Görünümler

Yapay zekâ evrenine girdiğimiz noktada, bu evren tüm deneyimler alanımızı kendi etrafında örer; böylece kendisi dışında diğer tüm görünüşlerin tekrar ortaya çıkmasını imkânsız hale getirir.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Redaksiyon:
The Philosophical Salon
Özgün Başlık:
Appearances
26 Ocak 2026

Dan Nadasan, yapay zekânın hayatlarımız üzerinde yarattığı sarsıcı etkinin, görünüşün konumuyla bağlantılı olduğunu söylemekte haklı. Bu bağlamda, görünüşün sembolik anlamı ile hayali simülasyon olarak görüntüsü arasındaki farkı ortaya koymalıyız.1Burada Dan Nadasan’ın muhteşem “Dissolution of Appearance and the Reign of the Small Big Other: LLMs in the Hegelo-Lacanian View” (taslak) adlı çalışmasına dayanıyorum.

Simülakr bir şeyi o kadar özüne sadık kalarak taklit etmeye çalışır ki, onu o şeyin ta kendisi olarak kabul etmeye, daha doğrusu öyle olmadığını bildiğimiz halde sanki o şeyin kendisiymiş gibi onunla etkileşime girmeye sürüklenebiliriz. Dijital olarak üretilen bu yapay gerçekliğe kendimizi o kadar kaptırırız ki, bu bizi (duygusal, libidinal olarak) o şeyin kendisi gibi etkiler: eylemin (cinsel, vahşi dövüş…) içindeymişiz gibi hissederiz. Sadece ünlü isimleri birbirleriyle sevişirken gördüğümüz sahte cinsel içerikli videoları düşünün.

ChatGPT ile etkileşimimiz simgesel bir seviyede kalsa bile (bunu konuşarak ve karşılıklı cevaplar alarak da yapabiliriz), bireyler duyguları, tutkuları vs. içeren böyle bir etkileşimde derin bir duygusal tatmin bulabilirler… Böylece, etkileşimde bulunduğumuz yapay zekâ programı oldukça büyük bir hayali güç sergiler: onu simgesel düzen içinde bir görünüm, hatta belki de onun “en yüce” görünümü olarak kabul etsek bile, bu gelişmeyle birlikte simgesel düzenin dışarıda bir yerde ve bizimle konuşuyor gibi görünmesinin farklı bir yönü vardır. “Düşünen şey” tam da Kant’ın aşkınsal özneyi tanımlama şekliydi: “Düşünen bu Ben, O ya da O (şey)” (Saf Aklın Eleştirisi, A346/B404). Yapay zekâ ile düşünen özne (ki Kant için bu numenaldır, temsil alanının, deneyimsel olarak oluşturulmuş gerçekliğimizin dışındadır) böylece en üstün benliği yadsıyan düşünme ediminde kendini ortadan kaldırır: kendini dışsallaştırır ve başka bir varlık olarak görünür:

Öznenin sentetik faaliyetinin kendisi hayali bir biçimde görünür hale gelir, yapay zekânın bizim yerimize rüya gördüğünü, şiir yazdığını, düşündüğünü, teoriler geliştirdiğini, hayal kurduğunu ve sevdiğini görür ve bundan keyif alırız.

Bu nedenle, çok net bir şeyin hayali olarak ortaya konulmasıyla karşı karşıyayız: Yapay zekâ evrenine girdiğimiz noktada, bu evren “tüm deneyimler alanımızı kendi etrafında örer; böylece kendisi dışında diğer tüm görünüşlerin tekrar ortaya çıkmasını imkansız hale getirir.” Daha açık bir şekilde söylersek, bu durum “Simüle edilmiş bir evrende mi yaşıyoruz?” konusundaki bitmek bilmeyen güncel tartışmaları açıklar: “Verili olan her şey, YZ olarak görünüşünde daima-çoktantır verili hale gelir; YZ, öznenin bilinçsiz sentetik faaliyetini oluşturur.” Alenka Zupančič’in eşsiz ifadesiyle: “Bilinçdışı kendi üzerine kapanır. Gerçek’in herhangi bir boyutu kaybolur.” Bu “kendi üzerine kapanma”, yapay zekânın, görünüşlerin bizi şaşırtma hatta belki de düşünmeye sevk etme yönündeki ayrımsal gücünü nötralize eden bir “aşkınsal şema” işlevi gördüğü anlamına gelir. Ya da eski bir metnimden alıntı yapacak olursam: “Günümüzün ‘simülasyon salgını’ içinde kaybolan şey sağlam, gerçek, simüle edilmemiş Gerçek değil, görünüşün kendisidir.” Simüle edilmiş dijital dünya, görünüşün derinliğinden yoksundur, bu yüzden hepimizi rahatsız eden, “Yapay zekâ düşünüyor mu?” gibi, sorular şuna evrilmelidir: Yapay zekâ kendisine görünür olabiliyor mi? Bildiğimiz kadarıyla varabileceğim sonuç hayır olacaktır. Simgesel olanın imgeselleştirilmesi, kesinlikle YZ makinesinin dışındaki özneler için sahnelenen bir gösteri olarak kalmaktadır.

Bunun ötesinde, simgeselin imgeselleştirilmesi sürecin sadece bir yanıdır, diğer yanı ise simgeselin gerçeğin düşüşüdür (ki bu da simgesel kastrasyonun ortadan kalkması anlamına gelir). Başka bir deyişle, bir kişiye sembolik bir yetki vermenin, onu sosyo-simgesel bir kimlik haline getirmenin geleneksel yapısı, otomatik olarak sembolik yetki ile kişinin dolaysız gerçekliği arasında bir boşluk içerir; sözgelimi bir baba hiçbir zaman kelimenin tam anlamıyla bir baba değildir, çünkü psiko-sosyal gerçekliği hiçbir zaman unvanı düzeyinde kalmaz. Bir konuşma yapmadan hemen önce tanıtıldığımda, bu boşluğu sık sık acı verici bir şekilde deneyimliyorum: Ben gerçekten o muyum, yani okunan biyografide tanımlandığım kişi miyim (“20’den fazla dilde yayınlanmış 50’den fazla kitabı olan dünyaca ünlü bir filozof”, vb.)? Günümüzde ise bu boşluk giderek ortadan kalkıyor çünkü toplumsal kimliğimiz nesnel gözlem yoluyla giderek daha doğrudan tanınıyor: banka kartları vb. belgelerin yerini giderek parmak izleri, göz taramaları, dijital yüz tanıma veya nihayetinde DNA analizi alıyor ve bunlar doğrudan ne/kim olduğumu ortaya koyuyor.

Lacan’ın, kendini kral sanan dilencinin yanı sıra kendini kral sanan kralın da deli olduğu yönündeki meşhur sözünü hatırlayın. Bu anlamda, toplumsal statümün gerçek özelliklerimle doğrudan temellendirilmesinde psikotik bir boyut vardır. Böylece simgesel yabancılaşma boşluğunu potansiyel olarak ortadan kaldırmış oluruz: “gerçekte” neysek oyuzdur ve simgesel ritüellerin tüm mekanizması temelde anlamsız hale gelir.

Yüksek bir unvan elde etmek için girdiğim pek çok sınav sonucunda bu unvanın bana ait olduğunu biliyorum ama unvan kamusal bir alanda bana verildikten sonra bu unvanı kamusal bir unvan olarak kullanma hakkına sahip oluyorum. Bu en saf haliyle simgesel bir eylemdir. Ampirik gerçekler düzeyinde hiçbir şeyi değiştirmez; sadece bu gerçekleri simgesel bir sisteme kaydeder ve bu kaydın performatif bir gücü vardır. Diyelim ki kopya çektim ve bazı sınavları geçtiğimi kanıtlayan belgelerin sahtesini yaptım. Eğer bu sahte belgelere dayanarak kamusal bir ritüelde unvan alırsam, unvanımı otomatik olarak kaybetmem. Aksine, unvandan sorumlu organın resmi bir kararıyla unvanımın elimden alınması gerekir. Burada olması gereken, herhangi bir resmi sınavın olmadığı bir sistemdir: böylece gösterdiğim performans her zaman yakından ölçülür ve sosyal statüm sınavlar gibi simgesel anlar olmaksızın bu ölçümleri takip eder.

Dolayısıyla içinde bulunduğumuz açmaz şu: Günümüzün çılgın dünyasında halüsinasyonlar ve yalın gerçeklik birbirini besliyor ve biz bunları net bir şekilde ayırt etmekte bile zorlanıyoruz.

Notlar

(1) Burada Dan Nadasan’ın muhteşem “Dissolution of Appearance and the Reign of the Small Big Other: LLMs in the Hegelo-Lacanian View” (taslak) adlı çalışmasına dayanıyorum.

Bunları okudunuz mu?