Biyo-iktidar, Psiko-iktidar ve Günah Keçisi Mantığı

Artık mesele, üreticiler üzerinde kurulan bir biyo-iktidar değil; tüketiciler üzerinde kurulan bir psiko-iktidardır.
Okuma listesi
Çeviren:
Editör:
Redaksiyon:
Ars Industrialis
Özgün Başlık:
Biopower, psychopower and the logic of the scapegoat
14 Kasım 2008

Dikkatin teknolojik yöntemlerle kontrol edilmesi tüm kıtaları, tüm kuşakları ve toplumsal katmanları etkileyen, dünya çapında yaygın ve oldukça yeni bir fenomendir. ABD’de ekran başında geçirilen süre günde altı saate ulaşmıştır. Katherine Hayles’in hiper dikkat olarak adlandırdığı ve dikkatin aynı anda birden fazla mecra arasında bölünmesine yol açan bu durum, Kaiser Aile Vakfı’nın verilerini yeniden ele almasına neden olmuştur. Amerikan gençlerinin ekran karşısında geçirdiği ortalama süre günde sekiz buçuk saate çıkmıştır. İnsanlık daha önce bu denli eşzamanlı ve hiper-gerçekçi bir kolektif halüsinasyon olgusuyla karşılaşmamıştır. Bu olguların ruhsal ve kolektif bireyleşme üzerindeki sonuçları henüz yeterince kuramsallaştırılmamış olmasına karşın bu sonuçlar psikopatoloji çalışmaları ve insan bilimleri araştırmalarının konusu olmaya başlamıştır. Buna bilişsel doygunluk sendromu örnek olarak gösterilebilir. Buna rağmen bu fiilî durumun yol açtığı patojenik etkenler, dikkat eksikliğiyle ilgili tartışmalarda görüldüğü üzere çoğu zaman “nöromerkezci” terimlerle analiz edilmektedir. Oysa bunların nedenselliği büyük ölçüde sosyo-teknik bir nitelik taşımakta ve bu nedenle ekonomik politik boyutlar içermekte olsa da nöropsikolojik “bilgi alanı” göz ardı edilmemelidir.

Son kitabım Taking Care 1: Of Youth and of Generations’da ortaya koyduğum ve Misbelief and Discredit’te edindiğim kavrayışlardan hareketle oluşturduğum dikkat kuramı, görünüşte psikolojik ya da fenomenolojik olan bu soruyu yeniden özen ve ilgilenme (care and concern) sorununa, yani terimin Antik Yunanca anlamıyla tedavi ya da terapötik bir soruya geri götürmektedir.

Benim savım psikolojik ve bireysel bireyleşmenin (individual individuation) ancak genel bir özen ve ilgi düzeninin kurulması ve sürdürülmesi yoluyla mümkün olabileceğidir. Bu düzenin temel koşulu en geniş anlamıyla eğitimdir. Eğitim burada nesiller arası bir ilişki olarak bilginin aktarımını, aynı zamanda ruhsal ve toplumsal bir yeti olarak dikkatin oluşumunu ifade etmektedir.

Kültürel kapitalizm olarak adlandırılan teknolojik, endüstriyel ve sistematik biçimde dikkatin sürekli olarak ele geçirilmesi, psikoteknolojilerin ortaya çıkmasıyla mümkün hale gelmiştir. Bu durum benim psiko-iktidar (psychopower) olarak adlandırdığım şeye karşılık gelmektedir. Psiko-iktidarın somutlaşması bugün pek çok alanda gözlemlenmektedir. Yönetim ve pazarlama tekniklerinin hikâye anlatımına (storytelling) dayanması buna örnektir. Edward Bernays’in Propaganda kitabının Fransızcaya çevrilmesiyle birlikte yeniden gündeme gelmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Amerikan jeopolitiğinde yumuşak gücün oynadığı rol ile son Fransız seçim kampanyasının duygusal ve itkisel temelli psikolojik yapısı da aynı bağlamda değerlendirilebilir. Franglais’de peoplisation olarak adlandırılan ve kişiselleştirme ya da halklaştırma anlamına gelen bu kavram, aslında sembolik yoksunluğun bir psiko-politikasıdır. Yeni medyanın olağanüstü dinamizmi ve dijitalleşme yoluyla gerçekleşen tekno-endüstriyel bütünleşmenin devasa etkileri bu tabloyu daha da belirgin kılmaktadır. Google’ın cep telefonu ağı ve buna bağlı endüstri üzerinden, yani insanın hareketliliği (motricité) üzerinde kontrol kurma girişimi de bu somutlaşmalar arasında yer almaktadır. Bütün bu olgular ve burada sayılabilecek daha pek çok örnek psikoiktidarın görünür biçimleridir. Ancak bu gücün paradoksal bir etkisi vardır. Dikkatin inşa edilmesini sağlayan düzenekler bugün ciddi biçimde tehdit altındadır. Çünkü dikkatin endüstriyel biçimde sömürülmesi aynı zamanda onun yıkımına yol açmaktadır. Tüm bu örnekler, bu psikoiktidarın (psychopower) somut tezahürleridir.

Bu durum Platon’un Phaidros’ta ele aldığı nedenlerden ötürüdür. Başka bir deyişle karşımızda bir farmakoloji sorunu vardır. Bu da beni genel organoloji olarak biçimlendirmeye çalıştığım alanın bir alt dalı olan genel farmakoloji projesine götürür. Bu proje tüm olası terapötiklerin koşulunu oluşturur. Pozitif bilgi ile pozitif hukuk biçimindeki siyaset bu koşula örnektir.
Şunu anlamak gerekir:

  1. Genel bir terapötik olamaz.
  2. Felsefenin görevi ise bu bağlamda genel farmakolojinin söylemini kurmaktır.

Bu tür kuramların gerekliliği, bu gerekliliği kabul ettiğinizi varsayarsak, yalnızca düşünülebilir değildir, benim gözümde apaçık bir zorunluluktur. Çünkü az önce sıraladığım olgular ve özellikle bu olguların sağlık, ekonomi, politika ve noetik alanlardaki sonuçları, bu olguları şiddetle ağırlaştırarak kriz eşiğine dayanmasına yol açar. Bu durum, endüstriyelleşmiş ve kendi kendini yıkıcı hale gelmiş bir libidinal ekonominin kısır döngüsünü oluşturur. Bu kısır döngü, yenilenebilir bir libidinal ekonomi olarak adlandırmaya cesaret ettiğim şeyi gündeme getirir. Bu da pazarlamanın yeni bir çağıdır.

Son olarak şunu özellikle belirtmek isterim ki, kendimi endüstri toplumunu reddedenlerin konumunda görmüyorum. Böyle bir tutum bütünüyle nafiledir, sorumsuzdur ve düpedüz umutsuzluk üretir. Sanat ve edebiyat dünyasında pek çok kişi bu tavrı benimsemiştir ve ben bunu sonsuz bir üzüntüyle karşılıyorum. Öte yandan, kendimi eleştiriden vazgeçen ve uzlaşı arayanların konumunda da görmüyorum. Kaldı ki kendimi dünyanın değiştirilemeyeceğine inanan bu yanlış inanç tarafında da değilim. Bu anlayış, Thatcher sonrası İngilizce konuşulan ülkelerde TINA mantığı olarak adlandırılır; yani “Başka alternatif yok.” Kısacası The Time of Cinema’dan beri “yeni eleştiri” adlı bir hattın ortaya çıkması için kampanya yürütüyorum.

Taking Care 1: Psychopower’da savunduğum gibi psikopolitika, noopolitik bir statü talep etmelidir ve yalnızca noopolitik olarak düşünülen bir psikopolitika dikkati yeniden yapılandırabilir. Dikkatin yeniden kurulması ekonomi, güvenlik, refah ve bireylerin ile grupların gelişimi gibi tüm alanlarda somut karşılıklara sahiptir. Psikopolitikanın noopolitik statüye yükseltilmesi ancak bir süblimasyon süreci olabilir; yani dikkatin ve arzunun sömürüldüğü mevcut sistem doğru yönlendirildiğinde düşünsel yaratım ve eleştirel bilinç yeniden kurulabilir.  Bu sorular, biyoiktidar ve biyopolitikanın oluşum sürecine kazınmıştır; burada endüstriyel sistem bir bütün olarak kendi sınırlarına ulaşmaktadır ve endüstriyel olduğu kadar kapitalist de olan libidinal ekonomi sorunu, genel bir politik ekonomi bağlamında yeniden tartışılmalıdır. Bana kalırsa bu soru Michel Foucault’nun kendilik bakımı ve kendilik teknikleri (mélétè ve epimeleia) sorununa yöneldiğinde yani özen sorununu ele aldığında, bu tezleri arzu sorusuna referansla ortaya koyduğu araştırmaya yön vermiştir. Bununla birlikte belki de niyetini geliştirmek için yeterli zamanı olmadığı gibi, çalışmalarının içsel dinamikleri nedeniyle de bu soruyu tam olarak ele almayı başaramadığını düşünüyorum.

Dikkat meselesi, özen meselesidir yani therapeuma, epimeleia, cura sorusudur. Başka bir deyişle dikkat, bir özenler sistemi bağlamında düşünülmelidir. Bu özenler sistemi, üçüncül belleklerin (tertiary retentions) içselleştirmesi yoluyla toplumsal olarak benimsenmesini sağlar. Böylece, örneğin okul bağlamında, bireysel ve kolektif dikkat; anlık anımsama (retention) ile anlık beklentinin (protention) birbirine eklemlenmesi üzerinden kurulur.

Dikkat, anlık anımsama ve anlık beklenti arasındaki karşılıklı etkileşimde ortaya çıkar. Bu etkileşim kamu veya özel kuruluşlar tarafından oluşturulan bellek araçları ve üçüncül bellekler aracılığıyla, dikkat politikalarının uygulanmasını teşvik eder.

Dikkatin oluşumu her zaman psikotekniklerin aracılığıyla anlık anımsamalar ve anlık beklentiler arasında kurulan bağlantılardan oluşur. Dikkat, bilincin akışıdır. Bu akış zamansaldır ve bu yönüyle her şeyden önce Husserl’in birincil anlık anımsamalar (primärer Errinerung) olarak analiz ettiği şeyler tarafından kurulur. Birincil anımsalar, bir öznenin bilincinde oluşması yani mevcut hale gelmesi ve benim onun varlığını bir izlenim olarak tutmamdır. Bu tutma, algı boyutuna ait olduğu için tam olarak birincil olarak adlandırılır. Algı düzlemine ait olduğu için özellikle birincil olarak adlandırılan bu anlık anımsama, bilincin geçmişini oluşturan ikincil anımsamalar tarafından koşullandırılır ve bu ikincil anımsamalar bilincin deneyimini kurar. Bilinç, ikincil anımsamaları temel alarak ve onların birikimi içinden birincil anlık anımsamaları seçmek suretiyle, anlık beklentiler, yani beklentiler oluşturur. Birincil ve ikincil anlık anımsamaların, anlık beklentilere doğru yönelerek birbirine eklemlenmesi, dikkatin kuruluşunu oluşturur.

Öyleyse dikkatin oluşumu, başından itibaren hem bir psişik yetinin hem de bir sosyal yetinin oluşumudur çünkü dikkat süreçlerinin ele geçirilmesi, birincil anımsamaları bireyin psişik ikincil anımsamaları doğrultusunda düzenler ama aynı zamanda onları, üçüncül anımsamalar tarafından simgeselleştirilen ve desteklenen kolektif psişik anımsamalara kaydeder. Kolektif bireyleşme ancak ortak bir anımsama birikimini paylaşarak birlikte-bireyleşenlerin (co-individuation) paylaştığı kolektif anımsamalar içinde kurulur. Simondon’un ön-bireysel çevre (pre-individual milieu) adını verdiği ve birey- ötesileşmenin (transindividuation) gerçekleştiği bu anımsama birikimi, epifilogenetik bir belleğin, yani teknik bir belleğin nesneleşmiş anıları olan nesnelerden oluşur. Tam da bu epifilogenetik çevrede (epiphylogenetic milieu), asıl anlamıyla mnemonik-teknik nesneler ya da Platoncu bir ifadeyle hypomnesik nesneler ortaya çıkar ve üçüncül anımsamalar olarak psikotekniklerin maddi unsurlarını oluşturur.

Dolayısıyla “üçüncülleşmiş”, yani psiko-teknik taşıyıcılar üzerinde maddi ve mekânsal olarak dışsallaştırılmış kolektif ikincil bellekler, onları bizzat deneyimlememiş olan kişiler tarafından içselleştirilebilir; bu kişiler söz konusu belleklere kendi deneyimlerinin ikincil belleklerini yansıtırlar. Bu durum Freud’un kendisinin “yansıtma” (projection) olarak adlandırdığı şeyin özgül bir örneğidir. Bu yansıtıcı mekanizma, adaptasyon sürecinin temelini oluşturur ve aynı zamanda birey-ötesileşmenin (transindividuation) kuruluş mekanizmasıdır. Dikkatin toplumsal oluşumlarla yakalanması, yani eğitim (education), psişik bireylerin yalnızca birlikte bireyleştikleri değil, aynı zamanda birlikte birey-ötesileşmelerinin yoldur. Bu süreç bilinçdışı düzeyde de işler ve bilinçdışının “dil gibi yapılandığı” söylenebilir.

Geç dönem Foucault üzerinde durarak dikkatin her zaman dikkat tekniklerini yani Foucault’nun “kendilik teknikleri” olarak çözümlediği teknikleri varsaydığını göstermeyi amaçlıyorum ancak bugün söz konusu olan mesele artık bir biyopolitika ya da biyoiktidar meselesinden ziyade, uzun zamandır özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yumuşak güç (soft power) olarak düşünülen bir psikoiktidar meselesidir. Bu psikoiktidar, kültür endüstrilerinin kurduğu psikoteknolojiler adı altında yıkıcı bir canavara (ravageur) dönüşmüştür. Zihin teknolojileri yoluyla kendini noopolitika olarak yeniden kuran psikopolitikanın inşası, kapitalizmin yeniden örgütlenmesinin başlıca bahislerinden biridir; zira kapitalizm karbondioksit üretimine dayalı kalkınma modelinin sınırlarıyla karşı karşıyadır. Bu durum karşısında davranış modellerinin dönüştürülebilmesi bireysel ve kolektif süblimasyon kapasitelerinin yeniden başlatılmasını gerektirir.

Burada dikkat sorununun anlık anımsamalar ile anlık beklentilerin eklemlenmesi olarak açıklanması, yönelimsel süreçleri (Husserlci anlamda: anlamın oluşumu) yalnızca psişik ya da noetik süreçler olarak değil, aynı zamanda toplumsal süreçler olarak ele almamıza imkân verir. Zira dikkat anlık anımsamalar ile birincil ve ikincil beklentiler arasındaki bu eklemlenmelerden oluşur ve ben, bu eklemlenmelerin anahtarının üçüncül anımsama olduğunu ileri sürüyorum. Dolayısıyla dikkatle birlikte daha derinde bir yönelimsellik de söz konusudur: beklentilerin kurulduğu, anımsamalar ile beklentileri ilişkisel biçimde birbirine bağlayan bir yönelimsel-gerilim (in-tentionality). Bu yönelimsellik, yönelimsel doyum olarak, en mükemmel anlamıyla bir at-tensiondur; yani beklentilerin oluştuğu, anımsamalar ile beklentilerin birbirine bağlandığı bir dikkat ağıdır. Kısacası, dikkat sorunu anımsama aygıtlarının bir politikası sorunudur. Bunun, Platon’dan bu yana farmakoloji terimleriyle ele alınması gereken bir alana ait olduğuna inanıyorum. Bu da Husserl ile Simondon’un birlikte ama aynı zamanda çelişkili biçimde düşünülmesini gerektirir. Bu düşünme, Heidegger’e göre Almancanın temsil ettiği o en yüksek felsefi dil içinde bile zordur. Zira Almancada anımsama Retention, beklenti Protention olarak karşılanırken, dikkat Achtsamkeit, Beachtung ve Achtung sözcükleriyle ifade edilir (Achtung aynı zamanda “saygı” ya da “itibar” anlamına da gelir). Birincil (anlık) anımsamalar ile ikincil anımsamaların bileşimi, kendilerini hipomnezi olarak kuran üçüncül anımsamalara dayanır; bu da Platon’un farmakon kavramı çerçevesinde analiz ettiği şeydir. Bu durum şu anlama gelir:

  1. Dikkat farmako-lojik bir ağ içinde bağlıdır.
  2. Dikkat, üçüncül anımsamaların kendisi olan pharmaka’nın terapötik bir içselleştirilme süreciyle biçimlendirilmesini gerektirir.

Burada özellikle iki noktanın altını çizmek istiyorum.

Birincisi, farmakolojik soruyu yanıtlayabilmek için anamnesis ile hypomnesis arasındaki karşıtlık üzerine kurulu Platoncu metafiziği eleştirmek tek başına yeterli değildir. Daha açık söylemek gerekirse dekonstrüksiyon felsefenin kendisine biçtiği kader doğrultusunda, hâlâ yurttaşlık olarak adlandırdığımız psiko-sosyal bireyleşme süreci üzerinden siyasal kararların hazırlanmasına katkıda bulunabilir. Ancak farmakolojik bir mantık, yani eklentinin mantığını ayrıntılı biçimde düşünen bir yaklaşım, eklentinin tarihi içinde ve benim genel organoloji adını verdiğim çerçevede, eklentisellikte birey-ötesileşmenin kısa devrelerini üretme eğiliminde olan dinamiklerle mücadele edebilecek bir güce sahip olmalıdır. Platon’un anamnesis ifadesinin indirgenemez anlamı ve zorunluluğu, benim okuma biçimime göre tam da burada ortaya çıkar çünkü bu savunuş soyut bir öğreti değil diyalektik bir pratiktir. Diyalektik ise psişik ve kolektif bireyleşmenin, ilişkili bir çevre içinde gerçekleşen özgül bir bireyleşme biçimidir; Bakhtin’in terimleriyle söylersek diyalojik bir düzenektir. Platon bu bağlamda pharmakon’un kısa devreler yarattığını, ortak simgesel çevreleri parçalayan ve bireyleri birbirinden koparan etkiler ürettiğini söyler. Ben ise farmakon’un yalnızca yıkıcı olmadığını, aynı zamanda uzun devreler kurmayı mümkün kılan bir boyut taşıdığını savunuyorum. Dahası diyalektiğin kendisi anamnesis olarak düşünüldüğünde bile, hypomnesis’i varsayar. Menon diyalogundaki köle çocuğun akıl yürütmesi baştan itibaren dışsal belleklerle ilişkili, yani gramatize edilmiş bir konuşma düzenine dayanır; konuşma ancak bu koşul altında diyalektik olabilir ve anımsama yoluyla hakikate ulaşabilir. Tam da bu nedenle Foucault’nun The Writing of Self ve The Techniques of the Self [Kendilik Yazısı ve Kendilik Teknikleri] metinleri belirleyicidir; çünkü Foucault bu metinlerde Stoacılar döneminde mektup yazımı üzerinden işleyen yeni bir diyalektik biçimin nasıl ortaya çıktığını gösterir.

Altını çizmek istediğim ikinci husus ise dikkatin nesnesinin arzu nesnesi olduğudur. Bütün arzu nesneleri, her zaman her tür dikkatin nesnesi hâline gelebilecekleri ve bir bakıma bu dikkati istila edip işgal edebilecekleri bir arzu ekonomisine kayıtlıdır. Dikkat nesnesinin başlangıçtan itibaren bağımlılık üreten bir boyutu vardır. Burada söz konusu olan fantazmatik, halüsinatif ve duygulanımsal bir boyuttur. Bu boyut bağımlılık ve heteronomi üretir aynı zamanda da tüm otonomi pozisyonlarını birer yanılsama olarak ortaya çıkarır Böylece egemenlik ruhun en savaşçı silahı hâline gelir. Noesis bu durumda yüce bir technesis olarak işleyen bir eristik biçim kazanır. Çünkü asıl mesele şudur: Tekniğin ruhun özgürlüğündeki yeri nedir? Yani benim “insan” demek yerine “insan-olmayan-değil” olarak adlandırmayı tercih ettiğim bir varlığın soyluluğunda tekniğin yeri nedir?

Günümüzde kapitalizm bu boyutu sömürmektedir. Bu boyut, çoğu zaman meta fetişizmine yapılan göndermelerle açıklanır; oysa esasen, üçüncül anımsamaların eşi benzeri görülmemiş ölçekte sömürülmesi nedeniyle kendi sınırlarına dayanmış olan bir libidinal ekonominin belirli bir aşaması olarak düşünülmelidir.

Bu aşamada iki temel sonuç ortaya çıkar:

  1. Libidinal enerjide belirgin bir azalma eğilimi ortaya çıkar.
  2. Endüstriyel sosyo-teknik sistem kendi sınırlarına doğru bir geçiş sürecine girer.

Bu temalar Teknik ve Zaman’ın ilk cildinde Epimetheus’un Hatası’nda satır aralarında zaten mevcuttu. Epimetheia, teknikliğin içinde işleyen bir arzu figürüdür. Epimetheus, Pandora’nın eşidir. Pandora ise bir anlamda vaftiz annesi Athena olan Hephaistos’un, yani topal tanrının dövdüğü yapay süsler ve giysilerle donatılmıştır. Başka bir deyişle Pandora, baştan sona teknik artefaktlarla örtülüdür.

Benim çoğu zaman dikkat sorusu olarak ele almayı önerdiğim özen (care) sorunu, Platon’da anamnesis ve diyalektik bağlamında nasıl kuruluyorsa, Foucault tarafından da Kendilik Teknikleri başlıklı konferansının başında bu çerçevede incelenir. Foucault, Yunanlarda genel olarak Platon’da ise özellikle Alkibiades diyalogunda, özen’in epimeleia olarak adlandırıldığını ve Yunanların şu buyruğa sahip olduklarını belirtir: epimeleisthai sautou “kendinle ilgilen / kendine özen göster”. Ancak Foucault’ya göre bu buyruk gnôthi seauton “kendini bil” ilkesinin önceliği altına yerleştirilmiştir. Bu da şu anlama gelir: Özen, bilginin otoritesi altına sokulmuş olur ve tam da bu hamleyle özen sorunu aynı anda ortadan kaybolur.

Bu soru hayati önem taşır çünkü dikkat bilgiye indirgenemez. Dikkat bu yönüyle bir etkileşimdir ve insanlar arasında ilişki kurar. Daha doğrusu dikkat her zaman psişik birlikte-bireyleşme (co-individuation) sürecidir. Bu süreç kuşaklar arasında da işleyen bir ilişkidir. Bu bakımdan etkileşim olarak dikkat, philia’nın koşuludur. Dikkat oluşan bir süreçtir ve her zaman eğitimin içinde yer alır ve öğretim bunun yalnızca bir parçasıdır. Bugün dikkat sadece tehdit altında değildir, kelimenin tam anlamıyla deforme edilmektedir.

Dikkat bir özen anlamına gelir ve bu nedenle Heidegger’in varoluşsal dediği alana aittir. Dikkatin hem psişik hem de kolektif olması onun aynı zamanda yöneldiği nesneye doğru kendisini kuran bir projeksiyon olması demektir. Bu projeksiyon bir şeye doğru veya bir şey için var olma biçimidir. Bu nedenle dikkat özen (Sorge) olarak ortaya çıkar. Sorge zamansallığın en derin ve en kökensel biçimidir. Heideggerci terimi yeniden kullanacak olursak bu zamansallık en sahici (eigentlich) biçimdir. Heidegger’in Varlık ve Zaman (Sein und Zeit) 76. paragrafında dünya-tarihselliği (Weltgeschichtlichkeit) adını verdiği şeyi bu başlık altına almayı düşündüğünü sanıyorum. Ben bu kavramı üçüncül bellek olarak adlandırıyorum. Ancak Heidegger bunu kökensel zamansallığın içine yerleştirmekten vazgeçer çünkü bunu yapmak bu thanatolojinin ilksel koşulu olan pharmakon’un bu yapının içine sızmasına izin vermek anlamına gelecektir.

Bana kalırsa bu soru Foucault tarafından hem ortaya atılmış hem de geçiştirilmiştir. Hatta sadece geçiştirilmekle kalmamış, Foucault özen meselesini biyopolitiği kuramsallaştırırken sadece bir yaşamın düzenlenmesi olarak değil, aynı zamanda bir kendilik kaygısı (épimeleia) olarak yeniden devreye sokmaya çalıştığında bu soru kaçınılmaz bir biçimde ıskalanmıştır.

Burada Platon’a ve Foucault’nun, Platon ile ne yaptığına geri dönelim. Bana göre épimeleia’nın kendini bilmeye yani bilgiye tabi kılınması, Platon’un anamnesis ile hypomnesis arasında kurduğu radikal karşıtlığın sistematik bir parçasıdır. Bilgi kendi başına anamnesis’tir. Aynı şekilde bilgi, noetik bir eylem olarak anamnesis’tir ve Platon bunu tüm deneyimsellikten arındırmış, dolayısıyla tüm tekniği dışlamıştır. Oysa anamnesis aynı zamanda dolaylı olarak bir tür özen (care) de içerir. Öte yandan epimeleia, anamnesis’in aksine pratiktir yani her durumda bir şekilde tekniktir. Kuralların uygulanması, alıştırmalara uyum ve benzeri uygulamaları içerir. İşte Foucault’nun épimeleia’da yazının rolünü, özellikle Seneca zamanındaki örneklerle analiz ederken gösterdiği şey de budur.

Buna rağmen Foucault; bilgiyi arşiv, arkeoloji, altkatman, destek, belge ve tam da böyle bir farmakolojiyi gerektiren hipomnezik gerçekliklerin oluşturduğu iktidar teknolojileri terimleriyle düşünmeye çabalamış olsa da asla farmakolojik bir çerçevede akıl yürütmemiştir. Foucault, pharmakon kavramının sadece bir çare ve zehir değil, aynı zamanda bir günah keçisi olan o özünde ikircikli, belirsiz ve müphem karakterini hiçbir zaman bir mesele olarak ortaya koymamıştır.

Farmakonun unutulmuş olması, felsefenin asıl sorusunun bastırılması sürecinden kaynaklanır. Bu soru daha en baştan bir bastırma olarak kurulmuştur. Bu bastırma tekniğin bastırılmasıdır. Aynı zamanda düşüncenin, eyleme yöneldiği ölçüde üstlendiği sorumluluğun bastırılmasıdır. Bizim toplumlarımızda bu yönelim siyasete karşılık gelir. Foucault örneğinde bana göre farmakonun bu unutuluşu onun yazarlık süreci boyunca disiplin sorununu birleşik bir biçimde ortaya koyamamasına yol açar. Oysa disiplin sorusu, épimeleia’nın başka bir ifadesidir.

Foucault’nun farmakonu unutmuş olması, felsefenin kökensel sorusunun bastırılması sürecinden kaynaklanır. Bu soru bizzat kökensel bir bastırma olarak kurulmuştur. Bu, tekniğin bastırılmasıdır. Aynı zamanda bu durum, düşüncenin eyleme (toplumlarımızda politikaya) yöneldiği ölçüde tekniğin düşünceye yüklediği sorumluluğun reddedilmesidir. Foucault örneğinde bu unutuluş, onun yazarlık serüveni boyunca aynı zamanda epimeleia’nın bir çevirisi olan disiplin sorusunu bütüncül bir biçimde ortaya koyamamasına yol açmıştır.

Foucault, disiplin meselesini birbiriyle çelişen farklı alanlarda sıralar (fait varier). Ancak bu düzlemler sonunda birbiriyle çelişkili hâle gelir. Disiplin toplumları ile epimeleia’ya ait disiplin arasında ortak olan nedir? Aslında her şeydir. Fakat Foucault’nun çalışmasında bu ortaklık görünür değildir. Her şeydir, çünkü her ikisinin de özellikle yazı olan pharmakon ile bağı vardır. Ne var ki bu bağ, Hapishanenin Doğuşu’nda yazının bir aygıt ve bir yazı iktidarı olarak ele alınmasıyla sınırlanır. Bu yazı iktidarı, bireyin bireyleştirilmesi yoluyla denetim altına alınmasının son derece karmaşık bir uzantısı olarak betimlenir. Oysa bu, gerçekte dikkat üzerinde kurulan bir denetim tekniğidir. Bu teknik, öğretmen okulları tarafından normalleştirilen ilkokullar ve liseler aracılığıyla panoptik denetimin son derece tehlikeli bir genişlemesine karşılık gelir.

Disiplin aynı zamanda genel dilbilgisidir. Foucault bu programı 1966 yılında düşünmeye girişmiş ancak 1969’da, Bilginin Arkeolojisi’nde bu programdan vazgeçmeyi tercih etmiştir.

Aslında Foucault, disiplin sorusuna ilişkin bir sentez önermeyi başaramamıştır; kuşkusuz bunun nedeni zamanının yetersizliği olsa da, kesin olarak asıl neden, bu sorunun zorunlu olarak farmakon sorusunu da gündeme getirmesidir. Zira disiplin, farmakon gibi ikirciklidir. Kaldı ki bu ikirciklik, her zaman denetim sistemlerine dönüşme potansiyeli taşıyan özen sistemlerinin tamamına da yansır.

Oysa farmakon olmadan épimeléia mümkün değildir; dahası, farmakonun terapötik etkisi olmayan hiçbir épimeléia da mevcut değildir. Bu farmakolojik sorunun silinmesi, yani disiplin sorusunun temelini oluşturan sorunun yok sayılması, Foucault’nun biyoi̇ktidar ve biyopolitika çerçevesinde yaptığı genel değerlendirmede, Aydınlanma söyleminin ardından 19. yüzyıl boyunca merkezi bir rol oynayacak olan kamusal eğitim sorununu tamamen göz ardı etmesine yol açar. Aynı durum, Kant’ın Aydınlanma Nedir? metninde ortaya koyduğu okuma ve yazma sorununu göz ardı etmesine de sebep olur. Oysa söz konusu sorun, benim çoğunluğun organolojisi (organalogy of the majority) dediğim şeyin farmakolojik, siyasal ve noetik boyutlarını oluşturur.

Foucault, eğitim kurumlarına ilişkin değerlendirmelerini disiplin kurumları olarak geliştirirken, dinsel ya da askerî kurumlara ait metinlere gönderme yapar ancak laik (laïcité) eğitimi savunan ve bu mücadeleden doğan kaynaklara hiç atıfta bulunmaz. Bunun sonucunda, okulun ve eğitimin yalnızca bir denetim kurumu olmadığını savunan tutumu bütünüyle reddetmeye yönelir. Oysa okul, örneğin, bizzat Michel Foucault’yu yetiştiren kurumdur: École normale’de yetişmiş ve ardından Kilise’nin ruhani iktidarına karşı kurulmuş bir kurum olan Collège de France’ta profesörlük yapmış olan Michel Foucault’yu… Bu anlamda söz konusu kurum bir denetim aygıtı olmanın ötesinde, bir noopolitika aracıdır.

Aslında bu göz ardı etme durumları Foucault’nun çağdaş biyopolitika analizinde 20. yüzyıldaki pazarlama etkisini son derece hafife almasından da kaynaklanır. Pazarlama, niyetin ele geçirilmesi yoluyla davranış kontrolünün gerçek aracı haline gelmiştir. Okul da bu mekanizmanın bir parçasıdır ancak okul, aynı zamanda bir “sağaltıma” (therapeutic) dayanması bakımından farklı bir vakadır. Bu sağaltımın ana öğesi anamnezistir; anamnezis, bilgiyi o bilginin oluştuğu ilişkili çevrenin (associated milieu) bireyleşmesiyle tamamlanan bir süreç olarak işler. Ne var ki bu boyutun tamamı, Foucault’nun panoptik bakışı tarafından bir kenara itilir. Foucault her şeyi, kendi panoptik düşüncesinin biçimlendirdiği bir bakışla denetler; ancak bu süreçte kendi bakışı da bir bakıma panoptik bir durum alır.

Disiplin olarak adlandırılan bu politik teknolojiyle birlikte orduda, fabrikada ve okulda olduğu kadar idarelerde de -böylece terimin geniş anlamıyla bir “polis” düzeni oluşturacak şekilde- “en küçük unsurları yani toplumsal atomlara, başka bir deyişle bireylere ulaşabileceğimiz noktaya kadar denetlemek” gerekir. Bu denetim, bu şekilde biçimlendirilen nüfusun değerini daha iyi sömürmek amacıyla gerçekleşir ve çıraklığa, daha genel olarak da eğitime, temel ve işlevsel olarak yeni bir rol kazandırır. Foucault’ya göre ordu, fabrika ve okul aynı tarzda işler: bireyleştirici bir teknolojiyi -ki bu aynı zamanda bireysizleştirici bir teknolojidir- uygulamaya koyarlar. Bu teknoloji, özünde bireyleri bedenleri ve davranışları üzerinden hedef alan bir politikanın hizmetindedir, kaldı ki onları atomlarına kadar parçalayacak ölçüde işler.

Bu iktidar teknolojisi bir “politik anatomi” olmakla birlikte dar anlamda henüz biyoiktidar değildir. Biyoiktidar egemenliğini özneler üzerinde değil, biyolojik süreçler ve yasalar tarafından şekillendirilen, denetlenen ve düzenlenen canlı varlıklar olan nüfuslar üzerinde kurar; bu süreçlerin denetimi bir nüfusu “üretim makinesi” hâline getirebilir.

Ancak günümüzde biyoiktidarın asıl meselesi artık bir nüfusu üretim için kullanmaktan ziyade onu tüketim için pazarlara dönüştürmektir. İşte bu noktada Foucault’nun analizleri yetersiz kalır. Onun anlattığı devletin ve kapitalizmin doğuşu, burjuvazinin iktidarı ele geçirmesiyle sanayi devrimine doğru giden sürecin tarihidir. Bu anlatı Marx’ın tanımladığı, temel uğraşı üretim olan 19. yüzyıl kapitalizminin koşullarını açıklamaktadır. Oysa 20. yüzyıl bambaşka sorularla karşılaşır.

20. yüzyılın asıl sorunu, insan varoluş tarzlarının köklü devrimidir. Bu varoluş tarzları, yaşam biçimlerinin tasfiye edildiği ve temelini “program endüstrilerinin” (medya, yayıncılık, dijital içerik) oluşturduğu bir endüstriyel hizmet ekonomisi içerisinde tüketim modlarına dönüşmek zorundadır. Bu süreç, sembolik ortamlar olan ilişkili ortamların (associated milieus) yıkılmasına ve yerlerini sibernetik karakterli ayrışmış ortamlara (dissociated milieus) bırakmasına yol açar. Tüm bunların ardındaki bilim, Heidegger’in inandığı gibi sadece sibernetik değil; aslında sibernetiğin de bir aşaması olduğu gramatizasyondur (grammatisation). Ancak asıl belirleyici olan bu farmakolojiyi reçeteleyen pazarlamadır. Pazarlama, çocukları ebeveynlerinin “reçeteleyicileri” haline getirirken ebeveynleri de sonsuz ergenlere dönüştürür. Pazarlama, her türlü özen sistemine ve özellikle kuşaklar arası tüm devrelere karşı bir reçetedir.

Vance Packard 1958’de şöyle yazıyordu:

“1950’den itibaren üretim fazlası pek çok alanda belirginleşirken, sanayi toplumlarının liderlerinin kaygıları köklü bir değişime uğradı. Üretim ikincil bir konuma itildi. Artık ne üretileceği değil nasıl satılacağı düşünülüyordu.”

Motivasyon Araştırması’nın (Recherche des Mobiles / Research into Motivations) başlıca figürü olan Ernest Dichter -ki bu araştırma zamanla pazarlamanın temel kuramı ve tekniği hâline gelmiştir- müşteriyi ürün satın almaya önceden koşullandıracak ve ürünün özelliklerini onun zihnine kazıyacak araçların bulunması gerektiği ilkesini ortaya koydu.

Böylece genç psişik aygıtın yıkımına ve kuşaklar arası ilişkilerin tasfiyesine varacak sürecin başlangıcı atılmış oldu; dikkat eksikliği bozukluğu (ADHD) ise bu sürecin baskın semptomu hâline geldi.

Artık mesele, üreticiler üzerinde kurulan bir biyo-iktidar değil; tüketiciler üzerinde kurulan bir psikoiktidardır. Dikkat kuramının esas riski de buradan doğar. Hem bu çağdaş durumun nasıl oluştuğunu kavramak, hem de psiko-teknolojiler çağında dikkatin politikalarını yeniden inşa edecek araçları ortaya koymak ve önermek -yani psiko-iktidarın noopolitikaya dönüşümünü tasarlamaktır.

Bir noopolitika, arzunun nesnesinin sınırsızlığına ilişkin bir ekonomi olmadan düşünülemez.
Gerçek değeri olan tek nesne, tüm dikkatin odağı hâline gelerek diğer bütün nesnelerin tutarlılığına tanıklık eden nesnedir; buna “koşulsuz nesne” diyebiliriz. Tüm dikkatin nesnesi, diğer bütün dikkat nesnelerine kendini zorunlu kılan esnedir. Bu nesne kimi zaman onların yerini alır, onları yerinden eder, onları vampirleştirir, onların adına konuşur veya çeşitli biçimlerde onların yerine geçer. Bir başka açıdan bakıldığında o, bu nesnelerin ruhu gibi onlara musallat olur; tüm nesnelerin nesnesi, tüm nesnelerin anlamı haline gelir.

Bu bakış açısından koşulsuz nesne, şartsız bir nesneye dönüşme eğilimi gösterir. Yani her şeye gücü yeten ve kalıcı bir nesne haline gelir. Bu nesne bir idealleştirme nesnesidir. Er ya da geç koşulsuz, bağımsız ve diğer tüm nesneler karşısında mutlak kabul edilir. Özellikle de kendi arzusunun ve tüm dikkatinin nesnesi olan bu şeyin bilincinde olan dikkat öznesi (sujet de l’attention) karşısında da bu egemenliğini sürdürür. Böylece söz konusu nesne, yüceltim ufuklarına yükselerek biyolojik bir itki olmaktan çıkar ve tözsel bir arzu halini alır. Bu süreç, Hannah Arendt’in ifade ettiği anlamda bir kalıcılık ve köklü bir bağlılık üretir. Bu bağlılık bir philia (toplumsal bağ/dostluk) olarak toplumsal yapının kurucu unsuru haline gelir. Örneğin aile içinde bu nesne bir eş, bir çocuk ya da bir ebeveyn olabilir; ancak aynı durum her türlü yapı için geçerlidir. Bilim insanı için bilgi libido sciendi (bilme arzusu) olarak bu işlevi görürken ulus veya kilise gibi yapılar da bu tür yüceltilmiş bağlılıklar üzerinden var olur.

Burada temelde yatan şeyin, bilginin her zaman bir gnosis olarak taşıdığı mistagojik yapı olduğunu düşünüyorum. Kanıtlanamayan varlıklara dayandığı ölçüde bu yapı kaçınılmaz olarak idealara başvurur. Buna onun aşkın ya da transandantal boyutu denebilir. Bu yapı zamanla mutlak egemen bir nesnenin bilgisine dönüşme eğilimi gösterir. Platon’un egemen iyi dediği ve tek tanrıcılık tarihi boyunca ‘tanrı’ biçimini alacak olan şey tam da budur. Ancak bu teo-loji teorik olarak, yani tektanrıcılığın ortaya çıkışından çok önce Aristoteles’le başlar. Üstelik bu başlangıç, Freud’un Ebedi Baba figüründe somutlaştığını ileri süreceği suçluluk kompleksiyle henüz hiçbir ilişki taşımaz. Freudyen anlamda bu baba figürü, çocuklarının tüm arzularının, yani tüm haset ve hırs itkilerinin nesnesi olarak kurulur.

Burada geliştirmekte olduğum dikkat ve özen sistemleri teorisi, her özen sisteminin böyle bir mistagojik nesneyi yansıttığını ve hiçbir özenin, tüm mistagojiden tamamen sakınmayacağını Aristotelesçi (duygu ve hareket düşüncesi olan) bir yönden varsayar.  Çünkü özen gösterilmesi gereken şey her zaman için tüm olası arzuların nesnesine ve onların birliği bağlamına atıfta bulunur ki bu, sıradan dünyada evrensellik olarak adlandırdığımız sınırsız kollektif bireyselleşmenin objesidir.

Bu gizemli nesnenin mucizevi veya doğaüstü olduğu söylenemez. Aksine bu nesne bizzat gizem yaratır, onu üretir ve erişilebilir olmak için inisiyatik, mistagojik veya ezoterik söylemler talep eder. Bu da kendilik pratiklerini içeren bir disiplini zorunlu kılar. 20. yüzyıl felsefesinde bu erişim bir dönüşüme uğrar. Örneğin fenomenolojide doğal tavırdan eidetik bir kopuşla ayrılan bakışın dönüşümü ya da psikanalizde her bilinçli söylemin ardındaki bilinçdışı sesi duyan dinleme yetisinin dönüşümü buna örnektir.

Arzu ve libido sciendi’nin olmadığı idealizasyonun ürünü, tüm dikkatin nesnesidir fakat aslen tutarlılıklar düzleminde yer alır ve Antik çağlardan beri talep ettiği otium veya skhole uygulaması sayesinde kişi, düşüncenin nesnelerine yani başından beri Yunanlıların bir okul olarak tasarladıkları ideal yeri skholeion olan teorinin nesnelerine erişim sağlar.

Özen gösterme, her zaman sonsuzluğa ve bizzat beklenmedik olana açılan zamanın kendisine özen göstermektir. Ancak böyle bir soru gelecek kuşaklar boyunca yansıtılmadığı ve onlar aracılığıyla ataların bıraktığı anımsamaların (retentions) mirasçıları olarak beklentileştirilmediği (protentionalised) müddetçe anlamsızdır. Hans Jonas’ın yaptığı gibi (bu sorunun tüm arzuların nesnesiyle olan yakın bağını gizleyerek) gelecek kuşaklara karşı sorumluluk sorunuyla yüzleşmek ve bugün uzun vade dediğimiz problemin sorumluluğunu üstlenmek için Heidegger’in ontik ile ontolojik arasında kurduğu ilişkinin derinlemesine incelenmesi gerekir. Pozitif ve hesaplanabilir belirlenimlerin nesnesi olabilen meşguliyet (Besorgen) alanı olan ontik ile yalnızca özen (Sorge) boyutunda erişilebilen ontolojik alan arasındaki ilişkinin incelenmesi şarttır. Bu ontolojik alan hem bu tür belirlenimlerin hem de Heidegger’in varolan (being) dediği her şeyin ortaya çıkışının belirlenemez koşuludur.

Uzun vade ile kısa vade arasındaki ayrımı mümkün kılan hatta zorunlu hâle getiren soru ekonomi disiplinine aittir. Bu disiplin öncelikle siyasal iktisadın alanına girer ve aynı zamanda fark olarak libidinal ekonomiyi de kapsar. Bu soru soyut bir düzlemde sorulamaz; araçların evrimi ve bu araçların ortaya çıkardığı kuruluşların evrimi doğrultusunda sürekli yeniden kurgulanır:

  1. Mısırlıların Nil taşkınlarını işletmesini mümkün kılan saban ve kanal gibi araçlar, dünya finansının bir bölümünü dize getiren finansal araçlar ve gramatizasyonun en son aşamasından doğan psiko-teknolojiler bu düzeyde yer alır.
  2. Merkezi sinir sistemi gibi yaşamsal bir organa dayanan psişik düzenek bu araçlarla birlikte düşünülmelidir; bu düzenek dil gibi kolektif ikincil anımsamaların ve üçüncül anımsamaların içselleştirilmesiyle yapılandırılır, bu yapılandırma öncelikle sinaptogenez sürecinde gerçekleşir ve bu dönem aynı zamanda birincil özdeşleşmenin çağıdır, ayrıca psişik düzenek yaşam boyunca ardışık özdeşleşmeler yoluyla yeniden biçimlenir.
  3. Bu özdeşleşmelerden kaynaklanan birey-ötesileşme (transindividuation) süreçleri toplumsal kuruluşlarda maddileşir ve bu kuruluşlar arasında DTÖ, Nike, Canal J, Sorbonne’dan Suudi Arabistan’a kadar zekâ mücadelesine hizmet eden üniversiteler ve Avrupa Birliği kuruluşları yer alır.

Kısa ve uzun vade arasındaki ekonomik ayrım hem politik ekonomiyi hem de birer yatırım aygıtı oldukları ölçüde libidinal ekonomiyi ilgilendiren VADE (échéance) sorunudur. Bu ayrım zamansallık sorusunu gündeme getirir. Bu soru Augustinus’tan beri bu adla ortaya konmuştur. Heidegger ile birlikte ise varlık ve zamanın birlikte kuruluşu olarak düşünülmüştür. Jonas muhakemesini bu çerçeve içinde yürütür ancak bu çerçevenin kendisini hiçbir zaman doğrudan sorgulamaz. Benim tezime göre zamanın gerçekten sorunlaştırılmaması, sorumluluk söylemini temelden çürütür. Örtük gerçek açığa çıktığında söylem çöker: Jonas’ın sorumluluk iddiası Heidegger’in kusurlu zaman analizine bağımlı olduğu için çöküş kaçınılmazdır. [Orijinal parçada ima edilen şey şudur: “örtük kalan şey görünür hâle geldiği anda her şey çöker”; burada örtük olan, Jonas’ın söyleminin Heidegger’in eksik analizine dayanmasıdır.]

Jonas zaman sorusuyla yüzleşemez. Sorumluluk sorusu ise bu birincil zaman sorusunun kavrayışı dışında gündeme getirilemez. Bunun nedeni arzunun -yani beklentinin ve dikkat olarak zamanın- katı bir Heideggerci bakış açısından düşünülemez olmasıdır. Bu durum belleğin teknik taşıyıcıları ve onların anımsama teknikliği sorusunu gündeme getirir ve özen aygıtları aracılığıyla kendilik pratiklerinin desteklenmesini gerektirir. Bu gereklilik, Foucault’nun kendilik teknikleri üzerine düşüncesinin genişletilmesini ve Platon’dan miras kalan hypomnesis ile anamnesis karşıtlığından türeyen Besorgen/Sorge ayrımının aşılmasını zorunlu kılar.

Bugün söz konusu olan zamansallık sorununu yeniden düşünmektir. Bu sorun yalnızca gnôthi seauton’u ve Platoncu metafiziğin bize miras bıraktığı, diyalektik adı altında Hegelci ve Marksist biçimleriyle gelişerek sonunda ratio’nun, yani hesaplamanın rasyonalitesine dönüşmüş olan “rasyonaliteyi” kapsamaz. Aynı zamanda Foucault’nun (l’instruit) kuramsallaştırmaya başladığı biçimiyle épimelesthai sautou’yu da içerir.

Ancak burada iki temel nokta vardır:

  1. Söz konusu durum Heidegger’in başlangıç hamlesinin içinde yer alır. Heidegger bilgiyi varolanın ontik alanına yerleştirir. Bilgi belirli varolanlara ilişkin bir faaliyettir. Buna karşılık Sorge, varlığın kendisinin sorusunun deneyimidir. Bu deneyim, varlık ile bilinebilir bütün varolanlar arasındaki ontolojik farkın sınanmasıdır. Heidegger için bu varlığın mistagojik deneyimi anlamına gelir.
  2. Jonas tam da bu noktayı sorgulamaz. Bu nedenle kendi düşüncesinin dayandığı mistagojik zemini açık etmez ve onu örtük bırakır.

Dikkatin ne olduğuna, nasıl oluştuğuna ve aynı zamanda teknikliğine ilişkin bu kaçınmalar ve dikkatin gasp edilmesi karşısında, artık başka bir düşünceyi ortaya koymanın zamanı gelmiştir. Bu düşünce, Heidegger’in geleceğe bahşettiği ayrıcalığın anlamını unutmadan tekniğin nasıl kurulduğu sorusunu da içerir. Burada söz konusu olan, Weltgeschichtlichkeit olarak tekniğin kuruluşudur. Bu kuruluş, üçüncül belleğin aygıtlarını, kendilik tekniklerini, psikoteknikleri ve Heidegger’in 1927’den itibaren düşünmeye başladığı radyo gibi araçları kapsar. Ayrıca özen sistemleri oluşturan epimeleia’nın nootekniklerini de içerir.  İsterseniz bunlara varlığın epokları da denebilir ve bunlar, birincil ve ikincil, psişik ve kolektif anlık anımsamaların (retention) ve anlık beklentilerin (protention) eklemlenmesi olarak, zamansallığı tarihsel biçimde kökensel olarak hem bireysel hem de kolektif olacak şekilde kurarlar. Heidegger, Besorgen ile Sorge’yi radikal biçimde karşı karşıya koyar. Besorgen, kısa ve uzun vadede davranışı belirleyen hesaplama ve öngörüye dayalı bir meşguliyettir. Sorge ise, kökensel zamansallıktan hareketle ortaya çıkan ve her türlü gerçek, sahici ve sahih kararın özünde bulunan belirlenemezliği, yani hesaplanamazlığı açığa vuran ilgi ve özen olarak bakımdır. Ancak bu karşıtlık, dürtülerin, eğilimlerin ve ilkelerin bileşimini, yani arzu sorununu dışlar. Marcuse, Freud üzerine geliştirdiği söylemde bu karşıtlığı içselleştirir. Jonas da aynı karşıtlığın içine kendini hapseder. Bu nedenle Jonas, uzun vadeye ilişkin soruyu artık ortaya koyamaz. Oysa Heidegger için uzun vade ontik bir sorundur. Hatta bu, bütünüyle başka bir sorunun ontik düzlemdeki ifadesidir. Sorge düşüncesi açısından ise uzun vade sıradan ve yersiz bir sorundur.  İşte bu nedenle Jonas, teknik ve sorumluluk etiğini bir korku sezgiciliği üzerine kurmak zorunda kalır.

Jonas’ın tezi, bütün bu sorulardan geri çekildiği ve örtük biçimde Heidegger’den hareket ettiği için kabul edilebilir değildir. Çünkü bu tez korkuyu temele alır. Korku bir dürtüdür. Bu dürtü arzu tarafından bağlanmadığında, ki arzu bu bakımdan her zaman bir ulvileştirme biçimidir, ürkek ve vahşi bir hayvan olan ceylanın kapıldığı paniğe benzer ve bu bakımdan utanç uyandırabilir. Jonas’ta korku dürtüsü, kaygının bulunması gereken konumda ortaya çıkar. Oysa Heideggerci kaygı, Lacan açısından son derece önemli bir sorundur. Kaygı üzerine düşünce, psikanaliz bakımından birinci derecede önem taşır. Freud’un ikinci ruhsal kuramı da kaygı düşüncesi üzerine kuruludur.

Jonasçı kaygıdan korkuya gerileme, varoluşsal analitiğin büyük yarığından kaynaklanır. Varoluşsal analitik, Dasein’ı, dürtülerini arzu nesnelerine ve yüceltime dönüştürebilen bir bireyleşme süreci olarak yani arzulayan bir bireyleşme olarak düşünemez ve arzulanan nesnenin başka herhangi bir nesneyle yapısal olarak karşılaştırılamaz olduğunu ortaya koyan indirgenemez mistagojiyi izleyemez. Dasein’ın nesnesi, yani Dasein’ı var eden Sorge’nin nesnesi bir nesne olarak düşünülmez. Heidegger, bu nesneyi nesne olarak değil, yönelim olarak düşünür. O, bunu “-e doğru varlık” ve “-için varlık” olarak adlandırır. Heidegger, bu yapıları varoluşsal belirlenimler (existentials) olarak tanımlar. Heidegger’in ontolojik fark dediği ve tüm dikkatin nesne-olmayanı olarak belirlediği şey, Dasein’ın ölüme-doğru-varlıkta karşılaştığı yapıdır. Bu karşılaşma, anlık beklentiler (protentions) ile anlık anımsamaların (retentions) eklemlenmesiyle oluşur. Bu eklemlenme, organolojik koşullar içinde gerçekleşir. Bu koşullar, tarihselliğin (Geschichtlichkeit) arkeo-lojik ve farmako-lojik gerçekliğini oluşturur.

Bunları okudunuz mu?