirler; nerede olduklarını, nasıl hareket ettiklerini, ne yaptıklarını ve belirli bir eylemin kendilerine ait olup olmadığını algılayabilirler. Aynı şekilde, açlığı, acıyı, sıkıntıyı, yorgunluğu ve öfkeyi sebepsiz, başıboş anonim olaylar olarak değil, kendiliğe ilişkin deneyimler olarak yaşarız. Mide bulantısı hissettiğimde, önce hoş olmayan bir deneyimin varlığını tespit ettiğim ve ardından bunun kimin deneyimi olabileceğini merak ettiğim iki aşamalı bir süreçle karşı karşıya değilim. Aksine, deneyimler zorunlu olarak bir özneye göreli şeylerdir, zorunlu olarak bir bakış açısı içerirler; perspektifsel iyelikle birlikte gelirler. Buna bağlı olarak, deneyimsel yaşamın içkin bir özelliği olarak minimal bir kendilik biçiminin bulunduğu ileri sürülebilir. Nitekim, Joseph Margolis’in ifade ettiği gibi, “deneyimin bütünüyle eleyici bir biçimde ortadan kaldırılması, ancak benliklerin elemesini” haklı çıkarabilir.

Sözde bireyci önyargı gerçekten ortadan kaldırılmak isteniyorsa, bu durumda sonuna kadar gidilmeli ve deneyimlerin yalnızca belirli içerikleriyle değil, aynı zamanda varlıklarıyla da ilgili olarak toplumsal bir şekilde inşa edildiği gibi radikal bir iddia ileri sürülmelidir. Böyle bir görüşü savunan Wolfgang Prinz, (Kasper Hauser’in ünlü vakasında olduğu gibi) tüm toplumsal etkileşimden mahrum bırakılan insanların “tamamen benliksiz ve dolayısıyla bilinçsiz” zombiler gibi olacağını iddia etmiştir. Ancak böyle bir görüş gerçekten makul müdür? Bu türden bir görüşteki temel zorluk, şimdiye kadar hiç kimsenin toplumsal etkileşimin deneyime nasıl yol açacağını açıklayamamış olmasıdır. Psikanalitik bakış açısından etkilenen bazı gelişim psikologları, bir bebeğe başlangıçta bilinçli olmayan duygusal durumlarına katılmayı öğretenin bakıcı olduğunu ve bu duygusal durumların ancak bebek tarafından iç gözlem yoluyla izlenmesinin bir sonucu olarak deneyimsel biçimde ortaya çıktığını öne sürmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığında, bakıcının toplumsal davranışı deneyime yol açan nedensel sürecin bir parçası olacaktır. Ancak sorun, bu modelin (bilincin diğer tüm yüksek düzeyli temsili açıklamaları gibi) bilinçli olmayan bir zihinsel durumun nasıl olup da başka bir bilinçli olmayan durum tarafından (bu durumda toplumsal olarak tetiklenen) hedef alınarak öznel bir deneyime dönüştürülebileceğini açıklayamamasıdır.

Bir şekilde bu üyeliği deneyimsel olarak onaylamadan veya tasdik etmeden bir biz’in üyesi olamazsınız. Bir biz’in parçası olmak için onu içeriden deneyimlemeniz gerekir.

Peki ya biz? Ben’i biz’den türetme girişimi neden birinci çoğul şahsın doğasını anlamakta başarısız oluyor? Burada biz’in oldukça özel bir tür toplumsal oluşum olduğunun farkına varmak önemlidir. Her ne kadar kişi doğuştan (gelen hak ile) belli bir toplumsal kategoriye (aile, sınıf, etnik köken, kan grubu vb.) ait olsa da, bunu bilse de bilmese de ya da umursamasa da ve kişi kendi görüşünden bağımsız olarak belli bir grubun üyesi olarak sınıflandırabilse de, biz’in bir parçası olmanın ne anlama geldiğini anlamak istiyorsak bu tür dışsal olarak dayatılan sınıflandırmaların pek bir önemi yoktur. Çeşitli türden toplu grupların aksine, bir biz deneyimsel bir demirleme gerektirir. Başka bir deyişle, bir şekilde bu üyeliği deneyimsel olarak onaylamadan veya tasdik etmeden bir biz’in üyesi olamazsınız. Bir biz’in parçası olmak için onu içeriden deneyimlemeniz gerekir. Biz’i birinci çoğul şahıs yapan da budur. Bunu söylemek hiçbir şekilde belirli bir grupla özdeşleşme ve bu gruba katılımın her zaman kasıtlı ve istemli olarak gerçekleştiğini ya da biyolojik akrabalık gibi paylaşılan nesnel özelliklere dayanamayacağını söylemek anlamına gelmez. Kişi belirli bir aile ve topluluk içinde doğup büyüyebilir ve bu tür üyelikler kişisel irade ve karar alanının oldukça ötesinde olabilir. Ancak önemli olan, söz konusu üyeliğin ilgili tarafların benlik anlayışını ve birinci şahıs perspektifini atlamaktan ziyade içeriyor olmasıdır. Bu gibi durumlarda bile, söz konusu üyeliğin bir biz üyeliği olarak sayılabilmesi için, kendinizi bizden biri olarak deneyimlemeniz gerekir.

Biz ‘i ayrışmamış füzyonel bir birlik olarak düşünmek, bu kavramı yanlış anlamak demektir. Zihinlerin bireyselliğini önceden var olan ayrışmamış bir gruptan türetme girişimi sonuç olarak bize istediğimiz şeyi, yani birinci çoğul şahsın uygun bir açıklamasını veremeyecektir. Daha ziyade, eğer bir biz‘den anlamlı bir şekilde bahsetmek istiyorsak, çoğulluk ve farklılığı, sahih bir birlikte-var-olmayı mümkün kılmak için korunmalıdır. Kişiler-arası farklılıkların silinmek yerine aralarında köprü kurulması gerektiği söylenerek ifade edilebilir bu. Heterojenlik toplumsal yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak bu böyleyse, biz’in bireysel farklılaşmayı (ister kimlik düzeyinde ister deneyim düzeyinde olsun) öncelediği ve mümkün kıldığı savı tutarsız olduğu gerekçesiyle reddedilmelidir. Nitekim Martin Buber; “Sadece birbirlerine gerçekten Sen diyebilen insanlar birbirlerine gerçekten Biz diyebilir” dediğinde bir şeylerin farkındaydı.

Bir bebeğin ilk deneyimleri tipik olarak başkalarının eşliğinde gerçekleşir, ancak bu durum deneyimlerinin toplumsal etkileşim tarafından etkinleştirildiğini veya oluşturulduğunu göstermez.

Kimileri öncekiler gibi soyut düşüncelerin geçerliliğine itirazlar yöneltebilir, ancak gerçek hayatta en başından beri başkalarıyla birlikte olduğumuzu, en başından beri hepimizin toplumsallığa gömülü olduğumuzu unutmamalıyız. Öyleyse neden kolektif biz’in bireysel ben’den önce geldiğini ya da en azından birlikte ortaya çıktıklarını kabul etmeyelim? Ama burada yine aceleci davranmamak önemlidir. İlk olarak, olgusal birlikte ortaya çıkışı (ki kimse bunu inkâr etmiyor) kurucu karşılıklı bağımlılıktan (ki bu çok daha güçlü ve teorik olarak ilginç bir iddiadır) ayırt etmemiz gerekir. Olgusal birlikte ortaya çıkış, kurucu karşılıklı bağımlılığın kanıtı değildir. Başka bir deyişle, bebeğin ilk deneyimleri tipik olarak başkalarının eşliğinde gerçekleşir ancak bu durum, deneyimlerinin toplumsal etkileşim tarafından etkinleştirildiğini veya oluşturulduğunu göstermez. İkinci olarak, toplumsallığın asli rolüne işaret ederek toplumsal biz’in önceliğini kanıtlayabileceğimizi varsayma hatasına düşmemeliyiz. Biz’in farklı biçimleri (sevgililik, arkadaş grubu, yayın kurulu vb.) oldukça özel toplumsal oluşumlar iken, toplumsallık karşıtlık ilişkilerini, kayıtsızlığı, araçsal etkileşimleri vb.ini de kapsayan çok daha geniş bir çatı terimdir. Başka bir ifadeyle, toplumsal ilişkiler içinde olduğumuz insanların sayısı, birlikte bir biz oluşturduğumuz insanların sayısından çok daha fazladır. Bebekler doğumdan itibaren son derece toplumsal olsalar bile, bu onların en başından itibaren bir biz’in parçası olduklarını göstermez.

Kimliğimizin grup üyeliğimize (üyeliklerimize) indirgenebileceğini ya da bu üyelikler tarafından eksiksiz bir şekilde açıklanabileceğini reddetmek, bu üyeliğin birçok yönden kim olduğumuzu şekillendirdiğini reddetmek anlamına gelmez. Bir biz’in önceden var olan (asgari) bir kendilik biçimini gerektirdiği ortaya çıksa bile, gerçek biz fenomeninin, kendiliğin özünün bir tür kendi içine kapalı bedensiz içsellikte bulunduğunu düşünenler de dahil olmak üzere, herhangi bir benlik açıklamasıyla uyumlu olduğu aşikâr olmaktan çok uzaktır. Başka bir deyişle, bir bireyin bir grupla özdeşleşebilmesi ve bir biz perspektifi benimseyebilmesi bize kendiliğin ve öz kimliğin akışkan doğası hakkında önemli bir şey söylemektedir. Başkalarıyla yönelimleri, duyguları hatta kimlikleri paylaşabileceğimiz kabul edilirse, bu durum sonuç olarak kendiliğin doğasına ilişkin çeşitli varsayımlar üzerinde baskı yaratacak ve mevcut seçenekleri kısıtlayacaktır. Kendilik sadece başkalarından farkımızı ortaya koymamızı sağlayan şey değil, aynı zamanda onlarla bir perspektifi paylaşmamızı sağlayan şeydir.

Şu anda bir tür benliksizlik doktrininin savunucularını, yani genellikle nörobilim ve/veya Budizm temelinde benliklerin varlığını reddeden şüphecilere rastlamak zor değil. Bu kuşkuculuğa eleştirel bir yanıt vermek konuyu çok uzağa götürecektir, ancak benliğin bir yanılsama olduğu iddiasının uzandığı ve gerektirdiği savlara dikkat çekmek gerekir. Benliğin gerçekliğini inkâr etmek aynı zamanda topluluğun gerçekliğini de inkâr etmek anlamına gelir. Birinci tekil şahsı ortadan kaldırırsanız, birinci çoğul şahsı da kaybedersiniz.

Biz’in çok sayıda benliği gerektirdiğini savunmak, grupla özdeşleşme süreçlerini içerdiğini iddia etmek, hikâyenin yalnızca bir kısmıdır. Söz konusu grupla özdeşleşmediğim sürece bir biz’in üyesi olamasam bile, özdeşleşmem, üyeliğim için yeter değil gerek koşuldur. Peki neden böyledir? Çünkü “biz” zorunlu olarak birden fazla üye içerir. Benim onlardan biri sayılıp sayılmayacağım da diğerlerinin beni öyle tanıyıp tanımamasına bağlıdır. Sonuç olarak, biz’in doğasını anlamak için sadece ben ve biz arasındaki ilişkiye bakmak yeterli değildir. Muhtemel üyeler arasındaki ilişkiye de bakmak gerekir.

Başka bir deyişle, bir inancı, bir yönelimi, duygusal bir deneyimi ya da daha genel olarak bir bakış açısını başkalarıyla paylaşmanın ne anlama geldiğini anlamak istiyorsak, ilk olarak başkalarını nasıl anladığımıza ve onlarla nasıl ilişki kurduğumuza bakmamız gerekir. Kolektif yönelimsellik toplumsal biliş için bir miktar kapasite gerektirir, ancak kişiler-arası anlayışın tüm biçimleri bu görev için eşit derecede midir? Başkalarını özel türden nesneler (“yönelimleri olan failler”) olarak ayırabilmek ve onlarla ilişki kurabilmek yeterli midir? Aynı anda birbirlerine karşı üçüncü şahıs gözlemci perspektifini benimseyen iki kişi ortak bir biz perspektifine girip bunu sürdürebilecek midir ya da başka bir şeye ihtiyaç var mıdır? Boyutun önemli olduğunu kabul etmekle birlikte (üyeleri birbirini şahsen tanıyan biz ile üyeleri hiç tanışmamış, ancak yine de ortak ritüeller, gelenekler ve normatif beklentiler aracılığıyla birleşmiş olan büyük ölçekli biz arasında önemli farklar vardır), ikinci şahıs katılımının çok önemli olduğunu öne sürmeme izin verin. Bir başkasıyla ilişki kurmak ve ona (o olarak değil) sen olarak hitap etmek, biriyle, bir benle ilişki kurmaktır, böylece o da benimle bir sen olarak ilişki kurar.

İkinci şahıs etkileşimi, özne-özne (sen-ben) ilişkisidir; bu ilişkide ben, diğerinin farkında olup ona yönelmiş durumdayken, aynı zamanda dolaylı olarak kendimin de farkındayımdır; yani ötekinin dikkatini bana yöneltmesi veya beni muhatap alması bağlamında kendimi edilgen durumda deneyimlerim. İkinci şahıs etkileşimi sonuç olarak yalnızca ötekinin farkındalığını değil, aynı zamanda ve aynı zamanda bir tür kişiler-arası özbilinci de içerir. Sen’in biz için önemli olduğu fikri sadece Buber’de değil, Edmund Husserl ve Alfred Schutz gibi klasik fenomenologlarda da bulunabilir. Örneğin, Schutz, iki bireyin karşılıklı bir “sen-yönelimi” (thou-orientation, Du-Einstellung) içine girdiğinde bir biz-ilişkisinin (we-relationship) kurulduğunu öne sürer. Bu öneriyi ikna edici kılmak için daha fazla ayrıntı eklenmesi gerekse de, “biz” kavramının doğru bir şekilde açıklanmasının karşılıklılık, tanınma ve iletişim gibi konuların daha yakından incelenmesini gerektirdiği görüşünü oldukça makul buluyorum.

Bunları okudunuz mu?