Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Yeni Trend: Post-Hakikat

Bir yandan hakikati ararken bir yandan hakikat-olmayana saygı beklemek. Tekno-enformasyon çağının ironisi işte bu arada kalmışlık durumu.

Başlıklar

“Hakikat-sonrası / Post-Hakikat” (İng. Post-Truth), 1992 yılında Amerikan politikasına gönderimle kullanımından ve Ralph Keyes’in 2004 yılında çağı niteleyen bir kavram olarak kitap başlığına taşımasından sonra, Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü seçildiğinde, mesele ilk elden etik bir düşüş meselesi olarak algılandı. Bu bağlamda, hakikatin önemsizleştirilmesi, yalan söylemenin veya yalan söylenmesinin artık umursanmıyor oluşuydu. “Hatta doğruyu söylemek artık fabrika ayarlarımızdan biri olarak görülmüyor”du (Keyes, 2019: 12).  Mesele, kişisel inançlarımız ve bu inançlara tutkulu bağlılığımızla beslenen duygularımızla ilgiliydi. Öyle ki, post-hakikat “nesnel olguların, kamuoyu oluşturmada, duygulardan ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumu” şeklinde tanımlanmıştır (OxfordLanguages, Word of the Year).

Bu durumun büyük bir bölümünü psikoloji terimleriyle anlamlandırabilir ve hatta açıklayabiliriz. Zira temelde mesele iletişim içerisinde bir davranış kalıbı olarak yalan söylenmesine karşı tepkimiz ve yalan söylemeye dair motivasyonlarımızla ilgili görünmektedir. Oysa, “ ‘yalan’ sözcüğüyle bilerek, aldatma maksadıyla oluşturulan yanlış ifadeyi; ‘yalancı’ sözcüğüyle de aldatma maksadıyla bilerek yanlış bilgi yayanı” kast ediyorsak durum değişmektedir. Zira, post-hakikati esas belirleyen durum, tanım içerisinde vurguladığım “bilerek”, “yanlış” ve “yanlış bilgi” sözcüklerinin göndergesinin ne olduğu ve nasıl belirlendiği üzerindeki olağan mutabakatın artık mevcut olmayışıdır.

Toplumsallık içerisinde örgütlenebilmemizi, organize olabilmemizi ve böylece tür olarak hayatta kalabilmemizi sağlayan “güven” ve “bağlılık”ı tesis eden “doğruluk” (doğruyu söylemek) ve “yalan”ın bağlamsal konumuna dair etik temelli üç yaklaşıma1(1)“yalan söylemek yanlıştır, nokta”; (2)“duruma göre değişir”; (3)“iyi bir yalan için söylenecek çok neden vardır” (Keyes, 2019: 40). bir dördüncüsü epistemolojiden gelmiştir: Doğru söylemek ve yalan söylemek arasındaki, temelde de doğru ve yanlış arasındaki farkı (ayrımı) belirleyen kriter(ler) üzerine yalan söylenebilir mi? Daha açık bir soruyla, yalanı “yalan”, yanlışı “yanlış” olarak belirleyen epistemolojik kriter üzerine yanlışa düşmek ne anlama gelmektedir? Bu bağlamda, “hem zaten hakikat nedir ki?” veya “kime göre, neye göre?” sorularında gömülü bir “post-” durumuna hiç de yabancı değiliz. “Modern”, “modernizm”, “modernite” ve nihayetinde “aydınlanma” eleştirilerinin şemsiye kavramı olan “post-modern” ile “hakikat” daima tartışmanın hedefi ve / veya odağı olmuştur. “Hakikat” veya en azından “hakikatin olanağı” üzerine önceki mutabakat, aynı zamanda bilimin meşrulaştırıcısı olduğu için, mesele, özellikle günümüzde hızla bir “bilim” tartışmasına evrilmektedir.  Bilim, “bilim” üzerine doğru bir kavrayış geliştirebilmiş midir? Veyahut, bilim (özellikle sosyal bilimler olarak) kendi üzerine bir refleksiyon geliştirebilecek epistemolojik dinamiğe sahip midir? Eğer değilse, bu görev halen ve aslen felsefenin midir? Peki, çağımızda kim dinler felsefeyi?

Bu temelde şöyle bir önermeler zinciri oluşturmak mümkündür: Bilgi temelli olmayan (ya da bilgiye ve/veya doğruluğa ilişkin ölçütten yoksun), diğer bir deyişle bilimi temel alan epistemolojik bir standarda göreli olarak oluşturulmamış, şüphe edilmemiş ve sınanmamış fikirler ile cehalet (gerçeklikle ilişkili olmayan, gerçekliği temsil etmeyen, gerçekliğe etki edemeyen fikirler ve bu fikirlerin epistemolojik statüsüne/değerine dair bilinçsizlik hali) arasında bir ayırım yapılamaz. O zaman da “cehalet” bir başka fikirmiş gibi görünerek, fikir / düşünce özgürlüğünün tüm kapsamından ve haklarından faydalanma talebinde bulunabilir. Bu, “Yeni Cehalet Çağı”nın semptomlarından biri olsa da bu semptomun tarihin tümünde gerçekleşen bir durum olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir görünmektedir. Ne de olsa, bilgi ve bilmek ile ilgili problemler bizim için türümüz ile yaşıttır.

Bu problemle yaşamak ve daha da önemlisi onun farkında olmak evrimsel-biyolojik adlandırmasıyla, soyu tükenmemiş tek insan alt türü olan ve düşündüğünün üstüne düşünebilen insan türü olan homo sapiens sapiense özgüdür ve bu zihin yapısı en az 300.000 yıl yaşındadır. Bu 300.000 yıl içerisinde bilişsel alt yapımızın ve yeteneklerimizin bilgiyi ve düşünceleri gerçeklik temelli rafine etme potansiyelinden daha fazla mevcutta gelenekten kazanılmış hızlı yargıları, yanlış temsilleri ve inançları rasyonalize etme edimselliğiyle kullanıldığı aşikârdır. Ama yine de bilgiyi rafine etme edimselliğimiz kullanıldığı kadarıyla bile bizi buraya kadar hayatta tutmuştur.

Ancak bu 300.000 yılın son 31 yılında (1993 yılı) “Internet”2İnternet teknolojisinin kökenleri 1950’li ve 60’lı yıllardaki çalışmalara dayanmaktadır. teknolojisi ve multimedya-internet özelliklerini destekleyen ilk popüler akıllı telefon olan iPhone (ilk modeli 29 Haziran 2007’de tanıtıldı) ile bir faz değişimi yaşandığı yadsınamazdır. İçinde bulunduğumuz dönemde, bu değişimle birlikte epistemolojik bağlamda ‘yön belirleme problemi’ ‘kaynak ve üretim problemi’nin önüne geçmiş durumdadır. Bu yer değiştirmenin temelinde bilgi-iletişim-dünyasındaki değişim, ‘bilgi’ trafiğinin hızında ve boyutundaki üssel artış yatmaktadır. Öyle ki, mal, hizmet, sermaye ve insan gücünün serbest hareketi üzerine kurulu olan küreselleşme, veri ve bilgi trafiğini de kapsamaya başladığında, özellikle internet ile birlikte, tüm avantaj ve dezavantajlarıyla birlikte, bir yan etki olarak ‘tekten teke – tekten çoka ve nihayetinde çoktan çoka’ yayılımı ve buna bağlı ağ yapısını yarattı.

Bu ağda açığa çıkan fark “bilginin [çoğu zaman enformasyona dönüşmek pahasına] klasik ekonomide tanımlanmış olan kıt kaynaklar arasından çıkmış olması”dır. Bu durumun davranış açısından getirdiği farklılıksa, bilgiye gitmek yerine doğru bilginin özümsenmesinin daha önemli olması”dır (Eczacıbaşı, 2019: 143). Bu, aynı zamanda 2,2 milyar üyesiyle, çoğu sessiz ama takipçi olan ‘vatandaşlarıyla’ sanal bir ülkeye dönüşen Facebook’un / Instagram’ın ve ‘vatandaş haberciliği’nin mecrası olmakla ‘beşerî problemler üzerine tartışma forumu’, ayrıca dezenformasyon kaynağı olma özelliklerini bir arada taşıyan Twitter’ın (X’in) birer baskın mecraya, klasik ansiklopedi biçimini ve hatta içeriğini tümüyle değiştirmiş olan Wikipedia’nın ve tüm ‘çöpleriyle’ birlikte Google’ın birer kaynak olarak ‘kullanıma hazır’, ‘el-altında’ şeylere dönüşümüdür.

Böylece, hemen hiçbir hiyerarşik filtreleme mekanizması olmaksızın ‘bilgi ve veri yayılımı’ mümkün ve mevcut hale geldi. Böylece de “akıllı telefon” (İng. smart phone) adlandırması da neredeyse bir boş gösteren haline gelerek, bu aletleri veri, bilgi ve haber üretim ve tüketiminin dolayımı olan “cihaz”lara (İng. device) dönüştürdü. Gerçekliği kavramlar dolayımıyla ‘kavrayabilen’ insan zihni için bu cihazlar kavramların dolayımı haline gelmiş durumdadır. Hız, kapsam artışı ve ulaşılabilirlik gibi getirileriyle enformasyon çağını tamamlayan bu cihazlar dünyasında ve genel olarak enformasyon çağında karşımızda makro bir soru var: İnsanlık bu kadar ilerlerken insanlar neden git gide cahilleşiyorlar? (Bu sorunun olası yanlış anlaşılmasını engellemek için bir kez daha tanımımı hatırlatmak isterim: Cehalet: gerçeklikle ilişkili olmayan, gerçekliği temsil etmeyen, gerçekliğe etki edemeyen fikirler ve bu fikirlerin epistemolojik statüsüne/değerine dair bilinçsizlik hali.)

Hepimizin aslında bildiğimizden daha fazlasını bildiğimizi düşünmekte oluşumuza gönderimli olarak kullanılan “bilgi ilüzyonu” (İng. knowledge illusion) kavramı bu soruyu sorabilmemizi ve yanıt denemesinde bulunabilmemizi sağlamaktadır. Steven Sloman ve Philip Fernbach’ın (2017: 10) bu kavramsallaştırması ile gündeme getirdikleri sorunun orijinal hali şöyledir: “Nasıl oluyor da insanlar aynı anda hem yaratıcılıklarıyla hem de cahillikleriyle bizi hayal kırıklığına uğratabiliyorlar? Anlayışımız (kavrayış gücümüz) ne kadar sınırlı olsa da nasıl –gerçekliği bilme konusunda– bu kadar ustalaştık?” Bu durum, insan için kökensel bir çelişki veya paradoks gibi görünüyor. Ancak söz konusu olanın bir paradoks olmadığının kanıtı bireylerin ötesinde bireyler arasındaki ilişkisellikte yatıyor. Türümüzün en önemli ve ayırt edici özelliği “ne olursa olsun gerçekliği doğru olarak bilmek” üzerine değil, işlevsel olarak organize olabilmekte yatmaktadır: İnsanların termonükleer bomba inşa edebilmesi inanılmaz. İnsanların aslında termonükleer bombalar yapmaları (ve nasıl çalıştıklarını tam olarak anlamadıklarında bile onları patlatmaları) eşit derecede inanılmaz. Çoğumuzun bu sistemlerin nasıl çalıştığına dair sadece belirsiz bir anlayışa sahip olmasına rağmen, modern yaşamın rahatlığını sağlayan yönetim sistemleri ve ekonomileri geliştirmiş olmamız inanılmaz. (…) İnsan zihni, bilgi yığınlarını saklamak için tasarlanmış bir masaüstü bilgisayar gibi değildir. Zihin, yeni durumlarda kararlara rehberlik etmek için yalnızca en yararlı bilgileri çıkarmak üzere geliştirilmiş esnek bir problem çözücüdür. Sonuç olarak, bireyler dünya hakkında çok az detaylı bilgiyi kafalarında saklarlar. Bu anlamda, insanlar arı gibidir ve toplum bir arı kovanıdır: Zekâmız bireysel beyinlerde değil, ortak akılda bulunur. Bireyler işlevlerini yerine getirmek için sadece kafataslarımızda depolanan bilgiye değil, aynı zamanda başka yerlerde depolanan bilgilere de güvenirler: bedenlerimizde, çevrede ve özellikle diğer insanlarda. Hepsini bir araya getirdiğinizde, insan düşüncesi inanılmaz derecede etkileyici. Ancak bu, herhangi bir bireyin değil, bir topluluğun ürünü (Sloman & Fernbach, 2017: 9, 10, 12).

Genel olarak bilimsel bilginin komplike hale ve daha önce hayal edilemeyecek denli derinleşmesine bağlı alt-uzmanlıkların ürünü haline gelmesi ve dünya çapında demokrasinin hızla popülizme dönüşmekte olduğu gerçeği birlikte düşünüldüğünde, bilgiye ulaşma konusunda devrim yaratan teknolojiler, bütün olumlu etkilerinin yanısıra bireyleri cahilleştirirken çok ciddi bir eşiğe ulaşarak türü de cahilleştirme riskine ulaşma noktasındadırlar. Öyle ki, tüm ikilikleriyle (veya çelişkileriyle) bu yüzyıl mevcut haliyle Dickens’ın yüzyılı olmaya devam ederken, bir yandan da Jules Verne’ün, H. G. Wells’in, Marry Shelley’in ve George Orwell’ın yüzyılıdır. Problem, geleceğe ilişkin projeksiyonlarda bulunan bu yazarların hepsinin ütopya ve distopyalarının eşzamanlı olarak gerçekleşmiş olmasıdır.

“Senin cehaletin benim yaşamımı etkiliyor” kibri ile “anti-entelektüalizm” arasında sıkışmak, atom-altı parçacık boyutunda ampirik müdahalelerde bulunabilmek ile Hiroşima’ya atılan bombanın erittiği saati açık artırmaya çıkarmak, tarihte hiç olmadığı kadar çok şey bilirken, bu bilme biçimi hakkında kakofoniler içerisinde kalmak. Bir yandan hakikati ararken bir yandan hakikat-olmayana saygı beklemek. Tekno-enformasyon çağının ironisi işte bu arada kalmışlık durumu.

 

Kaynaklar

Bacon, F. (2012). Novum Organum. çev. Sema Önal. İstanbul: Say Yayınları.

Descartes, R. (2013). Usun Doğru Yönetimi ve Bilimlerde Gerçeklik Arayışı İçin Yöntem Üzerine Söylem. çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınları.

Dickens, C. (2016). İki Şehrin Hikâyesi. çev. Azize Bergin. İstanbul: Alfa Basım Yayın.

Eczacıbaşı, F. (2019). Daha Yeni Başlıyor  –Geleceğin Dünyasında Esneklik, Yakınsama, Ağ Yapısı ve Karanlık Taraf, 4. basım, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları.

Feyerabend, P. (2015). Bilimin Tiranlığı. (Çev. Barış Yıldırım). İstanbul: Sel Yayınları.

Fuller, S. (1996). “Does Science Put an End to History, or History to Science?”. Social Text, No. 46/47, Science Wars (Spring – Summer, 1996), 27-42.

Fuller, S. (2022). Hakikat Sonrası -Güç Oyunu Olarak Bilgi-. (Çev. Emre Bilgiç). Ankara: Fol Yayınları.

Harrari, Y. N. (2016). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens –İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi–. çev. Ertuğrul Genç, 19. Basım. İstanbul: Kolektif Kitap.

Keyes, R. (2019). Hakikat Sonrası Çağ –Günümüz Dünyasında Yalancılık ve Aldatma– Çev. Deniz Özçetin. 2. basım, Ankara: DeliDolu.

Sloman, S. & Philip Fernbach, P. (2017). The Knowledge Illusion –Why We Never Think Alone–. New York: Riverhead Books.

Word of the Year 2016, OxfordLanguages, Erişim: 20.12.2020, https://languages.oup.com/word-of-the-year/2016/

[1] (1)“yalan söylemek yanlıştır, nokta”; (2)“duruma göre değişir”; (3)“iyi bir yalan için söylenecek çok neden vardır” (Keyes, 2019: 40).

[2] İnternet teknolojisinin kökenleri 1950’li ve 60’lı yıllardaki çalışmalara dayanmaktadır.