Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Hangi “Bilim”? Post-Normal Kavramı ve Dengeler Çağının Dengesizliği

İnsan için ne bildiği şey üzerine ne de bilmediği şey üzerine araştırmada bulunmak mümkündür; bilinen şey üzerine araştırma lüzumsuzdur, çünkü zaten bilinir.

Bir makaleme şu cümle ile başlamıştım: “Epistemolojik araştırma ‘dünya’dan başlar; ontolojik araştırma ise ‘epistemoloji’den başlar” ki bir kez daha aynı cümleye dönüyorum (2020). “Epistemoloji çok teknik bir konudur; gerçek felsefenin uzağında akademiye hapsolmuş bir alandır” veyahut “ontoloji olmadan epistemoloji olmaz, ilk felsefe daima ontolojidir” itirazlarıyla daha önce de karşılaşmış bir felsefeci olarak argümantasyon borcum bâkidir.

Kitlelerin zihnindeki felsefe imajına dayalı “gerçek felsefe”den başlayacak olursam, örneğin, ilk bakışta o imaja bağlı olarak gerçek bir felsefe sorusu gibi görünen “Hayatın anlamı nedir?” sorusu esasında felsefi bir soru değildir. Oysa, “Anlam nedir?” felsefi bir sorudur. Bu bağlamda, “Felsefe nedir?” ve dolayısıyla “Felsefi olan nedir?” sorusu ise esas felsefi sorudur. Eğer buraya kadar geldiysek, verilen cevabın doğru mu olduğu ve özellikle verilen alternatif cevaplardan hangisinin doğru, hangilerinin yanlış oldukları (ve neden doğru ya da yanlış oldukları) belirlenmeden spekülasyon ortamından çıkış mümkün değildir. Şimdi, benzer bir hattı ontoloji teorileri için de kurabiliriz. “Varlık nedir?”, “Varlığın anlamı nedir?” ve benzeri “ne(lik)” sorularını öncelemek söz konusu olduğunda da sorunun her yanıtı, “Bu yanıt doğru mu?” ve cevap ‘evet’ ise “Diğer yanıtlar neden yanlış?” sorularını zorunlu olarak çağıracaktır. İşte bu çağrı, epistemolojiye yapılan bir çağrıdır. Karl Popper’a öykünerek şöyle de ifade edebilirim: “Muhatabınızla bilgi ve dolayısıyla hakikat/doğruluk temelinde bir ilişki kurup kurmadığınızı anlamak için, ona ve kendinize şu soruyu sorun: Hangi kanıtı veya kanıtları getirebilirsem düşüncenin (tezinin, iddianın vb.) yanlış olduğunu kabul edeceksin?” Buna bağlı olarak ontolojik araştırma, sorusuyla öncel olsa da (nedir?), tüm cevaplarında bir ön-dayanak olarak epistemolojiyle başlamak zorundadır (tabii hakikat iddiası varsa).

Peki, epistemolojinin başlangıcındaki ‘dünya’ nedir? Aslında bu sorunun neden sorulduğunu anlayabilmek için felsefenin kökenlerine, Platon’un Menon diyaloğuna dönmemiz gerekiyor. Diyaloğun açığa vurduğu problem şu paragrafta kristalize olur: İnsan için ne bildiği şey üzerine ne de bilmediği şey üzerine araştırmada bulunmak mümkündür; bilinen şey üzerine araştırma lüzumsuzdur, çünkü zaten bilinir. Bilinmeyen şeye gelince, ne araştırılacağı bilinmediği için araştırma olmaz (Menon, 80e). Diğer taraftan, biraz da zorlama bir benzetmeyle, bu durum karanlık bir odada kara bir kediyi aramakla aynı odada olmayan bir kara kediyi aramak arasındaki gerilime de benzetilebilir. Bir şeyleri biliyoruz ama neyi ne kadar bildiğimizi ve elimizdekinin (bilgi sandıklarımızın) ne kadarının hakiki bilgi olduğunu biliyor muyuz? Eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, 2002’de Irak hükümetini terörist gruplara kitle imha silahları tedariki ile ilişkilendiren ithamlardaki kanıt eksikliğini hakkında konuşurken, epistemolojik bir tespit yaptığının ne kadar farkındaydı bilinmez ama şu ifadeleri Menon ve ‘Kara Kedi’ örneklerine eklemlenecek bir “Rumsfeld Matrisi” olarak kayda geçti:

(…) bildiğimiz gibi bilinenler vardır; bildiğimizi bildiğimiz şeyler vardır. Bilinen bilinmeyenler olduğunu da biliyoruz; yani bilmediğimiz bazı şeyler olduğunu biliyoruz. Ama bilinmeyen bilinmeyenler de var – bunlar bilmediğimizi bilmediğimiz şeyler.

‘Bilgi nedir?’ ve günümüzde bu sorunun en vurucu versiyonu olan ‘Bilim nedir?” sorularının yanıtlarını bilmediğimizi bilmiyorsak ne olacak?  Bu bağlamda, ‘bilgi problemi’ni şöyle analiz etmek mümkündür: (1) Bilgi nedir? (2) Bilgi ile bilgi-olmayan arasındaki fark nedir? (3) Bilmediğimin nasıl farkına varıyorum? Diğer bir deyişle bilmediğimi nasıl bilebilirim? Herhangi bir şeyi bilmemenin vereceği zarar, o şeyi bildiğini sanmanın vereceği zarardan daha düşüktür. Bir şeyi bilmemek anlamında cehaletin bedeli ağır olmakla birlikte, gerçekliğin kendisi cehaletten kurtulma yönünde doğrudan motive edicidir. Oysa cehaletin farkında olmamak (bildiğini sanmak), gerçeklikle mevcut durum arasına bir perde yerleştirdiğinden, gerçekliğin karşı konulamaz gücünü de başka anlamlara tahvil ederek uzun vadeli hale getirir. İşte epistemolojinin ‘dünya’dan başlaması mevcut durumu analiz etmesi, netleştirmesi, bilgi ve/veya bilim envanteri içerisinde bilgi ve/veya bilim sanılanları belirlemeye ve elemeye çalışması anlamına gelir. Aynı, episteme/doksa ayrımı yapılmadan önce de insanlığın bilgi envanterinin gelişmekte olması gibi, epistemoloji bilgiyi veya bilimi tasarlamaya değil, mevcut durumun bilgi dünyasını teorize eder (veyahut aynı anlama gelecek biçimde mevcuttaki bilgi dünyasının meta-teorisini oluşturur).

Tam bu noktada karşımıza çıkan soru, bu makalenin de başlığına ilham olan “Hangi dünya?” sorusudur. Hemen belirteyim, bu soru(lar) göreci bir konum açan cinsten değildir. Bir tür durum-tespit sorularıdır: Çağdaş toplumun kültürel ve toplumsal örgütlenmesinde temel bir kopuşun vuku bulduğu ve 21. yüzyılda bizlerin artık post-modern bir durumun ortasında bulunduğumuz iddiası doğru mudur, yani ‘Dünya’ değişmiş midir? Aydınlanma projesinin, herhangi bir soruya ancak tek bir cevabın mümkün olduğu ve eğer doğru biçimde resmeder ve temsil edebilirsek dünyayı kontrol altına alabileceğimiz ve akılcı biçimde düzenleyebileceğimiz varsayımı, Nietzsche ve ardılları tarafından mutlak bir perspektivizm ile gerçekten de tedavülden kaldırıldı mı? Odağa “bilim”i aldığımızda söz konusu olan bir imaj, simülasyon ve simulakr, bölük pörçükleşme ve şizofreni kültürü müdür?

İlk iki soru, doğaları gereği bir makale sınırında yanıtlanabilir olmasa da son soru ciddi bir yanıt potansiyeli taşımaktadır. Açmak gerekirse, bu sorunun olumlu yanıtı şu tezi öne sürmektedir: Çağımızda her zamankinden daha fazla bilim gerçekliği ile bilim imajı yer değiştirmiş durumdayken, bu bir tür “bilimmiş gibi” simülasyonuna ve bilim gerçekliğinin yerini almış bir simulakraya yol açmakta ve uzmanlıklar arası diyaloğun ve bütünselliğin kaybedildiği bir bölük pörçüklükle kategorik aşı karşıtı tıp hekimleri veya burç yorumlarını takip eden bilim insanlarında kristalize olan “şizofreni kültürü”nü beslemektedir. “Bilim” kavramı/sözcüğü her zamankinden daha fazla olmak üzere, hemen her söyleme eklemlenebilecek “yüzer gezer bir gösteren” (floating signifier) haline gelmiştir. Ama yine bir çelişkiyle “bilim” kavramı şeyleştirilerek fetişleştirilmektedir de. İşte bu nedenle başlık ‘Hangi bilim?’dir.

Post-hakikatte Problem Durumu: Ampirik Görünürlük

Toplumsal gerçeklikte bilimsel bilgi üretkenliğinde kaydedilen büyüme, insan yaşamının sürdürülebilirliğini belirleyen koşulları etkileyebilme gücünü artırırken, tali bir çıktı olarak daha adil bir dünyanın koşullarını da beslemektedir. Ancak, bilimin problemleri olarak tercüme edilmemiş, yeniden yazılmamış problemler veya tam tersine, toplumsal problemlere tercüme edilmemiş, yeniden yazılmamış bilim-içi problemler bu gerçekliği “opak bir bilim kavramı” ve hatta daha doğru bir ifadeyle “çeşitlenen bilim kavramları” ile dolayımlamaktadır. “Bilimin problemleri olarak tercüme edilmemiş, yeniden yazılmamış problemler”, “toplumsal problemlere tercüme edilmemiş, yeniden yazılmamış bilim-içi problemler”, “opak kavram”, “dolayımlamak” felsefi kelime oyunları gibi görünebilir. Oysa, Hollywood Sineması ve Netflix belgeselleri ile yeniden popülerleşen Menhattan Projesi ve Oppenheimer’ın ‘hikâyesi’ tam da bu kavramların kavratmaya çalıştığı gerçekliktir.

‘Hikâyemiz’, Die Naturwissenschaften‘in 6 Ocak 1939 tarihli sayısında Otto Hahn ve Fritz Strassmann, uranyumda nükleer fisyonun keşfini bildirmeleri ile başlar (bilim-içi bir problemin çözümü). Lise Meitner, Nature dergisinin 11 Şubat 1939 sayısında bunu nükleer fisyon olarak tanımlar (bilim-içi bir tanımlama). Niels Bohr’un bu haberi Amerika Birleşik Devletleri’ne ulaştırmasının ardından 26 Ocak 1939’da Enrico Fermi ile Beşinci Washington Teorik Fizik Konferansını başlatırlar. Sonuçlar, Columbia Üniversitesinden Fermi ile John Ray Dunning’in başta olduğu deneysel fizikçiler tarafından teyit edilir (bilim-içi süreçler).

Leó Szilárd, ağır atomların nötron güdümlü fisyonunun, elektrik enerjisi üretimi ya da nükleer bombalar için enerji sağlayabilecek bir zincirleme nükleer reaksiyon oluşturmak için kullanılabileceğini fark eder (bilim-içi problemlerin toplumsal problemlere tercümesinin ilk adımı). Esasında bu fikri ilk kez 1933’te Londra’da yaşarken Ernest Rutherford’un ekibinin 1932’de lityumu ayırmak için protonları kullanarak yaptığı deneyden enerji elde etme konusundaki yazılarını okuduktan sonra formüle etmiş (bilim-içi haberleşme mecraları) ve patentini almıştı. Ancak Szilárd, nötron açısından zengin hafif atomlarla nötron güdümlü bir zincirleme reaksiyon elde edememişti (bilim-içi bir başarısızlık). Teorik olarak, nötron güdümlü bir zincirleme reaksiyonda üretilen ikincil nötronların sayısı birden fazlaysa bu tür reaksiyonların her biri katlanarak artan sayıda reaksiyon üreterek birden fazla ek reaksiyonu tetikleyebilirdi. Szilárd, George B. Pegram’ın fizik bölümünün başkanlığını yaptığı Columbia Üniversitesi’nde doğal uranyumdan bir nükleer reaktör inşa etmek için Fermi ile birlikte çalıştı (Üniversitenin bu projeye para ve kaynak aktarımı yapması için ‘yetkilileri’ ikna etti; bilimsel bir fikrin destek alması için üniversite-içi politika süreçleri). Fisyon, Fermi’nin de savunduğu doğal uranyumun yüzde birinden daha azını oluşturan uranyum-235 kullanarak mı yoksa doğada daha fazla bulunan uranyum-238 kullanarak mı üretileceği konusunda anlaşmazlık oluştu (bilim-içi ihtilaf durumu). Fermi ve Szilárd birkaç deney yaptılar ve eğer uygun bir nötron moderatörü kullanılırsa doğal uranyumla bir zincirleme reaksiyonun mümkün olabileceği sonucuna vardılar. Sudaki hidrojen atomlarının nötronları yavaşlattığını ve onları yakalama eğiliminde olduğunu buldular. Sonraki süreç, Einstein’ın ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’e yazdığı ünlü mektupla, bu bilimsel gelişmenin İkinci Dünya Savaşı’nın ve nihayetinde tüm dünyanın gidişatını nasıl radikal bir şekilde değiştirebileceğine dair uyarısıyla, bilimsel problemlerin toplumsal problemlere tercüme edilmesi ve yeniden yazılmasının somut örneğini oluşturdu. Toplumsal(-politik) problemlere tercüme edilmiş bilimsel problemler, ‘bilim’in devasa projelerin mecrası (tekno-bilim) olması yönünde dönüşmesine dolayım sağladı. Konudan bir miktar sapmak pahasına bir işaret fişeği olması için belirtmekte fayda var: Savaş sırasında Menhattan Projesi’nde yer alan bilim insanlarının Los Alamos Laboratuvarı’nı müthiş bir yer ve hatta Tanrıların (bilimin) Olimposu olarak hatırlıyor olmaları, üzerinde çalıştıkları şeyin bir silah olduğu düşünüldüğünde oldukça ironiktir.

“Bir şeye inanmak [örneğin bilimin ne olduğuna dair bir inanca/kanıya veya bir fikre sahip olmak], beynimizin ve sinir sistemimizin fiziksel yapısında gerçekleşen, sözlü ve sözsüz davranışlara yönelik bir dizi karmaşık eğilime sahip olmaktır; fakat inançların içeriği, dilsel topluluğumuzdaki [kültürel cemaatimizdeki] bu kelimelerin dünyadaki şeyler, olaylar vb. ile ilişkisine bağlıdır. Örneğin, kaplanların tehlikeli olduğu inancını üreten şey kültüreldir; ama bunu gerçek yapan şey, kaplanların tehlikeli olmasıdır” (Asghari & Haack, 2020: 21). Oysa kaplanların gerçekte tehlikeli olmadığı bir dünyada dahi “kaplanların tehlikeli olduğu inancı” davranışsal ve gerçek bir fark yaratabilir. Çünkü, “toplumsal öznelerin toplumsal dünya hakkındaki temsilleri, toplumsal dünyanın gerçekliğinin parçasıdır”, diğer bir deyişle “faillerin toplumsal dünya hakkında sahip oldukları kısmi, kurgusal, mitleştirilmiş temsil, toplumsal dünyanın nesnel gerçekliğinin bir parçası”dır. Ve ek olarak “sosyal bilimler özelinde, toplumsal dünyayı adlandırmaya yarayan kavramların ontolojik statüsü sorusunu sormak demek, (…) belli bir otoriteyle kullanıldıklarında, gösterdikleri şeyi var etmeye katkı sağlayan kavramların kontrolsüz kullanımının politik olarak ne anlama geldiği sorusunu sormak demektir” (Bourdieu, 2021: 84, 87, 274).

Bunu, özünde bir insan üretimi olan (sosyal bir gerçeklik olan) “bilim”e uyarladığımızda, sosyal gerçeklik üzerine sosyal gerçeklikler katmanlaşması bahsi geçen “çeşitlenen bilim kavramları dolayımını” üretir ve bu dolayım “gerçek bilim”i dönüştürebilecek güce ulaşır. Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın İktidar ve Teknoloji’de (2023) izledikleri silsile ile ifade edildiğinde, “ilerlemenin yönü ve bunun sonucunda kimin kârlı kimin zararlı çıkacağı, toplumun hangi vizyonların peşinden gitmeyi seçtiğine bağlı” ise etkin güç ‘sosyal güç’ olacaktır, ki o da temelde ‘fikirlerin gücüne’, onların rağbet görme mücadelesi verdiği ve fırsat eşitliğinin söz konusu olmadığı bir tür sosyo-düşünsel ‘piyasa ortamı’na ve toplumsal aktörlerin ve kurumların ‘gümden belirleme gücüne’ bağlıdır. Diğerlerini ikna edebilmek için en iyi imkân ve fırsatların kimin elinde olacağını siyasi ve ekonomik kurumlar şekillendirir ve fakat fikirler ve kurumlar birlikte evrilir.

Toplumsal varoluşun hem bir var olan (esse) hem de bir algılanış (percipi) olmasına bağlı olarak, toplumsal dünyada “algılanan varlık o varlığın bütünlüklü gerçekliğinin bir parçası olduğu ölçüde, algılanan varlığı değiştirerek varlığı değiştirmek simgesel mücadelenin ana hedeflerinden biridir” (Bourdieu, 2021: 104). Bu dönüştürücü etkiyi görebilmek ve analiz edebilmek için bilimi öncelikle kültürel ve söylemsel perspektiflerden hareketle, özellikle de gösterge ve görüntülerin üretimi üzerinden analiz etmek faydalı olacaktır. Görüntülerdeki (bilimin algılanışındaki, bilim üzerine fikirlerdeki) bölük-pörçüklük, çeşitlilik ve ona bağlı heterojenliği somut bir durum olarak tespit etmek için ampirik bakış veya sahaya ampirik müracaat yeterlidir (Tablo 1).

Bilim ve teknoloji hayatımızı daha sağlıklı, daha kolay ve daha konforlu hale getiriyor
Ülkeler Kesinlikle Katılmıyorum 2 3 4-5-6 7 8 9 Tümüyle katılıyorum
Tüm Ülkeler 3.7 1.5 2.5 24 13.0 17.1 10.9 27.3
Bilim ve teknoloji sayesinde, gelecek nesiller için daha fazla fırsat olacak.
Tüm Ülkeler 2.6 1.3 2.5 21.7 12.6 17.8 11.6 28.3
Bilime çok fazla güveniyoruz ve inanca yeterince güvenmiyoruz
Tüm Ülkeler 13.8 5.6 7.3 32.5 9.9 9.9 5.6 13.1
Bilimin kötü etkilerinden biri, insanların doğru ve yanlış hakkındaki fikirlerini bozmasıdır.
Tüm Ülkeler 12.7 5.6 7.4 35.3 9.9 9.1 4.7 11.8
Günlük hayatımda bilim hakkında bilgi sahibi olmak benim için önemli değil
Tüm Ülkeler 21.7 9.1 10.5 30.1 7.8 7.0 3.6 8.5
Bilim ve teknoloji sayesinde dünya daha iyi ya da daha kötü durumda
Daha kötü durumda 2 3 4-5-6 7 8 9 Daha iyi durumda
Tüm Ülkeler 5.2 1.8 3.1 26.4 13.5 17.0 9.7 22.0
Bilim ve din çatıştığında, din her zaman doğrudur.
Yanıt yok Bilmiyorum Kesinlikle katılmıyorum Katılmıyorum Katılıyorum Kesinlikle Katılıyorum
Tüm Ülkeler 1.5 4.3 16.1 32.4 22.4 23.3

Tablo 1: Dünya Değerler Anketi, Bilim temalı sorular ve yanıtların oranı (Kaynak: Haerpfer, Inglehart, Moreno, vd., 2020). [Tüm ülkeler: 51 ülke / 76,897 katılımcı].

Post-normal Bilim ve Dengeler Çağı

Bu tablo (insanların bilim üzerine eylem belirleyici inançlarının/kanaatlerinin çeşitliliği) bize post-modern, post-hakikat ve post-normal birlikteliğinin bir göstergesini vermektedir. Değerlerin tartışmalı olduğu, özellikle kamusal olmak üzere ciddi sonuçlar doğurabilecek, öncelikli ve önemli kararların alındığı ve gerçeklik tasarımının yer yer belirsizleştiği hallerde toplumsal meselelere bilimin uygulandığı durum bilimin özel bir bağlamı olarak post-normal olarak adlandırılmaktadır (Funtowics & Jerome, 1993: 740). Bu kullanımıyla “post-normal”, problem-çözüm-stratejilerinde karar risk derecesinin ve/veya sistem belirsizliklerinin arttığı durumlara gönderimlidir (bkz. Şekil 1).

Çözülebilir olmaktan çok, yönetilebilir olan belirsizlik, belirli bir problemin veya problem setinin çözümünün bir olgu keşfine bağlı olmayıp doğası/yapısı gereği karmaşık bir gerçekliğin kavranması ve yönetilmesiyle ilgilidir. Karar risk derecesi, problem-durumu ile ilgili tarafların/paydaşların çözüm stratejisine bağlı maliyetleri, çıkarları ve değer-bağlılıklarına dair bir orandır (Funtowics & Jerome, 1993: 744). Özellikle, bir problem-durumunun çözümüne ilişkin bilimin (kurumsallığı ile) fiilen kullanılarak alınacak bir aksiyonun ciddi ve geri dönülemez ‘hasara’ neden olma ihtimali varsa ve herhangi bir zararın meydana gelmeyeceğine dair bilimsel bir mutabakatın -henüz- olmadığı durumlar post-normal olarak adlandırılmaktadır.

Post-normal durum(lar)da karşımıza çıkan ilk risk, bilgiye dayalı eylem kararlarında açığa çıkar. Bu süreç(ler)de, yanlış pozitif (false positive) ve yanlış negatif (false negative) hataları ciddi sonuçlar verir. “Yanlış pozitif”, bilimsel bir hipotezin yanlış olmasına rağmen doğru olarak kabul edildiği ve bunun üzerine eylem geliştirildiği durumları, “yanlış negatif” ise bilimsel bir hipotezin doğru olmasına rağmen yanlış kabul edildiği ve bunun üzerine eylem geliştirildiği durumları ifade etmektedir. Belirtilmelidir ki, temel fizik gibi alanlarda her iki durum da toplumsal çıktı vermezken, örneğin tıp, farmakoloji, genetik mühendisliği, toksikoloji, çevrebilim vb. alanlarda ciddi kamusal riskler açığa çıkarmaktadır (bkz. Irzık & Kurtulmuş (2019)).

Bu göreli durum, post-normal bilimin bağlamsallığını göstermektedir. Bu gibi durumlarda, “bilim, politika konularına uygulandığında politika önerileri için kesinlik sağlayamaz ve herhangi bir karar sürecindeki çelişkili değerler, problem çözme işinde bile göz ardı edilemez” hale gelir (Funtowics & Jerome, 1993: 744). Bu da özellikle sosyal bilimlerin -en azından kuruluş- hedefini zora sokar: “Tüm istikrarlı süreçleri öngöreceğiz; tüm istikrarsız süreçleri kontrol edeceğiz”.

Ancak bilimin ayırt edici özelliklerinden biri ve hatta en önemlisi olarak öne çıkarılan epistemik çeşitlilik içerisinde standardize edilmiş yöntemlerle mutabakata varma becerisi bu riski ortadan kaldırmaz mı? Yakın zamanda Türkçeye çevrilen, Bilime Neden Güvenmeliyiz? (Bilime Neden Güvenelim ki? daha doğru bir çeviri olabilir) çalışmasında, Naomi Oresken bilimsel bilginin ve onu üreten bilimin güvenilirliğini şunlara bağlar: (1) Mutabakat, (2) Yöntem, (3) Kanıt, (4) Değerler ve (5) -Epistemolojik- Alçakgönüllülük. Ona göre eğitimli uzman bilim insanları özellikle de çeşitli topluluklara mensup olan homojen olmayan topluluklardan oluşuyorlarsa, hemfikir oldukları iddialar bilimsel olgulardır ve uzmanların mutabakata vardıkları hususlarda onlara güven duymalıyız. Çünkü bu toplulukların kendi muhalefetini de içinde barındırdığını ve yine muhalefetin de son derece bilinçli olduğu iddia edilir (Oreskes, 2023: 132).

Ana hatlarıyla bu tespitler doğru olsa da, tam da post-normal durum(lar)da, “etkileşimli diyalog” bilim içi ve uzmanlar arası bir yöntem ve iletişim formu olmaktan öteye geçer ve kamusal zemin(ler)de her katılımcı (ve hatta izleyici) aktörün kendi zihninde farklı birer bilim kavrayışıyla oturup, aynı kelimeleri kullanarak anlaşmaya çalıştıkları bir ‘post-normal’ müzakere masası açığa çıkar. Bu durum, Shelia Jasanoff’un (1990) bilimsel bir danışma topluluğunun oluşturulması yoluyla bilimin meşrulaştırma rolünün kurumsallaştırılmasını ifade eden “düzenleyici bilim” (regulatory science) kavramsallaştırması ile de kesişmektedir (Jasanoff öncesinde bu kavramsallaştırmayı “bilim-ötesi” (trans-science) ile ilişkili olarak kullanan Alvin Weinberg’dir). Düzenleyici bilimin amacı, politika geliştirme görevini ilerleten teknikler, süreçler ve ürünler üretmektir. Bu tür bilim (daha doğrusu bilimin bu bağlamı) üç farklı bilimsel faaliyetin toplamı olarak görülebilir: (1) bilgi üretimi, (2) mevcut bilginin sentezlenmesi [değerlendirme, tarama, meta-analiz] ve (3) öngörü [olağan bilimin kanıt-öngörü bağıntısından daha zayıf bir bağıntıyla belirsizliği kontrol etmeye çalışan bir öngörü]. Bu tür bilim, bağlamı ve kısmen de içeriği ile olağan bilimden ayrılmaktadır (Jasanoff, 1990: 77). Bu ayrılma, post-modern veya post-hakikatten bağımsız olarak bilimin kendisine aittir.

Şekil 1: Problem çözüm stratejileri (Funtowics & Jerome, 1993: 745).

Hanımlar, Beyler, Biz Burada Bilimsel Bir Meseleyi Değil, Bilimi Tartışıyoruz!

Bu alt başlıktaki ifadeyi veya benzerini hiç duydunuz mu? Konvansiyonel medyada “profesör” titriyle “sağlık bilgileri paylaşan” popstar hekimlerin söylemlerinden sosyal medyada ‘gerçekleri ifşa eden’ hesaplara değin her yerde görmeniz olası. Ancak, daha ciddi durumlarda, ‘belirsizlik’in açığa çıkardığı kısa vadeli tehditler, özellikle bunlar post-normal durumlarda yoğun olarak hissedildiğinde ve bilimsel belirsizlik ya da kısa vadeli ‘kesin’ çözümlerin yokluğunda, ilgili problem(ler)in tartışılmasını eşzamanlı olarak ‘bilim’in tartışılmasına (günümüzde post-hakikat koşullarında olmak üzere) dönüştürmektedir. Bu, Karl Mannheim’ın sadece mantıksal analiz ile anlaşılmasını mümkün görmediği, “nesnelere ve koşullara ilişkin kavramların doğrudan ve kesiksizce oluşturulup geliştirilme olasılığının artık birbirine uyuşmaz tanımlamalar karşısında çökmesi”yle görünür olan, “ihtilafın mutabakattan daha fazla göze çarptığı” ve “günlük deneyimlerinin kıstaslarını ‘akademik’ tartışma düzeyine yükselten bir düşünce tekniğinin ve epistemolojinin meşrulaştırılması” gibi çıktılar veren bir durumdur. Geniş adlandırmasıyla da “eskiden az ya da çok birbirinden tecrit edilmiş biçimde yaşayan yaşamsal çevrelerin (her biri kendini ve kendi düşünsel dünyasını mutlaklaştırarak) birbiriyle artık şu ya da bu şekilde çatıştıkları” bir “dengeler çağı”dır (Mannheim, 2009: 30, 32, 258).

Epistemolojik zeminde karar vermeye yönelik olarak bilimin geliştirmiş olduğu biçimsel yöntemler, kurallar ve bunlarla belirlenen ‘nitelikli kanıt’ statüsü geniş bir katılım yelpazesinde tartışma konusu haline getirildiğinde, tartışılan şey, herhangi bir kanıtın gücü ve/veya geçerliliği değil, neyin ‘kanıt’ olarak kabul edileceği üzerinedir. Bu olduğunda, ‘dengeler çağı’nın dengesi bozulur ve Bourdieu’nun ifadeleri (2021: 53, 147) edimselleşir: “Epistemolojik meselelerin büyük çoğunluğu aynı zamanda siyasal meselelerdir” ve “toplumsal dünya hakkındaki hakikat, ister istemez rakip toplumsal gruplar arasındaki mücadelenin konusudur.” Bu mücadele anı ve alanında, post-normal bilim, post-modern tartışma ve post-hakikat bir araya gelmektedir. Diğer taraftan ve eş zamanlı olarak mesele halen epistemolojiktir; zira her tür “bilim eleştirisi” için geçerli olmak üzere eleştirenler, “nihai bir maske düşürme hedefinden vazgeçmek istemiyorlar ve eleştirilerini sürdürmek istiyorlarsa, tüm makul standartların yozlaşmasına ilişkin açıklamaları için en az bir standardı korumaları gerekir” (Habermas&Levin 1982: 28). O standart ve onu koruma kaygısı git gide belirsizleşmektedir.

Kaynaklar

Acemoğlu, D. & Johnson, S. (2023). İktidar ve Teknoloji -Bin Yıllık Mücadele-, Çev. Cem Duran. İstanbul: Doğan Kitap.

Anlı, Ö. F. (2020). “Post-Normal Zamanlarda Bilim Teorisi – Bilim Kavrayışı İlişkisi”, Felsefe Dünyası, s.71. ss.46-78.

Asghari, M. & Haack, S. (2020). “From Analytic Philosophy to an Ampler and More Flexible Pragmatism: Muhammed Asghari talks with Susan Haack”, The Quarterly Journal of Philosophical Investigations, Vol. 14, Issue 32.

Bourdieu. P. (2021), Genel Sosyoloji College de France Dersleri (1981-1983). Çev. Zuhal Emirosmanoğlu. İstanbul: İletişim Yayınları.

Funtowicz, S. O. & Ravetz, J. R. (1993).  “Science For a Post-normal Age”, Futures, 25.

Habermas J.; Levin, T. Y. (1982). “The entwinement of myth and enlightenment: Re-reading dialectic of Enlightenment”, New German Critique, 26.

Haerpfer, C., Inglehart, R., Moreno, A., Welzel, C., Kizilova, K., Diez-Medrano J., M. Lagos, P. Norris, E. Ponarin & B. Puranen et al. (eds.) (2020). World Values Survey: Round Seven – Country- Pooled Datafile. Madrid, Spain & Vienna, Austria: JD Systems Institute & WVSA Secretariat. (doi:10.14281/18241.13).

Irzık G. & Kurtulmuş F. (2019). “What Is Epistemic Public Trust in Science?” British Journal for the Philosophy of Science, 70 (4).

Jasanoff, S. (1990). The Fifth Branch: Science Advisors as Policy Makers, Cambridge, MA.: Harvard University Press,

Mannheim, K. (2009). İdeoloji ve Ütopya. Çev. Mehmet Okyayuz, De ki Basım Yayım: Ankara.

Oreskes, N. (2023). Bilime Neden Güvenmeliyiz?, çev. Utku Umut Bulsun ve Taner Gezer, İstanbul: Optimist Yayınları.

Platon (2020). “Menon”, Diyaloglar. çev. Adnan Cemgil. On altıncı Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi.

 

Editör: Bekir Demir
Redaktör: Baran Sever