Siyaset alanında sınıfı anmak bütün sorunların çözümü için yeterli midir? Sınıfın hem analiz düzeyinde hem de politik söylemde görünürlük kazanması, ana akım tarafından bile yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmesi elbette sevindiricidir. Fakat sorun, hem analiz hem de siyasi düzeyde sınıfın tanımladığından çok yarattığı muğlaklıktan kaynaklanır.
Sosyal psikolojiden bir analoji yaparsak, insanların sürekli plan yapıp hayatın akışı içerisinde kontrol hissini sağlamaya çalışması gibi, sınıf da analiz ve siyasi düzeyde kontrol hissini sağlamanın söylemsel bir ifadesine dönüşmeye başladı. Çağdaş sınıf yapısı, sınıfın siyasetle ilişkisi, sınıflar arası ve sınıflar içerisindeki farklılıklar gibi çoklu sorunlar, sınıf demenin analiz ve politik düzeyindeki rahatlatıcı etkisinin gerisinde kaldı.
Sınıf demenin politik hıncının anlaşılır tarafları elbette ki var. 1990’lardan itibaren sınıfın öldüğü tezlerinin dile getirilmesi, sınıfı ağzına alanların küçümsenmesi ve sınıfla bir şeyleri açıklamaya çalışanların çağ dışılıkla suçlanması bunlardan bazıları. Dahası, sınıf yerine kimlikler ve ağ merkezli yaklaşımları kullananların belirli ölçüde siyaset ve akademide ahlaki üstünlük sağladığı ve bunun yarattığı çelişkilerden de söz edilebilir. Ancak sınıfın ‘geri dönüşüyle’ haklı çıkmanın verdiği hınç ve toplum analizinde sınıf demenin verdiği kontrol hissi, sınıfın açıklama ve politik düzeyde altını oyan bir muğlaklığa neden olmaya başladı.
Daha önce vurguladığım1https://medium.com/@yenerciraci/marksizm-ve-s%C4%B1n%C4%B1f-1-ca035dba6dea gibi 2008 sonrası dünyada kapitalizmin yarattığı istikrarsızlıklar ve çelişkiler, ‘el yordamıyla sınıf arayışını’ hızlandırdı. İnsanlar kendi gündelik yaşamındaki deneyimlerinden ve çelişkilerden yola çıkarak sınıfa dair belirli çıkarımlar yapmaya başladı. Bu sınıfsal çelişkiler farklı görünümler aldı: Hamburger tartışmasında olduğu gibi tüketim merkezli ve Bourdieucu, meslekler arasındaki çatışmalarda görüldüğü gibi neo-Durkheimcı, hak ettikleri ile gerçekte sahip oldukları arasındaki boşluktan dolayı göreceli yoksunluk, beşeri sermayelerinin vaat edilenin aksine piyasada iş bulma ve istihdama yetmemesinden dolayı Weberci toplumsal kapalılık ve fırsat istifçiliği. Neredeyse her sınıf analizinin kendinden bir parça ve örnek bulabileceği, argümanlarını kanıtlayabileceği örnekler ortaya çıktı. Peki ya Marksizm?
Bahsedilen sınıf analizlerinden farklı olarak Marksizm, sınıfları sadece açıklamakla kalmaz, ayrıca bir özgürleşme teorisi sunar. Bana göre bu özgürleşme teorisinin güncel en önemli tartışma başlıklarından birini sınıf oluşum sorunu oluşturuyor. Çağdaş dünyada sınıfların yapısal analizi kadar, hatta kimi zaman ondan daha çok, politik bir varlık olarak sınıf sorunundan konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Bu anlamda Dylan Riley’nin ‘birincil ilkeler’2https://newleftreview.org/sidecar/posts/first-principles tartışmasındaki bazı argümanları burada gözden geçirebiliriz. Riley’e göre 2008 sonrasında işçi sınıfı hareketleri geri dönmüştür ancak küresel kapitalizmin kozmopolit elitlerine ve küresel piyasalara karşı çoğu ulus devletlerin savunusunda mobilize olmaktadır. Artık devlet başkanlarının kendileri bile küreselleşmeyi, neoliberalizmi ve bunun yarattığı sorunları en üst düzeyden eleştirmektedir. Fakat bu noktada solun bir açmazı ortaya çıkar çünkü bu eğilim, enternasyonalizm ilkesinin altını oyma tehlikesini de barındırır. Sınıfın politik bir varlık olarak oluşumunda enternasyonalizm ilkesi, önemli bir sorun olarak kendi gösterir. Riley’e göre ikinci sorun, kimlik siyaseti olarak adlandırılan sosyal ve kültürel çıkarların ekonomik çıkarlar anlatısıyla karşı karşıya getirilmesidir. Sınıfı politik bir varlık olarak düşünmede ikinci prensip burada şekillenir. Bugün sınıf çıkarından ne anlıyoruz? Ya da ekonomik çıkar ile sınıf çıkarı özdeş midir?
Çağdaş dünyada sınıf geri dönmüştür dönmesine ancak bu yönelim işçi sınıfının haklarını ve ülkenin çıkarlarını korumayı söylemsel düzeyde pekiştiren ama günün sonunda ulus devletleri yerleşik tek siyasi aktör haline getirmeye çalışan yeni bir politik mobilizasyon yaratmaya başlamıştır. Yakın zamanın toplumsal hareketleri ve isyanlarının etkisi, giderek siyasi ve ekonomik elitlerin baskın politik aktör olduğu bu yeni konjonktürde yok olmaya başladı. Aşağıdan tüm hareketlerin politik ve kültürel etkisi, ana akım siyasi söylemlerin altında ezilmeye başladı. Günün sonunda ise siyasi ve ekonomik elitler kendi çıkarlarını söylemsel düzeyde korumacılığın içerisine yedirmeye ve pratikte ulus devletin tahakküm gücünü kitle desteğiyle genişletme hedefi taşıyan yeni stratejiler geliştirmeye başladı.
Muğlak bir sınıf söylemi, rövanş ve hınç pratiğinden kurtulmadıkça uzun vadeli planları olanaksız hale getirmektedir. Çünkü reaksiyoner bir niteliğe sahiptir. Bu söylem, ne yazık ki yeni gerçekliği ve çelişkileri analitik düzeyde anlamanın ve siyasi bir hedef koymanın çok gerisindedir. Sınıf söylemi, ana motivasyonunu kendisinden önceki hâkim paradigmaların, örneğin kimlik hareketleri vs. gibi ‘açmazlarını’ göstermeye odaklanmıştır. Ancak bunu içerik olarak değil, yani bu sorunların kaynağını analitik ve siyasi düzeyde inceleyerek değil, biçimsel olana, bu sorunları kullanarak 1980’lerden itibaren kendi anti-Marksist ajandasına inşa eden teorilere yöneltmektedir. Ancak anti-Marksist teoriler sınıfı kullanmadığı, görmezden geldiği gerekçesiyle itibarsızlaştırılırken, bu teorilerin dayandığı sorunlar da boşlukta kalmaktadır.
Marksizm içerisinde polemiğin güçlü bir yönü olduğu ve dolayısıyla bunu yapmanın gerekli olduğu eleştirisi gelebilir. Ancak klasik örneklerinden itibaren Marksizmdeki polemiklerin büyük çoğunluğu, sorunların analitik ve siyasi düzeyde nasıl çözülebileceğine odaklanmıştır. Bu nedenle enternasyonalizm, ekonomik çıkarlar ve sınıfın ortak çıkarları üzerine düşünmek, küresel elitler ve piyasalar karşısında sınıfın reaksiyoner yöneliminin açmazları üzerine daha fazla konuşmak gerekiyor. Her ne kadar ilk bakışta sınıf demek sorunların çözümü için bir maymuncuk işlevi görüyor gibi görünse de bu sözcüğü kullanmak giderek rahatlamanın, hınç ve rövanşın bir biçimine dönüşmeye, çağdaş sorunların çözümünü analitik ve siyasi düzeyde belirsiz bırakmaya başlamıştır.



