Bilimsel Araştırmada Aptallığın Önemi

Önemli bir araştırma yapmak gerçekten zor ve disiplinel, kurumsal veya ulusal politikaları değiştirmek bu içsel zorluğu azaltmayı başaramaz. Bunu zorlu kılan şey ise belirsizliğin içine dalmak. Bilim bizi mutlak aptallıkla yüzleştirir.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Redaksiyon:
Journal of Cell Science
Özgün Başlık:
The Importance of Stupidity in Scientific Research
1 Haziran 2008

Geçenlerde uzun yıllar sonra eski bir arkadaşıma rastladım. Farklı alanlarda olmamıza rağmen ikimiz de bilim okuyorduk ve aynı dönemde doktora öğrencisiydik. O daha sonra doktorayı bıraktı ve hukuk eğitimi için Harvard’a gitti. Şu anda büyük bir çevre örgütünün kıdemli avukatı. Bir noktada sohbet onun neden doktorayı bıraktığına geldi. Büyük şaşkınlığım eşliğinde, bunun sebebinin onu aptal hissettirmesi olduğunu söyledi. Birkaç yıllık daimi aptal hissetme sürecinden sonra başka şeyler yapmaya hazırdı.

Onu tanıdığım en parlak insanlardan biri olarak düşünüyordum. Sonraki kariyeri de bu görüşümü destekliyordu. Fakat söylediği şey beni rahatsız etmişti. Bunu düşünmeye devam ettim. Ertesi gün bir ara kafama dank etti. Bilim beni de aptal hissettiriyordu. Sadece buna alışmıştım. O kadar alışmıştım ki aktif olarak aptal hissettirecek deneyimler arıyordum. Bu his olmadan ne yapardım bilmiyorum. Hatta olması gereken de buydu. Biraz açayım.

Neredeyse hepimiz için lise ve üniversitede bilimi sevme nedenlerimizden biri bu konuda iyi olmamızdı. Ancak sebep yalnızca bu olamaz çünkü fiziksel dünyayı anlama büyüsü ve yeni şeyler keşfetmeye yönelik duygusal ihtiyaç da işin içine girer. Ancak lise ve üniversitedeki bilim, derslere girmek; bu derslerde iyi olmak ise testlerde doğru cevapları yapmak demekti. Cevapları biliyorsanız, dersleri geçer ve kendinizi zeki hissedersiniz.

Bir araştırma projesi yürütmek zorunda olduğun doktora ise tamamen farklı bir şeydir. Bu benim için göz korkutan bir görevdi. Önemli keşiflere götürecek soruları nasıl formüle edebilirim? Sonuçları tamamen ikna edecek bir deneyi nasıl tasarlayıp yorumlayabilirim? Zorlukları nasıl öngörebilir ve bunları aşmanın yollarını nasıl bulabilirim? Bu mümkün değilse bu problemler ortaya çıktıklarında bu problemleri nasıl çözebilirim? Benim doktora projem az çok disiplinlerarasıydı. Bir süre sonra ne zaman bir problemle karşılaşsam ihtiyacım olan çeşitli disiplinlerde uzman olan bölümümdeki (öğretim görevlilerini) rahatsız ederdim. Bir gün (iki sene önce Nobel Ödülü kazanan) Henry Taube ona kendi alanından sorduğum bir sorunun cevabını bilmediğini söyledi. Doktorada üçüncü sınıf öğrencisiydim ve Taube’un benden bin kat daha fazla şey bildiğini düşünüyordum. O cevap veremiyorsa kimse veremezdi.

İşte o an kafama dank etti: Cevabı kimse bilmiyordu. Bu, bu yüzden bir araştırma sorusuydu. Ve bu benim araştırma problemimdi, onu çözmek de bana düşüyordu. Bu gerçekle yüzleştiğimde birkaç gün içerisinde problemi çözdüm (gerçekten çok zor değildi, sadece birkaç deneme yapmam gerekmişti). Burada asıl önemli ders, bilmediğim şeylerin kapsamı sadece büyük değildi; pratikte bakıldığında sonsuzdu. Bu farkındalık, cesaret kırıcı olmak yerine özgürleştiriciydi. Cehaletimiz sonsuzsa olası tek yol elimizden gelenin en iyisini yaparak koşullar elverdiğince devam etmektir.

Doktora programlarımızın çoğu zaman öğrencilere iki açıdan kötülük ettiğini belirtmek istiyorum. İlk olarak öğrencilere araştırma yapmanın ne kadar zor olduğu gösterilmiyor. Bu fazla ilgi gerektiren derslerden bile daha zor. Bunu zorlu kılan şey belirsizliğin içine dalmak. Ne yaptığımızı gerçekten bilmiyoruz. İtiraf etmek gerekirse, bilim, araştırma fonları ve üst düzey dergilerde yer kapma mücadelesi yüzünden daha da zor hâle geliyor. Tüm bunların dışında, önemli bir araştırma yapmak gerçekten zor ve disiplinel, kurumsal veya ulusal politikaları değiştirmek bu içsel zorluğu azaltmayı başaramaz.

İkinci olarak, öğrencilerimize üretken aptallığı öğretmede yeterince iyi bir iş çıkaramıyoruz. Bunun anlamı, eğer aptal hissetmiyorsak gerçekten denemiyoruz demektir. Ben sınıftaki diğer öğrencilerin gerçekten materyali okuyup üzerine düşündüğü ve sınavı harika yaptığı ama senin yapamadığın durumdan söz etmiyorum. Ayrıca, yeteneklerine uygun olmayan alanlarda çalışan zeki insanlardan da söz etmiyorum. Bilim bizi mutlak aptallıkla yüzleştirir. Bu tarz bir aptallık bilinmeyene adım atma çabamızın doğasında olan varoluşsal bir gerçektir. Ön yeterlik ve tez sınavları, jüri öğrenciyi yanlış cevaplar vermeye başlayıncaya ya da pes edip “bilmiyorum” deyinceye kadar zorladığında doğru bir iş yapmış olur. Sınavın amacı öğrencinin tüm sorulara doğru yanıt verip vermediğini görmek değildir. Eğer öğrenciler tüm sorulara doğru yanıt veriyorsa sınavdan asıl kalan jüridir. Amaç öğrencinin zayıflıklarını ortaya çıkarmaktır; bunun bir kısmı hangi konularda daha fazla çaba sarf etmeleri gerektiğini görmek içindir, diğer kısmı ise bilgilerini ne kadar ileri taşıyabildiklerini ve bir araştırma projesi yürütmeye hazır olup olmadıklarını anlamak içindir.

Üretken aptallık bilinçli olarak cahil kalmaktır. Önemli sorulara odaklanmak bizi cahil kalmanın o çetin konumuna sokar. Bilimin en güzel yanlarından biri, tökezleyerek ilerlememize, defalarca yanlış yapmamıza ve her seferinde bir şey öğrendiğimiz sürece kendimizi tamamen iyi hissetmemize izin vermesidir. Hiç kuşkusuz bu, doğru yanıt vermeye alışmış öğrenciler için zor olabilir. Hiç kuşkusuz yeterli özgüven ve duygusal dayanıklılık işe yarar; fakat bence bilim eğitimi, şu büyük geçişi kolaylaştırmak için daha fazla destek sunabilir: başkalarının keşfettiklerini öğrenmekten, kendi keşiflerini yapma aşamasına geçmek. Aptal olma konusunda ne kadar rahat olursak bilinmeyene o kadar derinlemesine girebiliriz ve büyük keşifler yapma ihtimalimiz de o kadar artar.

Bunları okudunuz mu?