“Kurunun yanında yaş da yanar”, bir kere başlamış yangının herkesi etkileyeceğini anlatan bir Fars deyimidir. Yangın bir kere başlayınca suçlu ve masum, fail ve kurban arasındaki farklılıklar yok olur.
İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaş bilinçli ve kibirli bir şekilde başlatılmış bir savaştır. İran’ın aceleyle nükleer bomba üretimine yönelik bir girişimde bulunduğuna veya yakın zamanda bir saldırı planladığına dair bir emare, varsayımın ötesinde bir kanıt bile yoktu. Bu tarz iddialar üzerine biraz düşünülünce kendi kendini çürütür ve sık sık tekrarlandığında da bütün inandırıcılığını yitirir. Şu anda şahit olduğumuz şey Benjamin Netanyahu’nun on yıllar boyunca çeşitli şekillerde lobiciliğini yaptığı ve ısrarcı olduğu neo-muhafazakâr bir hayalin gerçeğe dönüşmesi. Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesinin merkezinde olduğu bu şey, on yıllardır ekonomik yaptırımların, casusluk faaliyetlerinin, suikastların ve siber savaşın başaramadığı yıkımı, sahada doğrudan askeri bir operasyonla gerçekleştirmeye çalışmaktan ibaret.
Trump ve Netanyahu uç seviyedeki hedeflerini en başında ortaya açıkça koydu. Hedef bir ‘rejim değişikliğiydi’. Yerine nasıl bir rejimin geleceği ise muallakta bırakıldı ve dünyanın geri kalan ülkeleri bu konuda endişeli tahminlerde bulunmaya başladı. Bu yıkıcı ve başarısız politika, Trump’ın bir zamanlar kalıcı bir şekilde rafa kaldırmaya söz verdiği bir politikaydı. Amerikan işçi sınıfının itibarını onaracağı yönünde verdiği sözler gibi, bu söz de göreve geldiği gibi hızlıca unutuldu.
Irak savaşında anlatılan gülünç senaryoda olduğu gibi, bize İslam Cumhuriyeti’nin hızlıca çökeceği söylendi. Ama 2003’te olanın aksine ne dünya kamuoyu ne de ABD Kongresi ikna edilmeye uğraşıldı. Irak’ın işgali öncesinde, her ne kadar aldatıcı ve kusurlu dahi olsa, emek sarfedilen ikna çalışmaları büyük oranda terkedildi. Amerikan ordusunun rütbeli yetkilileri bile bu operasyonun başarılı ve çabuk bir şekilde sonuçlanacağını açıklamakta zorlandı. Rejimin kaçınılmaz bir şekilde devrileceği varsayımı yerini hızlıca tartışmalara bıraktı.
Gerekçe sunulmaması ise bilinçli bir tercih. Bu, krize girmiş uluslararası bir sistemin hastalıklı tepkisi. Amerika’nın ısrarcı olup, başını çektiği ‘uluslararası kurallara bağlı düzen’ Gazze’deki soykırım ile beraber tanınmayacak bir hale geldi, ama yerine geçebilecek alternatif bir taslak dahi ortaya çıkmadı. Bunun yerine ne uluslararası ne de iç siyasette rıza üretebilen eşkiya emperyalizmi siyaseti hâkim oldu.
Savaşın temelinde ise, İslam Cumhuriyeti’nin yanlış kavranması yatıyor. İçerideki bütün çatlaklara ve hasar görmüş meşruiyetine rağmen, İran, Saddam Hüseyin’in Irak’ı veya Kaddafi’nin Libya’sı gibi bir tek adam diktatörlüğü değil. İran’ın kuruluş tecrübesi, diplomatik olarak yalnız bırakıldığı ve askeri olarak zayıf olduğu ve bütün bunlara rağmen ideolojik seferberlikle ve duruma uyum sağlayarak ayakta kalmayı başarabildiği, sekiz yıl süren Irak-İran savaşına dayanıyor. O günden beri rejim, kendinden kuvvetli güçlerle çatışmaya hazırlanmak adına; tam bu günlerde ihtiyaç duyduğu, ademi merkeziyetçi komuta zinciri, füze ve dron kapasitesi ve bölgesel bağlantılarına yatırım yaptı. Dünyanın örgütlü olan en kuvvetli şiddet merkeziyle tam teşekküllü bir savaştan sağ çıkıp çıkamayacağı ise hala cevaplanmamış bir soru, ama ilk günlerde bir anda ve hızlıca çökmesi zaten beklenen bir senaryo değildi.
İran’ın hedefi hızlı bir zafer elde etmek değil, bunun yerine savaşın maaliyetini caydırıcı seviyelere getirmek. İran bu savaşı varoluşsal bir savaş olarak görüyor. Eğer savaşın hedefi rejim değişimiyse, taviz vermek bir seçenek olmaktan çıkar. Bunu takip edecek şey, bir dayanma ve yıpratma stratejisi olacaktır. İslam Cumhuriyeti, uzun süredir Amerika ve İsrail’in doğrudan bir çatışmaya gireceği ihtimaline karşı hazırlık yapıyordu.
Hamaney’in öldürülmesi iç hesapları karıştırmış olabilir. Yıllar boyunca, Hamaney, en ağır eleştirmenleri tarafından bile, sistemin içindeki güç odakları arasında dikkatli bir denge kuran figür olarak görülmüştü. Ölümü ise, bütün katılıklarına rağmen, sistem içindeki, Amerikan imparatorluğunun uzantısı olan Körfez devletlerine sert misillemelerde yana olan maceraperest unsurları frenleyen bu figürü dengenin dışında bırakıyor. Bu strateji, kendisini inşa edenlerin elinde patlamaya müsait. Ama şu an için, bütün gücü elinde bulunduran Devrim Muhafızları tarafından devam ettirilecek gibi gözüküyor.
Bunların hiçbiri İran toplumunun içindeki köklü kutuplaşmayı yok sayma amacıyla kaleme alınmıyor. Birçok insan rejime karşı derin ve içlerine işlemiş bir nefret taşıyor. Yıllar boyunca devam eden ekonomik beceriksizlikler, yozlaşma, baskı ve elden kaçmış fırsatlar toplumsal sözleşmeyi bir hayli zedeledi. Son yıllarda, 2022’de Mahsa Amini’nin öldürülmesi sonrasında yaşanan isyanlar ve ocak ayında sayıları binleri bulan protestocunun korkunç bir şekilde katledilmesi, kuşaklararası, sınıfsal ve ideolojik nitelik taşıyan ve belki de üstesinden gelinmesi imkânsız ayrımları gözler önüne serdi.
Savaş politik psikolojiyi beklenmeyen şekillerde etkiler. Ruhban sınıfının müesses nizamından nefret edenler bile, İran’ın tepesinde uçan savaş uçaklarına ve devletlerini parçalayacaklarını açıkça beyan edenlere karşı tavır alabilir. Dış saldırılar içerideki düşmanlıkları ortadan kaldırmaz, fakat öncelik olmaktan çıkarabilir. Rejime karşı duyulan öfke geçici olarak saldırgana yöneltilebilir. Barış zamanında asla tamir edilemeyecek gibi görünen çatlaklar, bombardıman altında yerini kırılgan bir dayanışmaya bırakabilir. İslam Cumhuriyeti’nin halkı seferber edebilme yeteneği, devrim günlerindeki gibi doruk noktasında değil, ancak tamamen ortadan kalkmış da denemez. Bu saldırıları, yıllardır dile getirdiği bağımsızlık, şehitlik ve direniş söylemlerini kullanarak ulusal ve savunma odaklı bir şekilde yeniden kodlama yeteneğine sahip ve düşen füzeler bu anlatıya güç veriyor.
Hamaney’in bıraktığı miras hiç de güvende sayılmaz. 86 yaşında öldüğü güne kadar, giderek artan sekülerleşmeye, yükselmekte olan reformistlere, isyancı akımlarla karşı karşıya geldi, 2009’da Yeşil Hareketin tasfiyesi ve 2022-23 yıllarında Mahsa isyanlarını vahşi bir şekilde bastırdı, kendisine karşı biriken hoşnutsuzlukları sayılar ile ifade etmek bir hayli zor. Kendi belirlediği muhafazakâr görüşü ‘kültürel saldırılara’ karşı geliştirirken stratejik özerklik ve caydırıcılığa verilen önem temel haklara ve siyasi çoğulculuğun üzerine gölge düşürdü. Temel uğraşı, Irak, Suriye ve Libya’nın başına gelenleri bir uyarı mesajı olarak alarak hem rejimi hem devleti hem de İran’ın bağımsızlığını hayatta tutmaktı. Birçok İranlı için bu güvenliğe öncelik veren doktrinin maaliyeti dayanılmazdı ve bunu açıkça reddettiler.
Ancak Şii politik teolojisinde şehitlik özel bir önem taşıyor. Kerbela ve İmam Hüseyin’in ölümü sadece soyut simgeler çağrıştırmıyor, aksine bunlar hala hayatta, kendinden daha güçlü olan tarafından zulme uğramanın ahlaki bir üstünlük verdiği siyasi dilin ve dini uygulamaların bir parçası. Dış bir düşman tarafından öldürülmek sadece bir lideri denklemin dışında bırakmak ile kalmıyor, aksine onu yeniden tanımlıyor. Bugüne kadar hiçbir İran Devlet başkanı bu şekilde hayatını kaybetmedi. Nasıreddin Şah 1896’da ülke içinden bir radikal tarafından suikasta uğradı. Son Kaçarlar yurtdışında, Paris’te ve San Remo öldü. Pehleviler ise hayatlarını, Johannesburg ve Kahire’de sürgünde geçirdi. Bunların aksine, Hamaney’in ölümü, bütün resmi iletişim aygıtları tarafından, dış saldırıların arifesinde nihai bir fedakârlık olarak sunulacak. Hamaney ölümüyle birlikte, yaşarken elde edemediği anlaşılırlığı ve bütünlüğü elde edebilir
Hamaney’in ölümünü, korkunç iç politikaların ve Suriye’deki yıkıcı iç savaşın uzun süre devam etmesinin sebebi olarak gören birçok İranlı ve azımsanmayacak sayıda Suriyeli coşkuyla karşıladı. Ancak destekçileri, ki sayıları hiç de az değil, onu bir siyasi figürden fazlası olarak görüyordu. Onlar için Hamaney bir övünç kaynağıydı (marja ‘ al-taqlid). Hamaney’in itibarı Büyük Ayetullah Sistani (Ali Sistani) seviyesine ulaşamadı, ancak otoritesi, İran’ın sınırları dışında yaşayan milyonlarca inançlı Şii’ye uzanabiliyordu. Ölüm şekli, hem ülke içinde tartışmalara yol açan, hem de yurtdışında huzursuzluk yaratan itibarını kurtarabilir ve hatta yüceltebilir.
Son on yılın önde gelen sloganları: ‘Hamaney’e ölüm’, ‘Diktatöre ölüm’, ‘Bu yıl kanlı yıl, Seyyid Ali yıkılacak’, doğrudan kendisini hedef alıyordu. Öfke şahsa yönelikti. Hamaney sadece bir politik makamın sahibi değil (hatırı sayılır bir politik güce ve detaylı bir yönetim gücüne sahipti), sistemin vücut bulmuş baba figürüydü. Eğer Trump, Hamaney’i politik hayattan silmeyi amaçladıysa, müritlerinin gözünde onu oraya sabitlemiş ve başarısız biri yerine fedakar bir figüre çevirmiş olabilir.
Trump’ın dış politikası uzun süredir geri çekilmeye müsait bir dil ve aniden ortaya çıkan aşırı şiddet kullanımı arasında gidip geliyor. Bu örnekte ise eski muhafazakâr içgüdüleri neo-muhafazakar saldırganlık ile birleşmiş gibi gözüküyor Netanyahu’nun etkisi ise tesadüfi değil. On yıllar boyunca, İsrail’in bölgedeki hakimiyetini güvenceye almak için askeri bir operasyonda ısrarcı oldu. Hizbullah’ın yıpranması ve Esad’ın düşüşü Tel Aviv’de, İran’ın bölgesel konumunun ölümcül bir yara aldığı şeklinde değerlendirildi. Bu değerlendirmede bir doğruluk payı vardı: bu gelişmelerin ikisi de Tahran’a ciddi bir darbe vurdu, Vaşington ve Tel Aviv de bu zayıflıktan faydalanmak için hızlıca harekete geçti. Ancak İran’ın caydırıcılığı hiçbir zaman, İsrail ve ABD’nin gölgesi altında inşa ettiği müttefiklerinden ibaret değildi. Strateji, aynı zamanda iç siyasete dayalı, katmanlı, ademi merkeziyetçi ve içeride sabitlenmişti. Yeterince baskı uygulandığı takdirde rejimin çökeceği inancı, zayıflığı tükenme ve zayıflığı teslimiyet olarak algılayan bir yanılgıya yol açtı.
Karşılıklı füzeler, askeri üstlere, otellere ve limanlara saldırılar ve bölgedeki müttefiklerin ayağa kalkmasıyla, savaşın sonuçları dışarı yayılmaya başladı bile. Amerikalı yetkililer artık bu harekatın süresi ve kapsamı konusunda belirsizlik yaşadıklarını, hatta bu pervasız girişimi devam ettirmek adına kara kuvvetlerini göndermeye hazır olmadıklarını bile itiraf etmeye başladılar. Bu sonuçları tahmin edilebilir sınırlı bir operasyon olmaktan çıktı. Artık gitgide genişleyen ve sınırlarını tanımlamanın güçleştiği bir karşılaşmaya dönüştü.
Savaş, dengeyi yeniden sağlamayacak, aksine bölgeyi şiddetli ve tahmin edilmesi güç bir şekilde tekrar şekillendirecek. İslam Cumhuriyeti büyük ihtimalle bu çatışmadan, şimdiden tanımlanması güç bir şekilde, değişmiş veya zayıflamış bir şekilde çıkacak. Ancak baskı altına alındığında bir anda çökeceği fikri her zaman bir hayal ürünü olmuştu. Devrimle ve uzun süren kuşatmalar altında kurulan devletler, kolay kolay dış dayatmalar karşısında boyun eğmez.
Kurunun yanında yaş da yanar. Hürmüzgan vilayetinin, Minab şehrinde, İsrail veya ABD füzelerinin Shajareh Tayyebeh kız ilkokulunu derslerin başladığı cumartesi sabahı hedef alması sonucunda öldürülenler için 165 mezar kazıldı. Ölenlerin çoğu yedi ve on iki yaş arasındaki kız çocuklarıydı. Vaşington ve Tel Aviv kendilerini ortaya çıkan kan gölünden soyutlamaya çalıştı; ancak yıkımın fotoğraflı kanıtları ortada.
Trump haftalarca sürecek bir operasyondan bahsediyor; İslam Cumhuriyeti’nin mevcut liderliği ise mücadeleye devam edeceğine söz verdi. Kasıtlı başlatılan savaşlar, çoğu zaman ilk hedefler ile sınırlı kalmaz. Bu savaş sadece cephede savaşanları değil, çatışmayı başlatan varsayımları da öldürüyor. Bölgesel dengeyi değiştirme girişimi olarak başlayan bu saldırı, hiçbir karşılık almadan müdahalede bulunabileceğine inanan bu düzenin aşınmasını hızlandırabilir.



