Klasik sosyolojik teorinin odağında kapitalizmin analizi ve eleştirisi yer alır. Ancak son 30 yılda internetin mümkün kıldığı yeni iletişim teknolojilerinin ortaya çıkmasıyla kapitalist toplum ve kültürün temellerini yeniden değerlendiren kapsamlı bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu literatürde kapitalizm; diğer şeylerin yanında, ‘platform kapitalizmi’,1Srnicek, N. (2016). Platform Capitalism. Oxford: Blackwell. ‘yoğun kapitalizm’,2Lash, S. (2010). Intensive Culture. London: Sage. ‘bilgisayarlı kapitalizm’,3Gane, N. (2003). Computerized capitalism: The media theory of Jean-François Lyotard. Information, Communication and Society 6(3): 430–450. ‘ağ tabanlı kapitalizm’,4Castells, M. (1996). Rise of the Network Society. Oxford: Blackwell. ‘dijital kapitalizm’,5Schiller, D. (1999). Digital Capitalism. Cambridge: MIT. ‘epistemik kapitalizm’,6Thrift, N. (2005). Knowing Capitalism. London: Sage. ‘rantiyeci kapitalizm’7Christophers, B. (2020). Rentier Capitalism: Who Owns the Economy and Who Pays For It? London: Verso. ve ‘sıralayıcı kapitalizm’8Fourcade, M. ve Healy, K. (2024). Ordinal Society. Cambridge: Harvard University Press. gibi çeşitli biçimlerde kavramsallaştırılmıştır. Yanis Varoufakis ise, küresel finans krizinin ardından yazılan bir eserde, farklı bir bakış açısı sunuyor: Kapitalizm öldü ve onu öldüren sermayenin kendisiydi.9Varoufakis, Y. (2023). Technofeudalism: What Killed Capitalism? London: Bodley Head, s. xii. Varoufakis, kapitalizmin yerini, “bulut sermayenin” dijital ticaret platformlarından rant biçiminde çekilmesi yoluyla işleyen yeni bir “teknofeodal” düzenin aldığını öne sürmektedir. Başlıca örneği Amazon olan bu yeni platformların, kapitalist toplumun iki temel özelliğini, yani piyasa ve kârı ortadan kaldırmaları sebebiyle feodal bir yapıya sahip olduklarını iddia eden Varoufakis, bu platformların iktidarlarını, derebeylikler (fiefdoms) gibi, kurdukları dijital tahakküm alanları üzerinden uyguladıklarını belirtiyor.
Bu argümanlar ışığında, bu makalenin amacı iki yönlüdür. Öncelikle teknofeodalizm teorisi değerlendirilecek; ardından bu yaklaşıma yanıt olarak, kapitalizmin feodalizmin yeniden dirilişiyle yer değiştirmediği, aksine giderek ulus-devletlerin ve sosyal demokrasinin müdahale kapasitesinin dışında kalan yeni biçimlere büründüğü savunulacaktır. İkinci olarak, Varoufakis’in bu duruma karşı önerdiği “liberter Marksist” alternatife eleştirel bir yaklaşım getirilecektir. Bu yaklaşım, devletin düzenleyici gücünü dışlamasına rağmen teknofeodalizmin artık piyasa ve kâr temelli işlemediğini ileri sürerken, bununla çelişkili olarak, büyük şirketlerin piyasa içindeki konumuna zarar vermek amacıyla tüketici odaklı siyasal eylemleri savunur.
Teknofeodalizm (mi?)
Birçok akademisyen için, Varoufakis’in son çalışmasında sunduğu ana argüman oldukça tanıdıktır. Örneğin, Teknofeodalizm adlı eserinde Varoufakis, 20. yüzyıl boyunca kapitalizmin giderek daha fazla deneyim temelli bir yapıya büründüğünü, fiziksel malların üretiminin zamanla “arzunun ustaca imalatı” ile şekillendiğini ve kısmen onun yerini aldığını gözlemler.10Varoufakis, Technofeudalism, s. 25. Bretton Woods sisteminin çöküşünü, ABD’nin bir güç gaspıyla takip ettiğini ve bu süreçte yeni bilgisayar tabanlı teknolojiler sayesinde finansallaşmanın mümkün hale geldiğini belirtir.11Varoufakis, Technofeudalism, s. 51. Varoufakis’e göre finans kapitalizmi, karmaşık ürünler ve araçlar kullanır ve bir tür saadet zinciri olarak görülebilir.12Varoufakis, Technofeudalism, s. 41. Finansallaşmanın ardından, “şirketler ve hükümetler derin biçimde iç içe geçmiştir”.13Varoufakis, Technofeudalism, s. 32. 2008 finansal krizinden sonra ise “ne yaptığını bilmeyen siyasetçiler”, “kendi kendini sabote eden kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmak için kuruş hesabı yaptıkları metaforlar” kullanmıştır.14Varoufakis, Technofeudalism, s. 17. Son olarak Varoufakis, merkez bankalarının müdahalelerinin, zenginlerin ve özellikle “Büyük Teknoloji” şirketlerinin ardı ardına yaşanan krizlerden kâr elde etmesini mümkün kıldığını savunur.15Varoufakis, Technofeudalism, s. 93-94.
Bu gelişmeler, sosyal bilimler literatürünün birçok farklı alanında defalarca ele alınmıştır. Ancak Varoufakis’in çalışmasını özgün kılan, bu gelişmelerin mümkün kıldığı kapitalizm-sonrası düzeni -kendi ifadesiyle teknofeodalizm- kavramsallaştırma biçimidir. Ona göre artık “insanlık, yalnızca teknolojik olarak gelişmiş bir feodalizm biçimi olarak tanımlayabildiği bir yapı tarafından ele geçirilmektedir”.16Varoufakis, Technofeudalism, s. 24. Varoufakis’e göre bu dönüşüm, insanların tüketim arzusunu beslemek üzere programlanan internet tabanlı teknolojileri gündelik yaşamlarında gönüllü biçimde kullanan bireylerin katılımıyla gerçekleşmiştir. İşte bu, teknofeodalizmin yeni dünyasıdır: bulut sermayenin çıkarılmasına dayanan bir düzen. Varoufakis bu düzeni, “muazzam bir üretim ve davranış-dönüştürme makinesi” olarak tanımlar; bu makine “harikulade aygıtlar üretir ve bu aygıtların sahiplerine, onlara sahip olmayanları yönlendirme gücü verir.”17Varoufakis, Technofeudalism, s. 89-90.
Varoufakis, bu yeni çağın “internet ortak alanlarının destansı şekilde yağmalanması” ile başladığını, bu sürecin ise “siyasetçiler tarafından mümkün kılındığını” belirtir.18Varoufakis, Technofeudalism, s. 67-68. Bunun sonucunda ise ‘yeni kuşatmalar’ (new enclosures) ortaya çıkmıştır. Bu yeni dijital kuşatmalar, artık “yalnızca insanlara özgü davranışları sergileyebilecek” denli gelişmiş algoritmalar tarafından yönetilmektedir.19Varoufakis, Technofeudalism, s. 75. Bu teknolojik ve siyasal devrim, aşamalar hâlinde gerçekleşmiştir. İlk olarak, eylemlerinin sonuçlarına göre hedeflerini uyarlayabilen basit algoritmalardan daha gelişkin algoritmalara geçiş olmuştur. İkinci aşamada, yapay sinir ağları geliştirilmiştir. Üçüncü olarak, pekiştirmeli öğrenme kapasitesine sahip algoritmaların yaygın biçimde devreye girmesiyle dönüşüm tamamlanmıştır.20Varoufakis, Technofeudalism, s. 76. Varoufakis’e göre bu teknolojik ilerlemeler, büyük teknoloji şirketlerinin piyasalar üzerinde öyle bir denetim kurmasına yol açmıştır ki, artık bu piyasalar klasik anlamda varlığını sürdürememektedir. Bu şirketler, sahip oldukları sanal alanlar üzerinden tekelci konumlarını kullanarak rant elde etmekte ve Ortaçağdaki derebeylikler gibi işlemektedir. Bu durumu şöyle açıklıyor:21Varoufakis, Technofeudalism, s. xiii.
Piyasa -kapitalizmin temel aracı- yerini, piyasa gibi görünen ama aslında piyasa olmayan dijital ticaret platformlarına bırakmıştır. Bu platformlar, piyasa olarak değil, derebeylikler olarak görülmelidir. Kapitalizmin itici gücü olan kâr ise, onun feodal selefi olan rant ile yer değiştirmiştir. Bu rant, özellikle bu platformlara ve daha genel anlamda bulut altyapısına erişim için ödenmek zorunda olunan bir ranttır. Ben buna bulut rantı (cloud rent) diyorum.
Varoufakis’e göre bu durum, kapitalizmin bugün işçilerin ücretli emeğinden artık değer çıkarmadığı anlamına gelmez; ancak “geleneksel sermayenin sahipleri, eskiden olduğu gibi kontrolü elinde tutmamaktadırlar.” Bunun yerine, “bulut sermayenin sahiplerinden” oluşan yeni bir feodal derebey sınıfına bağımlı hâle gelmiş, adeta onların vasalı (bağımlı soylusu) olmuşlardır. Bu tür bir sermayeye sahip olmayan bizler için tablo daha karanlıktır: “Eski statümüz olan serfliğe geri döndük; yalnızca ücretli emekle değil, aynı zamanda karşılıksız emekle de —fırsat bulduğumuzda ücretli çalışmanın yanı sıra— yeni egemen sınıfın servetine ve gücüne katkıda bulunuyoruz.”22Varoufakis, Technofeudalism, s. xiii
Varoufakis argümanını iki örnekle somutlaştırır: “ilk bulut derebeyliğinin verimli toprağı” olarak tanımladığı Apple mağazası23Varoufakis, Technofeudalism, s. 125. ve Amazon. Varoufakis, Amazon’un işleyişinin şu şekilde olduğunu belirtiyor: “Feodalizmde, hükümdar, vasal adı verilen astlarına sözde tımarlar verirdi… Jeff’in amazon.com’daki satıcılarla ilişkisi pek farklı değil. Onlara bir ücret karşılığında bulut tabanlı dijital tımarlar veriyor ve ardından algoritma şerifine de denetleme ve tahsilat yapma işini bırakıyor.”24Varoufakis, Technofeudalism, s. 87-88. Varoufakis’in feodalizm modeli, “ekonomik yaşamda hiçbir ekonomik seçimin olmadığı”, “ne toprak ne de emek gücünün bir meta olduğu” 12. yüzyıl Avrupası’ndan gelmektedir.25Varoufakis, Technofeudalism, s. 19. Ona göre, feodalizmden kapitalizme geçiş “komuta etme gücünün toprak sahiplerinden sermaye malı sahiplerine kaymasıyla” gerçekleşmiştir.26Varoufakis, Technofeudalism, s. 61. Teknofeodalizmin ortaya çıkmasıyla da büyük ölçüde tersine dönmüştür. Zira artık değer, ücretli emekten elde edilen kârdan ziyade sanal topraklardan elde edilen ranttan geliyor; “bulut işçileri” (cloud proles), yeni “feodal efendiler” için çoğunlukla ücretsiz olarak emek ve kişisel veri sağlayarak bulut sermayesi yaratıyor.27Bkz. Varoufakis, Technofeudalism, s. 171. Önemli bir pasajda Varoufakis şöyle yazıyor:28Varoufakis, Technofeudalism, s. 121-122.
Rant, verimli toprak veya fosil yakıtlar içeren arazi gibi sabit arzlı şeylere ayrıcalıklı erişimden kaynaklanır; bu kaynaklara ne kadar para yatırırsanız yatırın, daha fazlasını üretemezsiniz. Bunun aksine, kâr, Edison’un ampulü veya Job’ın iPhone’u gibi, aksi takdirde var olmayacak şeylere yatırım yapan girişimcilerin ceplerine akıyor… Kapitalizm, kârın rantı aşmasıyla egemen hâle geldi —bu tarihsel zafer, üretken emeğin ve mülkiyet haklarının sırasıyla emek ve hisse senedi piyasaları aracılığıyla alınıp satılabilen birer metaya dönüşmesiyle eşzamanlı gerçekleşmiştir.
Eğer feodalizmden kapitalizme geçiş, “rantın kâr tarafından gasp edilmesine”29Varoufakis, Technofeudalism, s. 132. dayanıyorsa, kapitalizmden teknofeodalizme geçiş bunun tersine dayanmaktadır —ancak bu kez rant, yalnızca fiziksel topraklardan değil, çevrimiçi alanlardan da çekilerek elde edilmektedir.
Varoufakis, bu düzlemde, “toplumumuzda gerçekleşmekte olan büyük dönüşümü… rantın kâr üzerindeki zaferini” gözden kaçırdıklarını söyleyerek hiper-kapitalizm, platform kapitalizmi, rantiyeci kapitalizm gibi terimleri reddeder.30Varoufakis, Technofeudalism, s. 118. Varoufakis’e göre 2008 küresel finans krizi bir dönüm noktasıdır; çünkü niceliksel genişleme gibi devlet müdahaleleri, yeni türden bulut sermayeyi finanse etmiş ve böylece tüketicileri, “egemen öznelikten çıkarıp, piyasaların, devletlerin ve hatta belki de kendi yaratıcılarının dahi etkin denetimi dışında kalan algoritmaların oyuncağı” hâline getirmiştir.31Varoufakis, Technofeudalism, s. 112. Böylece, “yeni bir egemen sınıf” ortaya çıkmıştır;32Varoufakis, Technofeudalism, s. 114. bu sınıf, kârdan çok, “piyasa üzerinde tam bir tahakküm kurma fırsatını ele geçirme” motivasyonuyla hareket ediyordu.33Varoufakis, Technofeudalism, s. 107. Bu iktidar gaspı, COVID-19 pandemisi boyunca tekrar etti: Nisan’dan Temmuz 2020’ye kadar milyarderlerin serveti %27,5 oranında arttı.34Bkz. Varoufakis, Technofeudalism, s. 136. Varoufakis’in bu krize devletlerin verdiği yanıt hakkındaki görüşü son derece olumsuzdur: “Merkez bankası parasıyla finanse edilen ve özel sermaye ile güçlendirilen bu bulutçular (cloudalists), küresel ölçekte kendi bulut derebeyliklerini (cloud fiefs) yayarak hem vasal kapitalistlerden hem de bulut serflerinden devasa bulut rantları çekmeye devam ettiler.”35Varoufakis, Technofeudalism, s. 126 Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük (1982) adlı eserinde, “Yalnızca, fiili ya da hissedilen, reel bir değişim bir kriz yaratır” demişti.36Friedman, M. (1982). Capitalism and Freedom. Chicago: Chicago University Press, s. xiv. [Türkçe çevirisi: Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük, çev. Nilgün Himmetoğlu ve Doğan Erberk, Ankara: Serbest Kitaplar, 2021. -ed.n.] Varoufakis’e göre de durum aynıdır: 2008 finansal krizi ve COVID pandemisi, dünyayı onun ifadesiyle “çok daha çirkin bir toplumsal gerçekliğe” sürükleyerek her şeyi geri dönülmez biçimde kötüleştirmiştir.37Varoufakis, Technofeudalism, s. xiv.
Bir an durup düşünmekte fayda var —Varoufakis’in bu yeni “gerçekliğin” çirkinliğine dair betimlemesine karşı çıkmak için değil, daha çok onun bu yapıyı feodal olarak kavramsallaştırmasını sorgulamak için. Teknofeodalizm kitabının ek bölümünde Varoufakis şöyle yazar:38Varoufakis, Technofeudalism, s. 227.
Feodalizmde, üretimin baskın unsuru topraktı ve arsa rantı, siyasal ve toplumsal iktidarın üzerine kurulduğu başlıca gelir kaynağını oluşturuyordu. Feodal sınıf toplumları; zanaatkârlar, köylüler, vasallar gibi çeşitli bağımlı sınıfları içeriyordu, ancak yalnızca bir baskın üretim unsuru (toprak), tek bir egemen sınıf (toprak sahipleri) ve son derece güçlü tekil bir gelir kaynağı (arsa rantı) vardı. Kapitalizmde ise üretimin baskın unsuru olarak toprağın yerini sermaye aldı, tımar sistemi (fief) piyasa ile yer değiştirdi ve arsa rantı da yerini kâra bıraktı.
Böylece, rantın kârın yerini alması ve -farklı bir türden de olsa- toprağın, birkaç ayrıcalıklı kişi için başlıca gelir kaynağına dönüşmesiyle, feodalizmin kapitalizmden intikam aldığı ileri sürülmektedir. Bu dönüşüm, “tam da şu anda başkalarının bulut sermayesini inşa etmek için zaman ve enerjilerini harcamakta olan milyarlarca bulut serfi” sayesinde gerçekleşmiştir.39Varoufakis, Technofeudalism, s. 171. Marion Fourcade ve Kieran Healy ise bu gelişmeyi, dijital medya teknolojileri kullanıcılarının -çoğu zaman farkında olmadan- karşılıksız emek yoluyla değer ürettiği bir süreç olarak kavrarlar. Onlara göre bu durum, tüketicilere “özgürlük” sunarak işleyen liberal-kapitalist bir yumuşak iktidar biçimidir.40Varoufakis, Y. (2024) ‘Welcome to the Age of Technofeudalism’. Wired Magazine. Şu adresten erişilebilir: https://www.yanisvaroufakis.eu/2024/04/22/welcome-to-the-age-of-technofeudalism-interviewed-by-wired-magazine/ (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024). Ancak Varoufakis, bu yaklaşıma karşı çıkar; ona göre bu yeni düzen ne liberaldir ne de kapitalisttir —tersine temelde yeni-feodal bir yapıya sahiptir.
Peki ama haklı mı? Apple mağazası kullanıcıları, Amazon gibi sitelerden alışveriş yapanlar ya da sosyal medya uygulamalarını kullananlar gerçekten birer “serf” midir? Rant, gerçekten kârın yerini almış mıdır? Ve bu yeni teknolojik dünya, gerçekten feodal bir forma mı sahiptir?
Feodalizm
Feodal toplumların yapısını ve dinamiklerini anlamak için temel sosyolojik kaynaklardan biri, Max Weber’in çalışmalarıdır.41Genel bir bakış için bkz. Poggi, G. (1988). Max Weber’s conceptual portrait of feudalism. British Journal of Sociology 39(2): 211–227. Ekonomi ve Toplum eserinde Weber, her şeyden önce feodalizmin askerî kökenlere sahip olduğunu savunur42Bkz. Weber, M. (1978). Economy and Society. Berkeley: University of California Press, 1077. [Türkçe çevirisi: Max Weber, Ekonomi ve Toplum (2 Cilt), çev. Latif Boyacı, İstanbul: Runik Kitap, 2023. -ed.n.] ve başka nedenlerle birlikte, feodalizmin, kendisinin “ticari akılcılık” (commercial rationality) olarak adlandırdığı şeye karşıt olduğunu ileri sürer.43Weber, 1978, s. 1105. Bunun da ötesinde, Weber’e göre feodalizm farklı yapısal biçimler alabilir: litürjik (dinsel hizmete dayalı), patrimonyal (ataerkil mirasa dayalı), manoryal (toprak beyliğine dayalı), serfliğe (köleliğe) dayalı ve kabilevi (gentile) biçimler gibi.
Weber ayrıca özgür feodalizm olarak adlandırdığı yapının temellerini de ortaya koyar ve bunun dört farklı biçim alabileceğini belirtir: Birincisi, vassalik biçim, yani manoryal hakların verilmediği, kişisel sadakat ilişkilerine dayanan yapı. İkincisi, prebendal biçim, kişisel sadakatin bulunmadığı bir yapı. Üçüncüsü, feodalite biçimi, kişisel sadakat ve tımar sisteminin bir arada bulunduğu yapı. Dördüncüsü ise kentsel biçim, yani bireylere tahsis edilen manoryal topraklar üzerinde kurulan “savaşçıların ortak topluluğu” biçimindeki kentli yapı.44Weber, 1978, s. 1072. Bu ayrımlar önemlidir; çünkü feodalizm farklı biçimler alabiliyorsa, tımar da farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Weber’e göre tımar, “toprak kullanım hakkı ya da… askerî ya da idarî hizmet karşılığında verilen siyasal-toplumsal yetki” olabilir.45Weber, 1978, s. 1071. Bu biçimler arasında ortaklıklar ve farklar vardır. En dikkat çekici ortak nokta ise, her birinde iktidarın geleneksel ve karizmatik temellere dayanması ve efendi ile vasal arasındaki ilişkilerin sabit olmasıdır. Bu, Weber’in “saf patrimonyalizm” dediği yapıda gözlemlenen “geniş takdir yetkisi ve buna bağlı olarak iktidar pozisyonlarının istikrarsızlığı”ndan farklıdır.46Weber, 1978, s. 1070. Ancak, efendi ile vasal arasındaki bu sabit ilişkiler, Richard Swedberg’in de belirttiği üzere, kendi içinde bir zayıflık barındırır:47Swedberg, R. (1998). Max Weber and the Idea of Economic Sociology. Princeton, NJ: Princeton University Press, s. 68.
Feodal yönetimin ayırt edici özelliği, kilit yöneticilerin -yani vasalların- yönetim araçlarını, efendilerinin değil, kendilerinin kontrol etmesidir. Weber’e göre bu durum, efendi ile vasal arasındaki ilişkiye yapısal bir istikrarsızlık getirir. Çünkü bir kez vasal, toprak üzerinde denetim sağladığında ve kendi askerî gücüne sahip olduğunda, onu efendiye bağlı tutan tek şey sadakat duygusudur —ki bu da her zaman güvenilir bir bağ değildir.
Bu, önemli bir siyasal noktadır; çünkü Weber’in “onur ve kişisel sadakate” dayalı olarak tanımladığı statü düzeni,48Weber, 1978, s. 1104. özgür vasallık ve tımarlar üzerinden örgütlenen feodalizm, çift yönlü bir yapıya sahiptir. Zira vasalın özgürlüğü belli ölçüde “sabit” olsa da bu durum aynı zamanda efendinin iktidarını tersine çevirme ve bu yolla feodal toplum yapısını istikrarsızlaştırma potansiyelini de içinde barındırır.
Varoufakis, feodalizmin kavramsal analizleri ve karşılaştırmalı detayları ile ilgilenmiyor; daha ziyade, post-kapitalist bir bugünün anlaşılmasına katkı sağlayabilecek feodalizm ile kapitalizm arasındaki geniş farklarla ilgileniyor. Ancak yine de Weber’den öğrenilecek çok şey var. Weber, bazı durumlarda “feodal toprak sahibi ya da siyasal iktidar sahibinin kapitalist bir üretici ya da alacaklı olabileceğini” gözlemler; bu duruma örnek olarak Japon feodalizminin daimyolarını verir.49Bkz. Weber, 1978, s. 1100-1101. Ancak Weber’e göre, böyle durumlarda bile kapitalist gelişim, feodalizmin ekonomik temelleri ve sonuçları nedeniyle genellikle sekteye uğrar. Çünkü “tımar olarak verilen toprakların hareketsiz hâle gelir; zira bu topraklar normalde devredilemez ve bölünemez niteliktedir.”50Weber, 1978, s. 1099-1100. Feodalizm ile kapitalizm arasında temel farklar vardır. Kapitalizmde malların sürekli üretimi ve dolaşımı, serbest piyasalarda ticaret ve kredi ile finansal spekülasyon söz konusudur.51Genel bir özet için bkz. Swedberg, Max Weber and the Idea of Economic Sociology, s. 47. Ayrıca, Weber’in ifadesiyle, “kitlesel pazara yönelik emek organizasyonu” kapitalizmin ayırt edici yönlerinden biridir.52Weber, 1978, s. 1095. Feodalizm ise geleneksel temellere dayanır; bu nedenle büyük ölçüde onur, statü ve gelenek sistemine yaslanır.53Bkz. Gane, N. (2005). Max Weber as social theorist: “Class, Status, Party”. European Journal of Social Theory 8(2): 211–226. Bu yüzden Weber’e göre feodalizm, “burjuva-ticari faydacılığa içkin olarak küçümseyici bir tutum besler ve bunu bayağı bir açgözlülük, hatta kendi varlığına doğrudan düşman bir yaşam ilkesi” olarak görür.54Weber, 1978, s. 1106. Tüm bu yönleriyle feodalizm, onun yerine geçen kapitalizmden açık bir şekilde ayrılır ve bu özelliklerin her birini, Varoufakis’in teknofeodal olarak tanımladığı günümüz düzeninde doğrudan tespit etmek oldukça zordur.
Varoufakis uzun uzadıya feodalizm ve kapitalizm arasındaki farkların üzerinde durmaz. Teknofeodalizm’in yeni lordlarının, vasallarının ve serflerinin tam olarak kimler olduğunu, aralarında (veya başka türlü) hangi sosyal ve politik bağlılık bağlarının bulunduğunu veya bunların bir parçası olan daha geniş sınıf veya statü hiyerarşisi hakkında bir şey söylemez. Onun yerine, basitçe, teknofeodalizm koşullarında piyasa diye bir şeyin olmadığını, kâr elde etme dürtüsünün ise derebeyliklerinin —başka bir deyişle tekellerin— kurularak tam piyasa hakimiyeti arayışı tarafından gölgede bırakıldığını belirtir. Amazon’a ilişkin analizlerinde de “tüm alım satımlara rağmen” Amazon’un piyasa temelli bir organizasyon olmadığını savunur:55Varoufakis, Technofeudalism, s. 85-86.
Burası bir pazar kenti değil. Hatta bir tür hiper-kapitalist dijital pazar bile değil. En çirkin pazarlar bile insanların bir araya gelip etkileşimde bulunabildiği, bilgi alışverişi yapabildiği alanlardır. Oysa burası, tümüyle tekelleşmiş bir pazardan bile daha kötü —çünkü en azından orada alıcılar birbirleriyle konuşabilir, birlikler kurabilir, belki de tekeli bir fiyatı düşürmeye ya da kaliteyi artırmaya zorlamak için tüketici boykotu örgütleyebilirler.
Ancak tam da bu noktada, Weber’in feodalizm ile kapitalizm arasında çizdiği farklar hâlâ önem taşımaktadır. Çünkü Amazon, piyasa üzerindeki baskın konumuna rağmen, herkesin alıp satabildiği hisselere sahip halka açık bir şirkettir ve pazaryeri hem sanal hem fiziksel pek çok farklı ve rekabet hâlindeki pazardan sadece biridir —tedarikçiler ve tüketiciler bu alternatifler arasından seçim yapabilirler. Dolayısıyla, bu durum Varoufakis’in “feodal çağ” olarak adlandırdığı yaşama hiç benzemez; zira onun ifadesiyle “feodal dönemde ekonomik yaşam, herhangi bir ekonomik tercih içermez”.56Varoufakis, Technofeudalism, s. 19. Ve paradoksal olarak, Varoufakis’e siyasi karşı çıkış ve muhtemel değişim için umut veren şey, tam da bireysel tüketicilerin piyasa tercihleri yapabilme özgürlüğüdür.
Varoufakis’e göre bu tür bir karşı çıkış, “bulut seferberliği” yoluyla gerçekleşmelidir. Bu ifade ilk bakışta yeni ve heyecan verici görünse de “bulut” üzerinden örgütlenmenin ve seferberliğin ne anlama geldiğine dair pek az açıklama sunulmaktadır. Dahası, Varoufakis’in önerdiği siyasal eylemler aslında pek de yeni değildir: Amazon depo çalışanlarının iş bırakması; kullanıcıların ve müşterilerin bir süreliğine Amazon web sitesini kullanmaması; ve tüketicilerin, “özel kamu hizmeti şirketlerinin” hisse ve türev piyasalarındaki değerini sarsacak ödeme grevlerine katılması.57Varoufakis, Technofeudalism, s. 209-210. Dolayısıyla Varoufakis’e göre siyasal karşı koyuş, teknofeodalizmin reddettiği şey sayesinde —yani piyasa tercihi ve piyasaya katılım sayesinde mümkündür. Gerçekte Amazon gibi şirketler hâlâ piyasa temelli ve piyasa yönelimli kurumlar oldukları için, Varoufakis’in “barışçıl gerilla grevleri” 58Varoufakis, Technofeudalism, s. 210. olarak adlandırdığı eylemlere karşı savunmasızdırlar; bu tür eylemler, şirketin hisse senedi fiyatı biçiminde ifade edilen değerini sarsma potansiyeline sahiptir. Eğer teknofeodalizm diye bir şey varsa, Varoufakis’in buna karşı önerdiği çözüm, paradoksal biçimde kapitalist temellere dayanmaktadır. Zira bu çözüm, tüketici tercihine ve piyasa yatırımlarına dayalı bir siyaset önerir. Buna, bulut sermaye üzerinden değer üreten şirketlerin hisselerine yatırım yapan fonlara karşı “emeklilik katkı paylarının kitlesel biçimde geri çekilmesi” gibi eylemler de dahildir.59Varoufakis, Technofeudalism, s. 210. O hâlde Varoufakis’in, yukarıda belirtilen nedenlerle gerçekte feodal temelli olmayan teknofeodal düzene yanıtı, piyasa değerini kâr formunda değer çıkarma kapasitesi belirleyen şirketlere karşı tüketici eylemidir —ve bu şirketler, tam da bu nedenle kırılgan kalmaktadır.
Varoufakis’in bulut seferberliği çağrısı başka bir çelişkiyi de beraberinde getirir. Çünkü teknofeodalizmin “birlik kurma” ya da “tüketici boykotu örgütleme” gibi olanakları ortadan kaldırdığı öne sürülse de kitabın sonuç bölümünde tam da bu siyasal stratejiler önerilmektedir. Nitekim Varoufakis bir yandan, teknofeodalizmin “bulut serfleri” ile “bulut işçilerini” birbirinden ayıran “büyük bir yeni engel” olarak “fiziksel izolasyonu” getirdiğini söylerken, diğer yandan bu düzenin “potansiyel isyancılarına”, aslında ortadan kaldırdığı iddia edilen şeyi –koalisyon kurma, örgütlenme ve harekete geçme kapasitesini- sunduğunu ilan eder.60Varoufakis, Technofeudalism, s. 208. Bu noktada, Varoufakis’in birçok kaygısının aslında Zygmunt Bauman tarafından bundan 25 yıl önce kaleme alınan Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları adlı eserde önceden öngörüldüğünü belirtmekte fayda vardır. Bauman bu eserinde, meselenin yalnızca emekçilerin ya da tüketicilerin birbirinden yalıtılması değil, küresel seçkinlerin kasıtlı olarak kendilerini izole etmesi olduğunu vurgular. Bu seçkinler, artık neredeyse hiç -veya hiçbir zaman- kendilerine değer aktaran topluluklarla fiziksel temas kurmamaktadır. Bu durum, siyasal örgütlenme ve direnişi sanayi kapitalizmi çağındaki koşullara kıyasla daha da güçleştirir. Ancak bu, artık kapitalizm-sonrası ya da teknofeodal bir çağda yaşadığımız anlamına gelmez. Nitekim Bauman, öngörülü bir biçimde, “sermayenin yeni özgürlüğünün, beslenebilmelerini sağlayan insanların ihtiyaçlarına kayıtsız kalan ve bu nedenle kötü ün salmış bir zamanların uzak malikâne sahiplerinin özgürlüğünü anımsattığını” ifade eder.61Bauman, Z. (1998). Globalization: The Human Consequences. Cambridge: Polity, s. 10. [Türkçe çevirisi: Zygmunt Bauman, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı, 1999. -ed. n.] Ancak o, feodalizm ile kendisinin ikinci nesil uzak malikâne sahipliği (absentee landlordism, mark two) dediği şey arasında önemli farklar bulunduğunu da ekler.62Bkz. Bauman, 1998, s. 9. Bu farklardan biri şudur: Geçmişte malikâne sahipleri, bir mülkü kolayca başka bir mülkle değiştiremezdi; bu yüzden, her ne kadar zayıf bir bağ da olsa, kendilerini besleyen yerel topluluklarla mekânsal olarak bağlı kalmak zorundaydılar. Bu durum, teorik ve hukuki olarak sınırsızmış gibi görünen sömürü kapasitesine fiili bir sınır getiriyordu.63Bauman, 1998, s. 10. Oysa bugün ne küresel seçkinler ne de sermaye böyle bir sınırla karşı karşıyadır; her ikisi de benzeri görülmemiş bir hareket özgürlüğüne sahiptir. Bauman, Küreselleşme eserinin önemli bir bölümünde şöyle yazar:64Bauman, 1998, s. 11.
Erken modern dönemin uzak malikâne sahiplerinin aksine, geç modern çağın kapitalistleri ve arazi komisyoncuları, likit kaynaklarının kazandığı yeni hareket kabiliyeti sayesinde, onları uymaya zorlayacak kadar gerçek —katı, dayanıklı, dirençli— sınırlarla karşılaşmazlar. Bu sınırlara duyulan ihtiyacı hissettirebilecek ve saygı uyandırabilecek tek sınır türü, sermayenin ve paranın serbest dolaşımına idari olarak getirilen kısıtlamalardır. Ne var ki bu tür sınırlar oldukça seyrektir ve var olan birkaç tanesi de yok edilmek ya da sessizce ortadan kaldırılmak yönünde büyük bir baskı altındadır.
Varoufakis’in bulut sermaye olarak adlandırdığı yapının ortaya çıkışıyla birlikte, bu durumun daha da keskinleştiği ileri sürülebilir. Bu sermaye, her ne kadar yeni teknolojik araçlar yoluyla elde ediliyor olsa da nihayetinde hâlâ sermaye niteliğindedir; hatta küresel seçkinlerin giderek daha fazla uzaktan faaliyet gösterebilmesine olanak sağlayacak şekilde piyasalarda biriktirilebilen, dolaşıma sokulabilen ve piyasalarda el değiştirilebilen bir değer olarak durumun daha da vahim bir hâl aldığı söylenebilir.
Teknofeodalizm kitabının önsözünde Varoufakis, “bulut sermayenin kapitalizmin iki temel direğini, yani piyasaları ve kârı, yıktığını” savunur.65Varoufakis, Technofeudalism, s. xii-xiii. Oysa yukarıda da tartışıldığı gibi, piyasalar hâlâ açık biçimde varlığını sürdürmektedir. Peki ya kâr? Bauman’ın “ikinci nesil uzak malikâne sahipliği” (absentee landlordism mark two) olarak adlandırdığı bağlamda, gerçekten de Varoufakis’in rant dediği feodal bir gelir modeline mi yerini bırakmıştır? Varoufakis, Karl Marx’ın çalışmaları hakkında çok az olumlu şey söylese de örtük biçimde onun rant ile kâr arasındaki ayrımına yaslanır. Marx’a göre rant, toprağın kiraya verilmesinden elde edilen bir gelir biçimidir ve “ortalama kârın üzerindeki fazlayla sınırlıdır”; buna karşılık kâr, sanayi kapitalizminin sınıf dinamiklerinde merkezî önemdedir ve nihai olarak üretim araçlarının mülkiyetine bağlıdır. Tıpkı “ücretin, ücretli emek varsayımıyla anlam kazanması gibi, kâr da sermayeyi varsayar.”66Marx, K. (1991). Capital: Volume III. London: Penguin, s. 1022. Bu ayrım Marx’ı, Kapital’in Üçüncü Cildi’nin son, tamamlanmamış bölümünde, “kapitalist üretim tarzına dayalı modern toplumun üç büyük sınıfı”nı tanımlamaya yöneltir: ücretli emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri. Marx’ın el yazması, her bir grubun tam olarak hangi temellerde bir “sınıf” oluşturduğunu açıklamadan yarıda kesilir. Ancak bir önemli ipucu verir: bu sınıflar, farklı gelir kaynakları temelinde toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak tanımlanırlar. Ücretli emekçiler, yalnızca kendi emek gücüne sahiptirler ve bunu ücret karşılığında satarlar; “bulut sermayenin sahipleri”nin de dahil olduğu kapitalistler kâr üzerinden gelir elde ederler; toprak sahiplerinin geliri ise, farklılaşmış ya da mutlak biçimde ortaya çıkabilen arsa rantından gelir.67Marx, Capital: Volume III.
Bu nokta önemlidir; çünkü Marx’ın “modern” ya da kapitalist toplum olarak adlandırdığı yapıda bile toprak mülkiyeti, hâlâ toplumsal sınıfı belirleyebilen bir gelir kaynağıdır. Marx, 20. yüzyılın başlarından itibaren rantın, yalnızca toprak mülkiyetinden değil, aynı zamanda çok farklı türden fiziksel ve sanal varlıklardan da elde edileceğini öngörememiştir. Bununla birlikte, Marx, mülkiyetin inşa edilmesinin yalnızca emek gücünden kâr elde etmek için değil, aynı zamanda rant yoluyla kâr çıkarmak amacıyla da planlanabileceğine dikkat çekerek bu gelişmenin ipuçlarını verir.68Bkz. Marx, Capital: Volume III, s. 909 ve aşağıdaki konut piyasası örneğinde rant ile kâr arasındaki ilişki.
Rantiyeci Kapitalizm
Brett Christophers, Rentier Capitalism [Rantiyeci Kapitalizm] kitabında bu kritik noktayı ele alır ve şu açıklamayı yapar: “Rant hâlâ… bir varlık üzerindeki tekelci denetimin karşılığı olarak yapılan ödemedir; ancak bu varlık illaki toprak olmak zorunda değildir; eğer bir şey üzerindeki denetim, kullanım hakkına dair bir ödeme üretiyorsa, o şey her ne olursa olsun rantın konusu olabilir.”69Christophers, B. (2020). Rentier Capitalism: Who Owns the Economy and Who Pays For It? London: Verso, s. xxi. Varoufakis’in Teknofeodalizm kitabında, Amazon gibi “tımar bölgeleri”nin (fiefdoms) rantı toprak ya da mülk kontrolü üzerinden mi elde ettiği ya da bu ikisinin artık aynı şey olup olmadığı net değildir. Christophers ise, rantiyeci kapitalizmin işleyişinde merkezî rol oynayan varlık türlerini ayrıntılı biçimde inceler. Bunlar arasında şunlar yer alır: finansal varlıklar, doğal kaynak rezervleri, fikri mülkiyet hakları, dijital platformlar, hizmet sözleşmeleri, altyapı ve toprak.70Bkz. Christophers, Rentier Capitalism, s. xxxi. Bu tür varlıkların kontrolünü elde etme yolları farklılık gösterebilir; aynı şekilde bu kontrol üzerinden elde edilen gelir türleri de değişebilir. Ancak rant mantığı, varlık türü ne olursa olsun temelde aynıdır: “kıt varlıkların, sınırlı ya da sıfıra yakın rekabet koşulları altında sahipliği, mülkiyeti ya da denetimi yoluyla elde edilen gelir.”71Christophers, Rentier Capitalism, s. xxiv. Christophers’a göre bu, rantiyeci kapitalizm dediği yapının ayırt edici özelliğidir ve Varoufakis’in aksine, bu yapı hâlâ kapitalizmin bir biçimidir; ancak yalnızca başkalarının emeğinden değer çıkarma üzerine kurulu değildir, bunun yanı sıra ve giderek artan şekilde, farklı türden varlıkların mülkiyeti ya da yönetimi yoluyla sürekli gelir biriktirmeye dayanmaktadır.72Ayrıca bkz. Christophers, B. (2023). Our Lives in Their Portfolios: Why Asset Managers Own the World. London: Verso. Christophers’a göre bu kapitalizm türü farklıdır; çünkü bu bir ekonomik örgütlenme biçimidir ve burada “başarı, esas olarak ne yaptığınıza değil, neyi kontrol ettiğinize bağlıdır.”73Christophers, Rentier Capitalism, s. xviii.
Peki bu, Varoufakis’in, rant biçimindeki gelirlerin egemen olduğu bir dünyada kârın artık önemli olmadığı yönündeki iddiasının doğru olduğu anlamına mı gelir? Basit cevap: Hayır. Rantiyeci Kapitalizm’in başında Christophers, bir işletmenin “finansal faaliyetlerini ve durumunu” belgelemek açısından bilançoların taşıdığı öneme dikkat çeker.74Christophers, Rentier Capitalism, s. xviii. Werner Sombart ve Max Weber, 20. yüzyılın başlarında, borç/alacak ve kâr/zarar kalemlerini eş zamanlı olarak kaydeden çift girişli muhasebe sisteminin kapitalizmin işleyişinde merkezî bir rol oynadığını gözlemlemişlerdir ve bu, bugün hâlâ geçerlidir. Bir şirketin borsada işlem görebilmesi için yasal olarak yayımlamakla yükümlü olduğu yıllık faaliyet raporlarının merkezinde, o şirketin varlıklarını, yükümlülüklerini, gelirlerini, zararlarını ve farklı türden kâr kalemlerini (örneğin faaliyet kârı, brüt kâr, net kâr, düzeltilmiş kâr vb.) içeren bilanço yer alır. Bu durum, iş modeli Amazon gibi bulut sermaye birikimi olan şirketler için bile geçerlidir. 2023 yılına ait Amazon yıllık faaliyet raporuna şöyle bir göz atmak, bize şunu gösterir: Şirketin başarısı, tıpkı diğer tüm kapitalist kurumlarda olduğu gibi, “uzun vadede hissedar değeri yaratmak” üzerinden ölçüldüğü, bu ölçütün ise “daha yüksek gelir, daha yüksek kârlılık, daha hızlı sermaye dönüşü ve buna bağlı olarak yatırılan sermaye üzerinden daha güçlü getiriler” yoluyla sağlanabileceği anlaşılıyor. Bu nedenle, burada feodalizmden söz etmek mümkün değildir. Aksine, burası hâlâ Varoufakis’in Another Now adlı eserinde ifade ettiği gibi, “parasal kârın kapitalizmi harekete geçirdiği”75Varoufakis, Y. (2020). Another Now. New York: Vintage, s. 148. bir dünyadır. Sermaye, kâr üretmek amacıyla yatırılır ve Marx’ın da gözlemlediği üzere, “sermaye, özünde yeni sermaye üretir…”.76Marx, Capital: Volume III, s. 1020. Bu hâlâ geçerlidir; sermayenin biçimi artık değişmiş ve giderek finansallaşmış77Bkz. Brown, W. (2015). Undoing the Demos. New York: Zone; Fourcade, M. ve Healy, K. (2024). Ordinal Society. Cambridge: Harvard University Press. ya da Marx’ın deyimiyle hayali78Bkz. Durand, C. (2017). Fictitious Capital: How Finance Is Appropriating Our Future. London: Verso. bir temele dayanır hâle gelmiş olsa bile.
Varoufakis’in anlatısında eksik olan şey, “bulut” sermayenin altında yatan yapının ayrıntılı bir çözümlemesiyle birlikte, rant ile kâr arasındaki ilişkinin de derinlemesine incelenmemesidir. Zira Varoufakis, teknofeodalizm koşullarında rantın kârın yerini aldığını yalnızca iddia etmekle yetinir. Oysa Christophers, bu ilişkiyi somutlaştırmak adına oldukça faydalı bir örnek sunar —ki bu ilişki, yukarıda belirtildiği üzere, Marx tarafından Kapital’in üçüncü cildinin son bölümlerinde tartışmaya açılmıştır: konut örneği. Christophers şöyle yazar:79Christophers, Rentier Capitalism, s. xvii.
Diyelim ki bir inşaat şirketi, bir ev sahibinin arsası üzerine bir ev inşa ediyor ve ev sahibi bu evi bir kiracıya kiralıyor. Bu durumda ev, bir anlamda hem inşaat şirketine hem de ev sahibine gelir “sağlamış” olur. Ancak burada söz konusu olan ekonomik faaliyet türleri, aktörler ve ödeme biçimleri, temelde birbirinden farklıdır. İnşaat ücreti, evin inşasında harcanan emek karşılığında ödenen bir bedeldir ve evin mülkiyetiyle doğrudan ilgili değildir. Nihayetinde, herhangi bir inşa faaliyeti gerçekleşmemiş olsaydı ortada bir ev olmazdı —dolayısıyla da herhangi bir ödeme söz konusu olamazdı. Bu nedenle, inşaat şirketi bir rantiyeci değildir; gelirini bir varlığı kontrol ettiği için değil, o varlığı ürettiği için kazanır. Buna karşılık kira ücreti ise bir ranttır ve ev sahibi bu durumda bir rantiyecidir. Çünkü aldığı ödeme, yalnızca evin mülkiyetine sahip olması ve dolayısıyla bir başkasına o evi kullanma hakkını satabilecek durumda olması sayesinde mümkündür.
Rantiyeci kapitalizmin nasıl işlediğine dair bu örnek, göründüğünden daha karmaşıktır. Zira, birincisi, ortada bir evin ya da daha genel olarak herhangi bir rant üreten varlığın bulunabilmesi, mutlaka bir biçimde üretken emeğin eşlik etmesini gerektirir. İkincisi ise, rant sağlayan varlıklar, yalnızca mülkiyet ya da denetim yoluyla değil, aynı zamanda bu varlıkların piyasa içinde ticarileştirilme biçimiyle de tekelci bir güce sahip olmalarıyla tanımlanır.80Christophers, Rentier Capitalism, s. xxiv. Piyasaya yapılan bu vurgu önemlidir çünkü Christophers’a göre rantiyeci kapitalizm, onun “siyasal-ekonomik yönetişimdeki dönüşümler” olarak adlandırdığı süreçten bağımsız olarak ortaya çıkmış değildir. Özelleştirme de bu dönüşümlerden biridir; “rantiyecinin kiralayabileceği varlık havuzunun genişlemesine” yol açmıştır.81Christophers, Rentier Capitalism, s. 24. Özelleştirme farklı biçimler alabilir ancak özü itibarıyla, kamusal varlıkların özel mülkiyete aktarılması ve böylece bu varlıkların piyasa koşullarında alınıp satılabilir hâle gelmesi anlamına gelir. 1980’lerden itibaren bu dönüşüm, devlet mülkiyetindeki arsa ve kamu konutlarını da kapsayacak biçimde genişlemiştir. Christophers’ın gözlemine göre,82Bkz. Christophers, Rentier Capitalism, s. xxxv; 327-376. günümüzde yalnızca şirketler ve bireyler kayda değer miktarda arsa ve konut mülkiyeti edinmekle kalmamış, aynı zamanda bu varlıklar, emeklilik fonları gibi yatırım araçları gibi dolaylı biçimlerde finansal varlıklar olarak da tutulur hâle gelmiştir.
Arsa ve mülkler özel mülkiyete geçip finansallaştırılmış varlıklara dönüştükçe, her ikisi de piyasalarda işlem görebilir hâle gelir. Bu sürecin sonucunda Christophers’ın83Christophers, Rentier Capitalism, s. xxxv. “arsa rantiyecileri” adını verdiği yeni bir sınıf ortaya çıkar. Bu sınıfın sahip olduğu tekelci güç, kıtlık yaratır ve böylece ilgili varlığın, bu örnekte evin, fiyatını artırır. Bu durum, rantiyecinin lehine işler; çünkü arsa ve gayrimenkul gibi sermaye varlıklarının alım-satımı yoluyla uzun vadede kâr elde etme fırsatı sunar. Bu nokta oldukça önemlidir; çünkü Varoufakis’in iddiasının aksine, tüm mülk sahiplerinin temel güdüsü, bu varlıkların fiyat artışı yoluyla ve/veya rant gelirinin ilgili emek ve işlem maliyetlerini aşması yoluyla kâr elde etmektir. Bu ikinci durumda, yani rant geliri üzerinden elde edilen kârda, ancak kira değeri, mülkün bakım maliyetleri, kredi (örneğin ipotek) gibi finansal yükümlülüklerin ödenmesi ve mülkün alım-satımı ya da kiralanması için yapılan sözleşmelerle ilgili hukuki masraflar gibi giderlerin toplamından daha yüksek olduğunda gerçek bir kârdan söz edilebilir. Kapitalist toplumda bu unsurların her biri (arsa, mülk, kira, bakım giderleri, finansman ve hukuki ücretler) pazar tarafından belirlenen fiyatlara sahiptir. Basitçe ifade etmek gerekirse, gelir (rant dâhil) maliyetleri aştığında, bu fark kâr olarak ortaya çıkar. Bilançoya dayalı çift girişli muhasebe sistemini kullanan Amazon gibi büyük kurumsal aktörlerde olduğu gibi bu mekanizma kiracılara ev kiralayan bireysel bir ev sahibinin mikro ölçekli faaliyetinde de geçerlidir. Bu muhasebe sistemi, piyasaların kâr üretimi ya da kâr üretme potansiyeli temelinde bu tür şirketlere değer biçmesini sağlar ve bu değer, gelir ya da hasılatın, giderler ve zararlar, özellikle de altta yatan varlıkların yönetimiyle ilişkili maliyetler üzerinde belirgin bir üstünlük kurması durumunda ortaya çıkar.
O hâlde, rant basitçe kârın yerini almış değildir; tıpkı tımar sistemlerinin de piyasaların yerini almadığı gibi. Bu nedenle Christophers, içinde bulunduğumuz dönemi teknofeodalizm yerine rantiyeci kapitalizm kavramıyla tanımlamakta haklıdır. Varoufakis’in “kapitalizm sona erdi” yönündeki iddiası, siyasal açıdan önem taşır; zira Varoufakis, seçkinlerin kamu varlıklarının özelleştirilmesi yoluyla kâr elde etmelerini ve bu kârı sürdürmelerini mümkün kılan neoliberal yönetişim biçimlerine hiçbir noktada doğrudan karşı çıkmaz. Dahası, bu seçkinler giderek ulus-devletlerin düzenleyici çerçeve ve vergi rejimlerinden de kaçabilmektedir.84Bkz. Gane, N. (2023a). Capitalism, democracy, and territorial forms of exception. Theory, Culture and Society 40(7–8): 269–277; Slobodian, Q. (2023). Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy. London: Penguin. Buna karşılık Varoufakis, neoliberal siyasetle doğrudan yüzleşmeyi reddeder ve şunu söyler:85Varoufakis, Technofeudalism, s. 51.
Ne yeni ne de liberal olan neoliberalizm, eski siyasal felsefelerin sıkıcı bir yamalamasıydı. Teorik açıdan, gerçek kapitalizmle ilişkisi, Marksizmin gerçek sosyalizmle ilişkisi kadardı: yani hiçbir şey!
Bu nedenle, devletin siyasetini merkeze alan bir tartışmaya Varoufakis’te yer verilmez; yalnızca 2008 finansal krizinin ardından hükümetlerce uygulanan “acımasız kemer sıkma politikaları”na86Varoufakis, Technofeudalism, s. 98. yönelik kısa bir eleştiri ve teknofeodalizmin yükselişini mümkün kılan devlet müdahalelerine, özellikle krizler boyunca “Büyük Teknoloji”nin finansal olarak desteklenmesine değinilir.
Varoufakis, Birleşik Krallık ve başka yerlerde devletin özelleştirilmesine yol açan piyasa yanlısı neoliberal yönetişim biçimlerine yönelik bir eleştiri geliştirmek yerine, kendisini bir “liberter Marksist” olarak tanımlar.87Varoufakis, Technofeudalism, s. 19. Bu tanımın tam olarak ne anlama geldiği belirsizdir; ancak Varoufakis’in genel olarak hem hükümetlerin hem de devletin yetkilerine karşı mesafeli durduğu, teknofeodalizm eleştirisinin bütününde hissedilir. Bununla birlikte, çağdaş sol harekete karşı da oldukça serttir. Geleneksel biçimiyle solun neredeyse tamamen ortadan kalktığını savunur. Bu durumun temel nedenlerinden biri, onun görüşüne göre, sanayisizleşmedir. Sanayisizleşme, emekçi sınıfları parçalamış, “işçi sınıfının hâlâ görece homojen olduğu” dönemlerde mevcut olan sınıf bilincinin aşınmasına yol açmıştır.88Varoufakis, Technofeudalism, s. 183. “Homojen”likten ne kastedildiği tam olarak açık olmasa da Varoufakis mevcut duruma ilişkin tespiti konusunda nettir: Sol, sağ siyasetle özdeşleşen “görecilik” anlayışından etkilenmiştir. Özellikle “her bireyin başkalarının sömürücü gücünden özgür olma hakkı” ilkesi, zamanla “hiçbir bakış açısı diğerinden daha üstün değildir” ilkesine dönüşmüştür.89Varoufakis, Technofeudalism, s. 183. Daha somut biçimde ifade edecek olursak, sol, “kadın” tanımına ilişkin iç savaş, baskı biçimlerinin hiyerarşisi gibi meselelerle uğraşan bir kimlik siyasetine yönelmiş; böylece bulut sermayeyle giderek daha fazla iç içe geçen ekonomik ve siyasal sömürü gücüne karşı herhangi bir müdahaleyi etkisiz bırakmıştır.90Varoufakis, Technofeudalism, s. 183-184. Varoufakis’e göre bu durum, alternatif sağ gibi aşırılıkçı gruplar dâhil olmak üzere siyasal sağa hareket alanı açmıştır.
Varoufakis kendisini bir “liberter Marksist” olarak tanımladığına göre, insan onun bu doğrultuda Marx’ın çalışmalarına geri döneceğini ve farklı bir sol politikayı savunacağını düşünebilir. Ancak durum böyle değildir. Aksine, Varoufakis Marx’ı, Kapital İmparatorluğu’nun yerine geçmesini öngördüğü ve arzuladığı sosyalizm ya da komünizm konusunda yalnızca muğlak göndermelerde bulunmakla eleştirir. Varoufakis’e göre bu hem bir eksikliktir hem de “akıllıca” bir hamledir; zira bu tür sorular, “British Library’nin okuma salonlarında ya da lüks oturma odalarında sohbet eden orta sınıf entelektüellerin kapasitesini aşar.”91Varoufakis, Technofeudalism, s. 191. Belki de Varoufakis bu tür kütüphane ve salonlara uğramıyordur; ancak her halükârda, onun özgün liberterlik anlayışının ne kadar Marksist olduğu sorusu ortada kalmaktadır. Varoufakis, önceki kitabı Another Now’da (2020), bir teknoloji geleceği düşkünü, devrimci bir feminist ve bir serbest piyasa köktencisi olmak üzere üç karakter üzerinden kurgu bir anlatı inşa eder. Kitapta ayrıca, insanları zorunlu çalışmadan kurtaracak düzeyde gelir sağlayabilecek evrensel bir temel temettü önerisi vardır. Bu temettü, işletmelerin tüm gelirlerine %5 oranında uygulanacak bir vergiyle finanse edilecektir. Varoufakis’in bu karakterlerden hangisiyle özdeşleştiği açık değildir; ancak yakın tarihli bir röportajda,92Varoufakis, Y. (2024) ‘Welcome to the Age of Technofeudalism’. Wired Magazine. Şu adresten erişilebilir: https://www.yanisvaroufakis.eu/2024/04/22/welcome-to-the-age-of-technofeudalism-interviewed-by-wired-magazine/ (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024). hükümetlerin “Amazon’un platformunda gerçekleşen her işlem için %5 vergi alması gerektiğini” savunmuştur. Teknofeodalizm kitabında ise Varoufakis, yalnızca Amazon’a değil, genel olarak küresel şirketlere nasıl bir gelir vergisi uygulanabileceği konusunda hiçbir ayrıntı sunmaz. Ayrıca, şirket kârlarının ilerici vergilendirilmesi yoluyla bir yeniden dağıtım politikası önerisinde de bulunmaz —çünkü kâr ya artık “yoktur” ya da en azından önemsiz hale gelmiştir. Oysa bu tür bir politika, refah devletini yeniden kurmaya ve sürdürmeye yönelik somut bir adım olabilir. Another Now kitabının satır aralarından, Varoufakis’in “refah devletinin aşağılayıcı ve zalim muhtaçlık testlerinden” kaçınmak ve “yoksulları, onları sürekli bir yoksulluk ağına hapseden sözde güvenlik ağından” kurtarmak istediği anlaşılmaktadır.93Varoufakis, Another Now, s. 54. Bu görüş ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir; fakat aslında devlete yönelik bu tür bir kuşku hem sol hem sağ liberteryen düşünceye uygun bir tutumdur. Çünkü liberteryenizm, devleti ve genel olarak hükümeti, bireysel özgürlüğü kısıtlayan ve bu nedenle nihayetinde baskıcı olan kurumsal yapılar olarak görme eğilimindedir.
Gerçekten de Varoufakis, refah devletini savunmak yerine, Teknofeodalizm kitabının sonuç bölümünde farklı bir strateji ortaya koyar: Another Now adlı eserinde ele aldığı bir kavram olan kurumsal-sendikalizmin (corpo-syndicalism) yeni bir şirket mülkiyeti biçimi önerisiyle tamamlanmasını savunur. Varoufakis’in öngördüğü modelde, her çalışan çalıştığı şirkette bir hisseye sahip olur ve bu “hisse devredilemez ya da satılamaz”. Bu plan, Berle ve Means’in The Modern Corporation and Private Property (1932) adlı klasik eserlerinde dile getirdikleri temel kaygıyı tersine çevirir: Söz konusu eserde, şirketler büyüdükçe yöneticilerin hissedarların çıkarlarından ziyade kendi çıkarlarını önceleyebileceği tehlikesi vurgulanır.94Gane, N. (2023b). Neoliberalism and the defence of the Corporation. Theory, Culture and Society 40(3): 63–80. Varoufakis ise bunun tersine, “bir hisse, bir oy” ilkesinin çalışanları “çıkarcı yöneticilerin tahakkümünden” kurtaracağını, ücret ile kâr arasındaki ayrımı ortadan kaldıracağını ve bunun sonucunda da ücretlerin demokratik bir süreçle belirleneceğini savunur.95Varoufakis, Technofeudalism, s. 195-196.
Bu plan ilerici bir vizyon olarak sunulsa da nasıl hayata geçirileceğine dair herhangi bir somut öneri içermemektedir; dolayısıyla, Marx’ın sosyalizm ve komünizme dair “belirsiz” göndermelerinden ne ölçüde daha sağlam temellere dayandığı da tartışmalıdır. Örneğin bu, yeni kurulan girişimler için önerilen alternatif bir şirket yönetişimi modeli midir, yoksa mevcut şirketlere devlet otoritesi yoluyla dayatılması gereken bir sistem midir? Eğer ilk seçenek geçerliyse, değişim ancak küçük ölçekli ve kademeli olacaktır; bu da teknofeodalizmin mevcut gücünü yakın vadede sarsmaya pek elverişli değildir. Eğer ikinci seçenekse, yani mevcut şirket yapılarının bu modele geçirilmesi öneriliyorsa, o halde bu plan 1980’lerden itibaren kökleşmiş neoliberal politikalar karşısında nasıl hayata geçirilecektir? Zira bu politikalar, şirketlerin toplumsal sorumluluklar değil, yalnızca hissedar kârını maksimize etmek amacıyla yönetilmesi gerektiğini savunmaktadır.96Bkz. Gane, N. (2023b). Neoliberalism and the defence of the Corporation. Theory, Culture and Society 40(3): 63–80. Aynı şekilde, böyle bir planın liberteryen bir siyasal yaklaşımla ne ölçüde uyumlu olduğu da muğlaktır; zira bu planın hayata geçirilmesi, mevcut şirket yapılarına ve kurumsal güç odaklarına rağmen, ancak devletin aktif müdahalesiyle mümkün olabilir. Oysa böyle bir durumda, bu planı gerçekleştirebilmek için devletin kamu yararına daha güçlü bir aktör olarak devreye girmesi gerekecektir; bu da, devleti doğası gereği baskıcı bir yapı olarak gören liberteryen yaklaşım ile açık bir çelişki doğurur.
Sınıf temelli bir siyaseti terk ettiği gerekçesiyle solu eleştiren Varoufakis’in önerdiği liberteryen alternatifin de benzer biçimde sınıf siyasetini dışladığı ve bu yönüyle siyasal sağa alan açtığı söylenebilir. Bu özellikle, refah devleti karşıtlığında sağla örtüşen tutumu bağlamında belirginleşmektedir. Nitekim Varoufakis, Giddens’ın Üçüncü Yol başlıklı eserinde olduğu gibi, sağın refah devletine yönelik bazı eleştirilerini kabul etmeye istekli görünmektedir. Giddens’ın ifadesiyle, bu eleştirilerden biri refah devletinin “esas itibarıyla antidemokratik” olduğudur.97Giddens, A. (1998). The Third Way: The Renewal of Social Democracy. Cambridge: Polity, s. 112. [Türkçe çevirisi: Anthony Giddens, Üçüncü Yol: Sosyal Demokrasinin Yeniden Dirilişi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Birey Yayıncılık, 2000. -ed.n.] Ancak Varoufakis’in önerdiği sistemin yerine ne tür bir sosyal devlet ya da toplumsal destek ve bakım mekanizması konulacağına dair net bir planı yoktur. Varoufakis, pandemi sonrası ortaya çıkan büyük enflasyon ve yaşam maliyeti krizinin, teknofeodalizm bağlamı dışında doğru anlaşılamayacağını savunmaktadır.98Varoufakis, Technofeudalism, s. 135. Ancak teknofeodalizm, onun da eleştirdiği “acımasız kemer sıkma politikalarının” nedenlerini açıklamada yetersiz kalmaktadır. Oysa bu politikalar, Birleşik Krallık özelinde konuşacak olursak, refah devletine yönelik doğrudan bir saldırı niteliği taşımış ve 2023 itibarıyla 11,4 milyon insanın barınma giderleri sonrası ‘mutlak yoksulluk’ içinde yaşadığı, 2,3 milyon insanın gıda bankalarından yardım aldığı ve nüfusun %11’inin gıda güvencesizliği yaşadığı bir tabloyu ortaya çıkarmıştır (bkz. Francis-Devine, 2024).99Francis-Devine, B. (2024). Poverty in the UK: Statistics. House of Commons Library. Şu adresten erişilebilir: https://researchbriefings.files.parliament.uk/documents/SN07096/SN07096.pdf (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024). Kârlarını, ikramiyelerini, hisse senedi temettülerini ve hisse geri alımlarını artıran büyük şirketlerin yaşam maliyeti krizine neden olan başlıca aktörler olduğunu düşünen biri olarak, Varoufakis’ten şirketlerin ekonomik özgürlüklerinin ve güçlerinin daha sıkı düzenlenmesine yönelik güçlü bir siyasal duruş beklenebilir. Oysa onun sunduğu çözüm, yalnızca “bir hisse, bir oy” ilkesine dayalı yeni bir şirket mülkiyeti önerisinden ibarettir ve bu sistemin nasıl uygulanacağına ya da yürürlüğe nasıl konulacağına dair somut bir plan içermez. Varoufakis’in önerdiği siyasal strateji, büyük ölçüde tüketici eylemleri ve ödeme grevlerine dayanmaktadır. Ancak bu yaklaşım, siyasal sorumluluğu bireysel tüketicilere devretmekte, üstelik zaten borçlu, kırılgan ve ekonomik olarak savunmasız kesimleri harekete geçmeye çağırmakta, onların ödememe durumunda temel hizmetlerden koparılma veya borç tahsiline maruz kalma gibi ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalmalarını göze almaktadır. Liberteryen bir çözümün bu tür sorunlara nasıl bir yanıt üretebileceği belirsizdir; ancak bu yaklaşımın muhtemel sonucu, refah devleti siyasetinin daha çok terk edilmesi, bu durumun ise kamuya bağımlı kesimlerin yaşamını zorlaştırırken kâr eden seçkinlerin hareket alanını daha da genişletmesi olacaktır.
Varoufakis, mevcut koşulların değiştiğini saptamakta haklıdır; ancak bu değişimi teknofeodalizm kavramı ile açıklamak yanıltıcıdır. Zira kapitalizm, onun iddia ettiği gibi teknofeodalizme evrilmemiştir. Aksine, neoliberal iktidar biçimlerinin desteğiyle, kapitalizmin temel mantığı ve itici gücü daha da keskinleşmiş ve yoğunlaşmıştır. Bunun başlıca nedeni, kapitalizmin devletin düzenleyici erkinden ve sosyal demokratik mekanizmalardan giderek daha fazla muaf biçimde işleyebilir hale gelmesidir.100Bkz. Brown, W. (2015). Undoing the Demos. New York: Zone; Slobodian, Q. (2023). Crack-Up Capitalism: Market Radicals and the Dream of a World Without Democracy. London: Penguin. Bu durumun önemli sonuçlarından biri, günümüz kapitalist toplumunun sosyal, ekonomik ve siyasal kutuplaşmanın aşırı biçimlerini üretmeye başlamasıdır. Zygmunt Bauman, Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları eserinde, 1998 yılında, dünyanın en zengin 358 milyarderinin toplam servetinin, o dönemde dünya nüfusunun %45’ine denk gelen en yoksul 2,3 milyar insanın toplam gelirine eşit olduğunu belirtmişti.101Bauman, 1998, s. 70. Aradan geçen 25 yılın ardından Oxfam’ın 2024 tarihli raporu, bu eşitsizliğin daha da derinleştiğini ortaya koymaktadır: Dünyanın en zengin beş insanı, 2020’den bu yana servetlerini 405 milyar dolardan 869 milyar dolara (yaklaşık 688 milyar £) çıkarırken, dünyanın en yoksul %60’lık kesimini oluşturan yaklaşık 5 milyar kişinin toplam serveti ise azalmıştır.102Bkz. Oxfam, (2024). The wealth of five richest men doubles since 2020, as wealth of five billion people falls. Şu adresten erişilebilir: https://www.oxfam.org.uk/media/press-releases/wealth-of-five-richest-men-doubles-since-2020-as-wealth-of-five-billion-people-falls/#:~:text=The%20past%20three%20years’%20supercharged,than%20the%20rate%20of%20inflation (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024).
Bu maddi eşitsizliğin hızla derinleşmesi dikkat çekicidir; özellikle de bu süreç, örgütlü ve etkili bir siyasi muhalefetin neredeyse yokluğunda gerçekleşmiş olması bakımından kayda değerdir. Ancak bu durum, Varoufakis’in ileri sürdüğü anlamda bir “teknofeodalizmin” varlığına ne bir kanıttır ne de onun zorunlu bir sonucudur. Aksine, bu gelişme, tekelci kapitalizmin bir çıktısıdır; söz konusu kapitalizm, aşırı bireyci neoliberal ve liberter bir siyasal akım tarafından yönlendirilmiş ve mümkün kılınmıştır. Bu siyasal yönelim, bir yandan devleti kendi çıkarlarına hizmet ettirmek isterken, diğer yandan devletin düzenleyici müdahalelerinden kaçınarak büyük sermayenin daha fazla serbestiyet kazanmasını hedeflemektedir.103Neoliberalizm ve liberteryenizm arasındaki farklar için bkz. Davies, W. ve Gane, N. (2021). Post-neoliberalism: An introduction. Theory, Culture and Society, 38(6): 3–28. Baran ve Sweezy, 1966’da yayımladıkları Monopoly Capital adlı eserlerinde şu önemli gözlemi yapmışlardı: “Rekabetçi kapitalizmde birey bir “fiyat alıcısıdır” (price taker), ancak tekelci kapitalizmde büyük şirket bir “fiyat belirleyicisidir” (price maker)”.104Baran, P. ve Sweezy, P. (1966) Monopoly Capital: An Essay on the American Economic and Social Order. New York: Modern Reader, s. 53-54. Bu tespitin ironik biçimde yeniden doğrulanması, bu kez Marksist bir eleştiriden değil, liberter milyarder Peter Thiel’in savunduğu kapitalist stratejiden gelmiştir. Thiel, 2014 yılında The Wall Street Journal’da yayımlanan bir makalesinde, bu argümanı tam da ters cepheden savunur: “Rekabet kaybedenler içindir”. Thiel, mükemmel rekabete dayalı özgür piyasa mitine inanmak yerine, bir firmanın piyasayı öyle bir ölçüde ele geçirmesi gerektiğini savunur ki “kendi fiyatlarını belirleyebilsin” ve rekabetin yokluğunda, “kârını maksimize edecek fiyat ve üretim miktarını” kendisi tayin edebilsin.105Thiel, P. (2014). Competition is for losers. Wall Street Journal, s. 3. Şu adresten erişilebilir: https://www.csun.edu/~vcact00f/497CapStone/Peter%20Thiel_%20Competition%20Is%20for%20Losers%20-%20WSJ.pdf (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024). Thiel, Varoufakis’le liberteryenizme bağlılığı paylaşır, ancak bu Marksist türden değildir; zira prensipte bunun mümkün olmasını engelleyen şey tam da devletin düzenleyici güçleridir.
Thiel gibi milyarderler için amaç, ne pahasına olursa olsun kârı ve kişisel serveti en üst düzeye çıkarmak için piyasalara hâkim olmaktır ve bu hırs utanılacak bir şey değildir. Aslında bu, kendi başına yeni bir şey değil; zira Max Weber, Sınıf, Statü, Parti eserinde dikkat çekici bir şekilde şöyle yazıyor:106Weber, M. (1948). From Max Weber: Essays in Sociology. London: Routledge, s. 180.
Çok sık olarak, iktidar arzusu, beraberinde getirdiği toplumsal “onur” tarafından da belirlenir. Ancak, her iktidar biçimi toplumsal onur anlamına gelmez: tipik Amerikalı patron ya da tipik borsa spekülatörü, çoğu zaman bilinçli olarak toplumsal onurdan vazgeçer. Genel olarak ifade edilecek olursa, “salt ekonomik” iktidar -ve özellikle de “çıplak” para gücü- toplumsal onurun tanınmış bir temeli değildir.
Günümüzde bazı küresel milyarderlerin ünlü statüsü göz önüne alındığında, “çıplak para gücünün” Weber’in adlandırdığı anlamda “toplumsal onur” ile böyle bir gerilim içinde olup olmadığı net değildir. Ancak Weber’e göre yalnızca ham para gücü ile toplumsal statü arasındaki ayrım değil, aynı zamanda ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki ayrım da önemlidir. Zira bir demokraside, ilkesel olarak, ekonomik gücün siyasal gücü belirlemesi mümkün olmamalıdır. Varoufakis’in iddiası ise bu ayrımın ciddi biçimde tehdit altında olduğu yönündedir; zira ona göre bugün “gerçek güç, ciddi servetten gelir” (2023: 58). Bu noktada Varoufakis kesinlikle haklıdır ve bu durum, Brexit referandumu sürecinde Leave kampanyasına büyük bağış yapan risk fonu yöneticisi Crispin Odey’yi hatırlatır. Odey, referandumun ardından sterlinin düşüşüne oynayarak 220 milyon sterlin kazanç elde etmiş, sonuç açıklandıktan sonraki sabah şu açıklamayı yapmıştır: “İtalyanların bir sözü vardır: ll mattino ha l’oro in bocca —sabahın ağzında altın vardır. İşte bu sabah, insan bu sözü her zamankinden daha çok hissediyor.”107https://www.independent.co.uk/news/uk/politics/hedge-fund-manager-describes-moment-he-won-ps220-million-brexit-vote-the-morning-has-gold-in-its-mouth-a7323626.html Varoufakis, para gücü ile siyasal nüfuzun iç içe geçmesi eğiliminin yakın zamanda değişeceğine dair pek umut vermez. Daha da kötüsü, “sosyal demokrasinin imkânsızlığı”ndan söz eder.108Varoufakis, Technofeudalism, s. xiii-xiv. Ona göre, “Avrupa sosyal demokratları ile Amerikan Demokratları, Wall Street, Londra Şehri, Frankfurt ve Paris’in bankerleriyle bir Faustvari pazarlığa girişmişlerdir.”109Varoufakis, Technofeudalism, s. 180. Sorun yalnızca bu da değildir; Varoufakis’e göre esas mesele, “hükümette kimsenin umursamıyor olmasıdır”; çünkü “onların hepsi, benim deyimimle, büyük teknofeodal lordların cebindedir.”110Varoufakis, Y. (2024) ‘Welcome to the Age of Technofeudalism’. Wired Magazine. Şu adresten erişilebilir: https://www.yanisvaroufakis.eu/2024/04/22/welcome-to-the-age-of-technofeudalism-interviewed-by-wired-magazine/ (Erişim Tarihi: 29 Temmuz 2024).
Varoufakis’in liberteryenizme bağlılığı, bu duruma hiçbir alternatif sunmamaktadır; zira bu durumun kendisi, onlarca yıldır sermayeyi ve onun yarar sağlayıcılarını devletin düzenleyici yetkilerinden her ne pahasına olursa olsun kurtarmayı hedefleyen liberteryen ve neoliberal siyasetlerin bir sonucudur. Varoufakis’in herhangi bir açıklama getirmeksizin “Marksist” olarak nitelediği bu bağlılık, yalnızca bu durumu daha da kötüleştirme potansiyeli taşımaktadır. Zira bu yaklaşım, kemer sıkma siyasetinin merkezindeki sosyal devlet karşıtı saldırıyı yeniden üretmekte ve bununla birlikte sorumlulukları, “Büyük Teknolojiyi” dizginleme amacıyla kendi kendine yeterli olmaları ve örgütlenmeleri beklenen bireysel tüketicilere doğru aşağıya devretmektedir. Dahası, Varoufakis’in “teknofeodalizm” olarak adlandırdığı yapıya odaklanması, yeni ve teknolojik biçimler alan kapitalizmin özünde yer alan emek, mülk ve topraktan kâr elde etme süreçlerine yönelik dikkatin dağılmasına neden olmaktadır; ki bu süreç, gezegene ve onu üzerinde yaşayan insanların büyük çoğunluğuna telafisi mümkün olmayan zararlar vermeye devam etmektedir. Yukarıda da tartışıldığı üzere, rantiye gelirlerinin kârın yerini aldığı doğru değildir. Aynı şekilde, piyasaların derebeyliklerle yer değiştirdiği de söylenemez; zira büyük şirket güçleri tarafından baskı altına alınmış olsalar da piyasalar hâlâ ekonomik değeri sömürmekte, paraya çevirmekte ve dahası, bu değer üzerinden spekülasyon yapılmasına imkân vererek, Durand’ın (2017) ifadesiyle, gelecekte neyin mümkün olduğuna dahi “el koyabilecek” bir işleyiş üretmektedir. Kapitalizm, hâlâ kapitalizmdir—sadece farklı bir biçimdedir —ve Varoufakis’in ‘tekno-feodalizm’ olarak adlandırdığı yapı ile karıştırılmamalıdır. Zira kapitalizmin öldüğünü ilan etmek, onun ve ondan fayda sağlayan küresel seçkinlerin hiçbir muhalefetle karşılaşmadan faaliyetini sürdürmesine olanak tanımak anlamına gelir.



