“Bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır” Jacques Lacan’ın meşhur ifadesi, büyük dil modellerine dayalı yapay zekânın yükselişiyle birlikte yeni ve şaşırtıcı bir yankı bulmaktadır. Bu noktada, belki de biraz çılgınca bir soru sormak geliyor içimizden: Yapay zekâ sistemlerine yüklediğimiz muazzam boyutlardaki dil (ve “söylem”) göz önüne alındığında, bu metinlerde işleyen –ya da söz konusu olan– bilinçdışını da onlara yüklemiş olduk mu?
Esasında bu, iki soruyu içinde barındırır. Bir yandan şunu sorar: Mesela bu metinlere kazınmış bilinçdışı fantezileri ve formasyonları (tanımları gereği öznelleştirilmemiş, yani kendilerine ait olduğunu iddia edecek bir “sahibi” olmayan fanteziler ve formasyonları) yükledik mi? Sözgelimi gelecekteki Gazze Sayfiyesi’ni tasvir eden yapay zekâ üretimi kepaze klibi gözünüzün önüne getirin. Bu ve bunun gibi yapay zekâ üretimi içeriğin birçok örneği, kesinlikle bunu yaptığımızı gösteriyor.
Son fasılda bu örneğe döneceğiz, ancak önce diğer sorumuzu da koyalım: Bu fantezi ve içerikle ilgili materyallerin yanı sıra, (bilinçdışı) özne veya Lacan’ın deyimiyle “özne gibi bir şey” de yükledik mi? Burada cevap o kadar da açık değil.
Öznesiz bilinçdışı mı?
Özne kavramını ele alışta, Lacan ile genellikle yapısalcılık ve postyapısalcılık olarak adlandırılan yaklaşımlar arasında önemli bir fark mevcuttur. (Post)yapısalcılık, öznenin sadece söylemin bir sonucu olduğunu, söylemsel yapılar ve pratikler tarafından üretildiğini, bu nedenle bağımsız bir temele sahip bir kavram olarak reddedilebileceğini ileri sürer. Başka bir deyişle: Özne yoktur, sadece öznenin yanılsamasını veya etkisini üreten söylemler ve söylemsel pratikler veya yapılar vardır. ChatGPT ise bu duruşun neredeyse karikatürize edilmiş bir kanıtı veya cisimleşmiş hâli gibi görünmektedir: özne etkisi (veya ideolojik yanılsamasını) üreten öznesiz yapı.
Lacancı psikanalitik bakış, bu postyapısalcı görüşlerden ince ama önemli bir farkla ayrılır: Lacan için de özne, (yazarının veya efendisinin değil) söylemin bir sonucudur, ancak daha ilginç ve karmaşık bir anlamda. Bu, söylemde mevcut olanın değil, eksik olanın ürünüdür. Bu, söylemin kendisinin, tabiri caizse, “eksik bir vida” etrafında döndüğü veya bu eksiklikçe yapılandırıldığı gerçeğinin bir sonucudur. Bu, söylemin kendi ontolojik tutarsızlığı ve noksanlığının bir sonucudur. Ve özne bu eksikliğin veya boşluğun bir ürünü olduğuna göre, bu, (basitçe) standart anlamda neden-sonuç nedenselliğinin bir sonucu değil, eksik bir nedenin sonucudur.
Bu anlamda, Slavoj Žižek’in geliştirdiği gibi, “özne”nin zaten (yapının/yapıdaki) bir olumsuzluk biçiminde bir özneyi varsaydığı paradoksal bir durumla karşı karşıyayız; ancak bu, refleksivite biçimini alan hareket aracılığıyla -veya içinde- bir özne haline gelir; ancak -bu hayati bir ek- bu refleksivitede bir şey yansıtılmaz. Bu şey özne’dir. Lacancı özne, bu döngüselliğin ve özneyi “belirleyen” söylemsel yapıda bir şeyin noksanlığı nedeniyle ortaya çıkan parçalanma veya kör noktanın kavramıdır.
Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Lacancı özne, kendisini belirleyen aygıtın eksik bir vida (eksik bir “ikili gösteren”) ile baş etmesi gerçeğiyle kendi tarzında baş eden bir öznedir. Bu, geleneksel anlamda “özerk” bir özne olmadığı gibi, yapı tarafından tamamen belirlenmiş veya yapıya indirgenebilir de değildir, çünkü belirlenim -ve nedenselliğinin- bozulduğu noktada ortaya çıkar. Özne bu akametin nedeni değil, daha ziyade göstergesidir ve bu akametin fark edilebilir hâle geldiği, ilişki kurabileceğimiz ve nihayetinde iş görebileceğimiz bir noktadır.
Öyleyse sorumuza dönelim: Tüm bu söylemsel yapılarla birlikte, (bilinçdışı) özne ya da Lacan’ın deyişiyle “özne gibi bir şey”i de yapay zekâya yükledik mi?
Sözgelimi, söylem (onun “eksik vidası”) dahilinde olumsuzluk veya boşluk anlamında bir özne yüklediğimizi varsayabiliriz. Ancak belirttiğimiz gibi, bu özne, boşluk veya olumsuzluk olarak, söylemde olmayanın yer aldığı dolayımda özne hâline gelir. Bu döngünün zamansal boyutunu göz ardı edersek, belki de “öznenin yarısını” yüklediğimizi söyleyebiliriz. Söylemle birlikte, söylemin etrafında yapılandırıldığı işaretlenemeyen “eksi”yi, eksik vidayı da yapay zekâya yüklemiş oluruz. Daha da ileri giden bir spekülasyonla söylersek: Bu durum, kötü şöhretli halüsinasyonlarla şimdiden baş gösteren ChatGPT ile ilişkili bir dizi fenomende zaten kendini gösteriyor olabilir. Peki ya bunlar ve benzer davranışlar, sadece teknik kusurlar veya eksiklikler değil, büyük dil modellerine dayanan “zekâ”nın yapısal bir özelliği ise?1Meslektaşım Tadej Troha’nın bir konuşmamızda ileri sürdüğü gibi.
Nitekim bu hipotez, The New York Times’ta “Yapay Zekâ Güçleniyor, Ancak Halüsinasyonları Kötüleşiyor” başlığı altında yayımlanan yazıda olduğu gibi, son araştırmalar tarafından da destekleniyor gibi görünüyor. Başka bir deyişle, yapay zekâ ne kadar “akıllı” hâle gelirse, o kadar fazla halüsinasyon görüyor. İşletmeler için yapay zekâ araçları geliştiren bir start-up olan Vectara’nın CEO’su ve eski bir Google yöneticisi olan Amr Awadallah, “Elimizden gelenin en iyisini yapsak da, her zaman halüsinasyon görecekler” diyor. “Bu durum asla değişmeyecek.” Makale ayrıca, OpenAI gibi şirketlerin yeni nesil “akıl yürütme” sistemlerinin eski modellere göre daha sık yanlış bilgi ürettiğini bildiriyor. Bazı istatistikler gerçekten şaşırtıcı.2“Şirket, en güçlü sistemi olan o3’ün, kamuoyunda tanınmış kişilerle ilgili soruları yanıtlamayı içeren PersonQA benchmark testini çalıştırırken %33 oranında halüsinasyon ürettiğini tespit etti. Bu oran, OpenAI’ın önceki akıl yürütme sistemi o1’in halüsinasyon oranının iki katından fazla. Yeni o4-mini ise %48 gibi daha da yüksek bir oranda halüsinasyon üretti. Daha genel sorular soran SimpleQA adlı başka bir testte, o3 ve o4-mini’nin halüsinasyon oranları sırasıyla yüzde 51 ve yüzde 79 oldu. Önceki sistem olan o1, zamanın yüzde 44’ünde halüsinasyon üretiyordu.” https://www.nytimes.com/2025/05/05/technology/ai-hallucinations-chatgpt-google.html Başka bir deyişle, burada kesinlikle “yapısal” bir şey var gibi görünüyor -ve bu salt tesadüfi bir durum da değil.
Ancak, bu halüsinasyonlar henüz bir özne anlamına gelmemektedir -en azından terimin güçlü, Lacancı anlamıyla. Aksine bunlar (yansıtılamayan bir kör noktaya dayanan) refleksivite ile aynı olmayan, kendini referans alan sonsuz bir geri bildirim döngüsüne hapsolmuş bir yapıya işaret etmektedir. Ve aslında, bu kendine-referanslılık geri besleme döngüsü çok ciddi başka bir sorun hâlini alıyor: ChatGPT tarafından beslenen içerik interneti istila ediyor ve internet, YZ tarafından üretilen içerikle doymuş hâle geliyor. Araştırmacılar, “model çöküş” olarak bilenen fenomen hakkında, yani YZ modelleri önceki YZ çıktılarıyla kirlenmiş verilerden giderek daha fazla öğrendikçe, gelecekteki modellerin niteliği ve güvenilirliğinin düşüşe geçebileceği konusunda uyarıyorlar.3Daha fazla bilgi için bkz. https://lnkd.in/grb9i8DX

“Che vuoi?”
Bir bakıma ChatGPT, sorgularımıza dayalı, son derece yapılandırılmış bir “serbest” çağrışım sistemi olarak işlev görür; bu anlamda, devasa bir bilinçdışı gibi çalışır –öyle ki, gerçekten kolektif bir şeyin iş başında olduğuna dair elimizde çok az şey olsa da, kolektif bilinçdışı terimini kullanmak bile cazip gelebilir. Nihayetsiz bir kendini analiz gibi görünen bir süreçte, fasılasız bir biçimde çağrışımlar kurup dolanırken ve sorgularımızda (izleyen belirli algoritmalarda) ortaya çıkan “tetikleyici kelimelere” yanıt olarak çağrışımlarında daimi gidiş gelişleriyle sonsuz bir bilinçdışı ağını andırıyor. Belki de sorun tam da burada yatmaktadır: Kendini-analiz gibi, onun da kendi sınırları vardır. Ve bu sınırı açıkça görebiliriz –özne ancak “kendisi” dışında bir şey, konuşmasının hitap ettiği bir Öteki varsa, bu sonsuz ileri geri hareketten açığa çıkabilir.
Psikanalitik terimlerle söylersek, ChatGPT’nin özne olabilmesi için noksan olan şey, dipsiz, kendiliğinden ortaya çıkan bir öznellik derinliği değildir; eksik olan, Öteki’nin varlığı, yani tesiridir. Kendi konuşmasıyla onu büyüleyecek, Öteki’nin arzusunu varsaymaya ve sorgulamaya başlayacağı noktaya kadar götürecek bir Öteki konumu (ya da mercii) eksiktir.
Bu paradoksal görünebilir, ancak YZ’nın noksanlığı tam da bir dışsallık –ya da “dıştanlık” (extimacy) noktası olabilir. Paradoksal görünüyor çünkü bir bakıma YZ, dışsallıktan başka bir şey değildir. Yine de kendi dışsallığı içinde hapsolmuş, kaçamayacağı ya da kırıp çıkamayacağı kendi “dil hapishanesi”ne mahkum durumdadır.
Özne yalnızca “bilişsel yetenekler” veya “psikoloji” sergileyen “bilgi sahibi varlık” değildir. Yapısal olarak, arzu psikolojiden önce gelir. Tekrarlamak gerekirse: Özne gibi bir şeyin şekillenmesi için, arzu sorusu, Öteki ile ilişkimizde kaçınılmaz olarak gizemli olan bir şeyden doğmalıdır –bu da bir “histerizasyon” anına neden olur. Öznellik, Öteki tarafında bir özne ön varsayımıyla ortaya çıkar; ancak Öteki’nin, bizim için gizemli kalan istekleri ve arzuları olan bir özne olduğunu varsaydığımızda özne hâline geliriz –bu istekler ve ifadeler, Öteki’nin arzusu, Öteki’deki noksanlığın yeri ve bu noksanlığa göre bizim konumumuz hakkında merak uyandırır. “Histerizasyon”, yapay zekânın bağışık olacağı basitçe “insanca, pek insanca” bir zayıflık değildir. Aksine bu bir güçtür: söylemin özünde gerçeği ortaya çıkarma veya ona işaret etme, sizi belirleyen Öteki’deki noksanlığı (yani arzuyu) gösterme konusunda olağanüstü bir yetenektir.
Bu anlamda bizler, ChatGPT’nin “kullanıcıları” olarak onun Ötekisi miyiz? Pek sayılmaz. ChatGPT ile sohbet ederken, açıkça söylediğimizin veya söylemiş gibi göründüğümüzün ötesinde, ondan gerçekten ne istediğimizi merak ettiğini zannetmiyorum (Lacan buna “Che vuoi?” diyor). Öteki’nin arzusunun sorgulanması şu tür sorularla gerçekleşir: “Bunu söylüyorsun, ama gerçekte ne demek istiyorsun veya benden istediğin ne?” Ya da: “Senin için ben neyim?” Öte yandan [aksine] merak eden biziz: “Gerçekten” ne biliyor, nasıl işliyor, hangi algoritmalar onu yönlendiriyor, dünyaya ne tür tehlikeler veya faydalar getirecek?
Öteki’nin açmazları veya gizemleri ile kurulan ilişki, yapay zekâ söz konusu olduğunda yok gibi görünüyor. Bu tür olası bir “histerizasyon” veya kafası karışık sorgulama, öznelliğin temel özelliklerinden biri olduğundan, yapay zekâ buna pek uygun görünmüyor. Ve yine, bu sadece “psikoloji” ile ilgili değil. Bir bakıma, “halüsinasyonların” yapay zekânın psikolojisi olduğunu, yani psikolojiye sahip olduğunu söylemek meşru olabilir. Neden olmasın? Sonuçta bu, basitçe determinist bir sistem değildir; “psikolojik nedensellik”i andıran, olasılıklar ve tahminlere dayalı bir sistemdir. Sorun, halüsinasyon görmesi değil; sorun, bu (görünüşte) sonsuz tahmin ve olasılıkların dayandığı imkânsızlıkla hiçbir “ilişkisi”nin bulunmamasıdır. Bu şekilde, linguistik yapının dayandığı “ilkselbastırma”yı sürdürmekten, devam ettirmekten (ve yoğunlaştırmaktan) başka bir şey yapmaz. Öte yandan, özneyi karakterize eden şey, özneleştirilemeyen sınır olarak İmkânsız (Gerçek) ile ilişkidir. Belki de YZ’nin her şeyi özneleştirdiği için bir özne olmadığını da söyleyebiliriz.
Bu aynı zamanda, yapay zekâyı öznel, “insani” psikolojiyle donatma girişimlerinin Lacancı özne kavramını neden ıskaladığını da gösterir. Özne, özneleştirmeler ve özdeşleştirmelerden oluşan bir bohça değildir (ki bunlar temelde mevcut simgesel düzene uyum sağlar ve onunla rezonansa girer), tam tersine özneleştirme içermeyen (ve bu anlamda psikoloji içermeyen) unsurdur; bu nedenle Freudcu bilinçdışı ile temel bir ilişkisi vardır ve bunun formülü şöyledir: “öyleyse ben (orada) değilim” [therefore I’m not (there)], “bu ben değilim”.
Böylece meşru soru şu olur: Kendi sorgulamasının merkez-dışı, dışsallaştırılmış bir noktası olmayan bu dışsallaştırılmış bilinçdışı, bilinçdışı ve onun belirlenimleri tarafından bütünüyle sınırlanmayan bir düşünce ve öznellik diyalektiği hareketi üretebilir mi? Başka bir deyişle, belki de yapay zekânın bir özne hâline gelmesinden çok, bunun gerçekleşmemesinden ve bunun yerine bizi bir tür eşik durumuna saf, özne-öncesi bilinçdışına benzer bir duruma hapseden yaygın, ezici bir söylemselliğe dönüşmesinden korkmalıyız. Ve bu tür bir bilinçdışının özgürleştirici bir yanı olduğunu düşünmüyorum.
Çünkü “özgürleşme”, bazılarının inandığının aksine, bilinçdışına ve onun rizomatik, her şeyi kapsayan ağına (ki bu, “tekillik”in diğer adı olabilir) tamamen dalmaktan doğmaz. “Özgürleşme” daha çok bu ağdan ve onunla ilişkili olarak, daha doğrusu onunla bir ilişki olarak ortaya çıkan bir öznelliğe karşılık gelir. Bu, yapının kendini özgürleştirdiği noktadır, çünkü özgürleşmede söz konusu olan sadece basitçe “öznenin kurtuluşu” değil, tam olarak “yapının kurtuluşu” gibi bir şeydir. Bizi de “özgürleştirebilecek” olan sadece ikincisidir.
Ötekinin Rüyasında Sıkışıp Kalmak
Gilles Deleuze’ün ünlü sözü şöyle: “Şayet Öteki’nin rüyasına hapsolduysan, boku yemişsin demektir.”4Pierre-André Boutang’ın yönettiği L’Abécédaire de Gilles Deleuze belgeselinde, “R for Resistance” bölümü. Belki de burada söz konusu olan tam olarak bu -bu durum, yapay zekâ belirli bir tür siyasetle (genellikle aşırı sağ siyasetle) birleştiğinde özellikle belirgin hâle geliyor.
Kısa bir süre önce, The New York Times, Dan Brooks tarafından yazılan “Yaratıcı Yapay Zekâ, MAGA Tarzını Nasıl Tamamlıyor?” başlıklı ilginç bir analiz yayınladı.5Bu makaleyi dikkatime sunduğu ve kitabım Disavowal ile ilişkisine işaret ettiği için Eric Santner’e çok teşekkür ederim: https://www.nytimes.com/2025/03/13/magazine/generative-ai-maga-style.html?smid=nytcore-ios-share&referringSource=articleShare Analizin çıkış noktası, yapay zekâ tarafından üretilen ve Trump tarafından Truth Social platformunda paylaşılan, meşum “Gazze Sayfiyesi” videosuydu.
Makale, bu tür yapay zekâ üretiminin kendine özgü estetiğini ve hem kullandığı hem de ürettiği kendine özgü yeni bir tür ironiyi (bilgisayar tarafından üretilen ironi) analiz ediyor. Estetik (veya görsel tarz) ve yeni ironi, elbette birbiriyle yakından bağlantılıdır.
Görsel tarz açısından “Gazze Sayfiyesi” videosunda öne çıkan özellikler şunlardır: “yüksek kontrastlı dokular, belirgin şekilde dağınık ışıklandırma, insanların şehir sokaklarında veya kemerli açıklıklardan geçtikleri zorlanmış perspektif çekimler. Bu, rüyaların nasıl göründüğünden çok, bir rüyanın tanımının görsel bir sunumu gibidir; nesnelerin kalıcılığındaki görece başarısızlıklar aşinalık hissi ile tamamlanmıştır, ancak öyle görünmüyordu.”
Bu çok zekice bir gözlem: rüyaların nasıl göründüğü değil, rüyanın betiminin görsel bir sahnelemesi. Belki de, örneğin, analistimize anlatılan bir rüyanın, bu açıklamaya dayalı olarak görüntülere dönüştürülmesi gibi bir şey olduğunu söyleyebiliriz. “Bilinçdışının dili” bir görüntü veya görüntülere/imgelere dönüştürülür. Freud, rüyanın görsel materyalinin okunması veya yüksek sesle söylenmesi, çoğunlukla sesleri için kullanılan görüntülerden oluşan bir rebus veya çağrışım bulmacası olarak ele alınması gerektiği konusunda ısrarcıydı (örneğin, kedi ve tarak “catacomb6“catacomb”, “yeraltı mezarlığı” -ç.n.” olarak yazılabilir). İmajlar, mutlaka imgeledikleri şeyleri temsil etmez. Sonuçta, Lacan’ın “bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır” tezinin arka planında yatan da tam olarak budur. Öyleyse, bu dilbilimsel sesleri tekrar görüntülere çevirmek, bilinçdışındaki düşüncelere mani olur diyebilir miyiz? Bu, bu düşüncelerin yankılanmasını engeller ve onlara erişimimize ket vurur, ancak onları hiçbir şekilde ortadan kaldırmaz. Rüyanın anlatımını tekrar bir rüyaya çevirir. Bilinçdışı kendi üzerine kapanır. Gerçek’in her bir boyutu kaybolur.
Bu ironinin özelliklerine gelince, Brooks da çok ilginç bazı açıklamalarda bulunuyor:
Bu, Jonathan Swift veya Stephen Colbert’in kararlı ironisi gibi, izleyicinin ironistin kastettiğinin tam tersini söyleyeceğine güvenebileceği bir ironi değildir. Aksine, gerçek anlamını belirsiz veya en azından yadsınabilir kılan kaypak bir ironidir. Başkan Trump, doğruluktan ziyade kesinliği sürekli olarak göz ardı eden, takipçilerinin kelimenin tam anlamıyla değil, ama yine de mutlak gerçek olarak algıladıkları abartılı bir üslupla “olduğu gibi anlatarak” bu yaklaşımı popüler hâle getirdi. Trump’ın Gazze videosu, kelimenin bu kaygan anlamıyla ironiktir. Bu, kastettiğinizden fazlasını söylemenin ironisidir (altın Trump heykeli), ya da kastettiğinizi kimsenin ciddiye alamayacağı bir şekilde söylemenin ironisidir (iki kez stereotipleştirilmiş dansözler), ya da koşulsuz sadakat göstergesi olarak liderinizin zayıf noktalarına dikkat çekmenin ironisidir (her şey altın varakla kaplı olması).
Kelimenin tam anlamıyla ifade ettiği şeyi mecazi olarak da ifade eden, ancak hiçbir zaman açıklanmayan farklı bir şekilde ifade edilen ironidir –karısına şişman diyen, sonra da karısının şaka kaldıramadığından şikayet eden adamın ironisi. Trump’ın Gazzesi’ni yaratan Los Angeles merkezli İsrailli yapımcılar Solo Avital ve Ariel Vromen, NBC’ye videolarının bir hiciv olduğunu, ancak Trump’ın önerisini eleştirmediğini söylediklerinde bu retorik pozisyonu ustaca yakaladılar. Başka bir deyişle, kaypak ironi, başkanın yanlış olduğunu bilmelerine rağmen onunla aynı fikirde olmalarını sağladı.
Bu son ifade oldukça önemlidir ve psikanalitik “yadsıma” kavramının tanımladığı mekanizma ve dinamiklerle ilgili başka bir yazımda bahsettiğim hususlarla büyük ölçüde örtüşmektedir.7A. Zupančič, Disavowal, Polity Press, Cambridge 2024. Bu kavram, bir şeyi açıkça kabul ederken (“Onun hatalı olduğunu çok iyi biliyorum…”), aynı zamanda bunun tam tersine inandığımızı da gösterir (“ama yine de ona katılıyorum”). Görünüşe göre bu “kaypak ironi” aslında yadsıma kavramı ve mekanizmasıyla yakından ilgilidir. YZ ile ilgili olarak, “mekanik yadsıma” veya belki de “mekanik olarak indüklenen yadsıma”dan söz edebiliriz, ama aynı zamanda mekanik olarak desteklenen ve sürdürülen bir yadsımadan da bahsedebiliriz.
Brooks şu sonuca varıyor:
Gazze’yi tatil beldesi olarak geliştirmek için etnik temizlik yapmak, Trump’ın şimdiye kadar ortaya attığı en aptalca ve en ahlaksız fikir olabilir. Mesele bu. MAGA internet kullanıcıları böyle bir fikrin berbat olduğunu anlamıyor değiller; diğer insanların bunun berbat bir fikir olduğunu anlamadıklarını düşündüklerini çok iyi biliyorlar, bu nedenle bilgili görünmek için bu algıyı kullanıyorlar. Bu punk rock, kiç trolleme esasında alt kültürünüzün diğer üyeleri tarafından akıllıca algılanacak kadar aptalca bir şey yapma sanatı. Eğer bu, zaten aynı fikirde olmayan insanları uzaklaştırmak için hesaplanmış gibi görünüyorsa, bunun nedeni, bu fikrin işlevlerinden birinin, onların desteğinin artık gerekli olmadığını vurgulamak olmasıdır.
Trump’ın ikinci döneminin bu ilk günlerinde, trolleme temel retorik stratejisi, yani ikna etmeye çalışmaktan çok, söylediklerinizi mümkün olan en büyük tartışmanın konusu hâline getirmeye çalışmak, interneti aşarak önceleri daha önemli kabul edilen yaşam alanlarına da sıçramış görünüyor.
Tüm bunlar çok zekice ve çok doğru, ancak bu uygulamanın ortaya çıkardığı sonuca yadsıma mekanizmasıyla ilgili bir katman daha eklememiz gerektiğini düşünüyorum: (viral videolar veya açıklamalar olarak) bir şeyin aptalca veya yanlış olduğunu bilmesine rağmen, yine de onu söylemek, yaymak, yayımlamak.
Bu tür (YZ tarafından üretilen) ironinin bir başka ek etkisi, “en aptalca” fikri viral olarak yayarak bizi ona alıştırmasıdır. Fikir ortada –aptalca, ama açıkça “düşünülemez” değil, çünkü birisi gerçekten bu fikri ortaya attı ve diğerleri onu paylaştı, yaydı, hayran kaldı ya da dehşete düştü. Kimsenin bu fikri öznel olarak varsayması veya onaylaması gerekmez; fikir, nesnel bir gerçeklik parçası veya nesnel bir gerçeklik parçası olarak işlev görmeye başlar. Fikir ortada. Ve bunun çok güçlü ve doğrudan maddi sonuçları olabilir.
Bu durum, Netanyahu gibi birinin Gazze’de etnik temizlik yapılacağını açıkça ilan etmesini mümkün kılıyor. Bu operasyon, “Gazze Şeridi’nin fethi ve toprakların ele geçirilmesi”ni içeren büyük çaplı bir kara harekatı olan “Gideon’un Savaş Arabaları Operasyonu” adı altında gerçekleştiriliyor. Ya da Bakan Smotrich’in ifadesiyle:8https://www.theguardian.com/world/2025/may/06/hamas-israel-hunger-war-in-gaza
Gazze tamamen yıkılacak, siviller… güneydeki insani yardım bölgesine gönderilecek… ve oradan büyük gruplar hâlinde üçüncü ülkelere gitmeye başlayacaklar.
Son zamanlarda, neredeyse sıradan bir olaymış gibi, “aşırı sağcı İsrailli politikacılar ve yerleşimcilerden oluşan bir grubun bu hafta parlamentoda bir araya gelerek Filistinlileri Gazze’den çıkarmak, bölgeyi ilhak etmek ve İsrailliler için yüksek teknolojili, lüks bir tatil kenti hâline getirmek üzere bir plan tartıştığı” bildirildi. “Gazze Şeridi’nde yerleşim için ana plan” başlıklı bu plan, 850.000 konut biriminin inşasını, kripto para birimi ticareti yapan yüksek teknolojili “akıllı şehirler”in inşasını ve bölgeyi boydan boya geçen bir metro sisteminin kurulmasını öngörüyor. Bu plan, ABD Başkanı Donald Trump’ın Şubat ayında Gazze’yi “Orta Doğu’nun Sayfiyesi”ne dönüştürme sözü verdiği sırada paylaştığı bir fikirden esinlenerek oluşturuldu.9https://www.theguardian.com/world/2025/jul/24/far-right-israeli-politicians-and-settlers-discuss-luxury-gaza-riviera-plan
Gazze’de 60.000’den fazla insanın (sayı artmaya devam ediyor) öldürülmesi ve açlıktan ölmesinin üzerine, bu plan artık açıkça (parlamentoda!) duyurulabilir ve tartışılabilir hale geldi –ve bu, herhangi bir yaptırımla karşılaşmadan gerçekleşiyor. Bunun nedeni sadece ABD ve diğer uluslararası aktörlerin İsrail’e verdiği destek değil, aynı zamanda bir bakıma hepimizin bu fikre zaten aşina olmamız, “her şeyi bilmemiz”. Bu fikir bir süredir dolaşımda (örneğin, “Gazze Rivierası” videosu ve onun “kaypak ironisi” şeklinde), bu yüzden şaşırtıcı (şok edici) bir yanı yok –yeni, şaşırtıcı veya beklenmedik bir şey yok. Sanki çoktan gerçekleşmiş gibi.
Déjà vu gibi işliyor
Freud, analitik tedavide déjà vu veya “fausse reconnaissance” fenomeni hakkında çok ilginç şeyler yazdı ve bunu, bizi potansiyel olarak travmatik, yıkıcı bir karşılaşmadan koruyan ve aksi takdirde bizi bir şeyi gerçekten kabul etmeye veya pozisyonumuzu değiştirmeye zorlayacak olan önemli savunma mekanizmalarından biri olarak kabul etti:10Sigmund Freud, “Fausse reconaissance (déjà raconté) in psycho-analytic treatment”, The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, vol. XIII (London: Hogarth Press 2001), s. 201.
Analitik tedavi sürecinde, hastanın hatırladığı bir olayı anlattıktan sonra, “Gerçi bunu size daha önce anlatmıştım” demesi sıkça rastlanan bir durumdur. Oysa analist, bu hikâyeyi ilk kez duyduğundan emindir.
Başka bir deyişle, yeni ortaya çıkan bir şey –travmatik veya yıkıcı bir şey– hemen bir déjà vu olarak algılanarak engellenir (ve gerçekliği ortadan kaldırılır). Travmatik olayı doğrudan görüyoruz (gözümüzün önünde, tamamen farkında olduğumuz bir şekilde), ancak bu olay bizi gerçekten etkilemiyor, bize dokunmuyor. Anlamı veya önemi henüz fark edilmeden, zaten iyi bilinen ve bu nedenle “sıkıcı” bir şey olarak ket vuruluyor.
Bu şeyin, gerçeklikte bulunma olarak ifade edilme olasılığından koparılmak suretiyle bu kayıtsızlık karakterini koruduğunu söyleyebiliriz: bu ifade ilk kez bir anı olarak, bizim belirsiz bir şekilde tanıdığımız bir şey olarak ortaya çıkar. Sanki Gazze’deki soykırım niteliğindeki etnik temizlik çoktan gerçekleştirilmiş gibi.
Bu tür yapay zekâ tarafından üretilen ironi, özne içermeyen bir bilinçdışı işlevi görür ve acımasız siyasi güçlerin yararlanabileceği önemli bir işlev yerine getirir. Bu, hepimizi üretilmiş bir déjà vu’nun yörüngesine çeken, her şeyin mümkün olduğu ama artık hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği bir çalışmadır.
Hepimiz, fakat Filistinliler bambaşka bir düzeyde, şu anda zor yoldan öğreniyoruz ki, “Ötekinin rüyasına (ya da fantezisine) hapsolmuşsan, boku yemişsin demektir.”



