Demo v1.0

14 Temmuz 2024, Pazar

Beta v1.0

Sonunda Makinedeki Hayaletlere mi Dönüştük? Teknoloji, Şiirsel Öznellik ve Ölüm

Teknoloji şüphesiz ki ilericidir. Peki ama teknoloji güdümlü ilerleme düşüncesinin kendi şiddetini beraberinde getirdiğini ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğunu fark etmekten ne zaman vazgeçtik?
Çeviren:
Cemre Su Kavalalı
Kaynak:
The Philosopher

Makine Olarak İnsan

İnsanların kolonileşen makineler arasında hayaletleştiği düşüncesi uzun bir felsefi geçmişe sahip. Gilbert Ryle’ın René Descartes hakkındaki erken dönem düşünceleri ve beden ile zihin arasında yaptığı ayrımdan1Gilbert Ryle, 1949’da kaleme aldığı The Concept of Mind isimli kitabında Descartes’ın beden ile zihin arasında yaptığı ayrımı anlatmak için “the dogma of the ghost in the machine” (makinedeki hayalet dogması) ifadesini kullanır. tutun kendisinden ilhamla Arthur Koestler’in yazdığı The Ghosts in the Machine (Makinedeki Hayaletler) kitabına kadar haklı olarak teknolojik köleleşmenin ve kendi türümüzün sonunun yaratıcıları olabileceğimize dair bir şüpheyle karşılaşırız; ki bu kitapta Koestler, insanlığın arzuladığı mutlak aşkınsallığın onu teknolojik bir fetişizme ittiği ve bunun insanlığı kendi yok oluşuna hızla yuvarladığı hakkında uyarır.

Bu düşüncelerin çoğu, politik modernitenin doğuşundan itibaren, makinevari düşünmeye yönelişin kendimizi bir tür olarak görme biçimimizin ayrılmaz bir parçası olduğunun farkına varılmasıyla türemiştir. Bu sadece ilerlemenin mekanik yönünü değil, daha geniş anlamda güvenlik ve özgürlük gibi en değerli politik kavramlar hakkında nasıl düşündüğümüzü de içerir. Jacques Derrida, Thomas Hobbes’un (modern düşüncede egemenlik kavramının doğuşuna yol açan) meşhur politik incelemesi Leviathan hakkında bir derste şunu ileri sürmüştür:

Bu egemenlik, demirden bir akciğer gibi, yapay bir solunum, bir ‘Yapay Ruh’. Dolayısıyla devlet bir tür robot, insan kılığına girmiş hayvani bir canavar ya da hayvani canavar kılığında insan olarak doğal insandan daha güçlüdür vs. Sanki yaşamın gücünü arttırmak için tasarlanmış devasa bir protez gibi.

Teknolojinin bütünsel gücünü büyüklük ve canavarsılığın bir karışımı olarak öngören egemenliğe dair bu erken dönem okuması, Fritz Lang’in 1927 yapımı kehanetvari filmi Metropolis’i anımsatır. Lang bizi makine gücünün, insanlığı kendi kibirli niyetleriyle tam anlamıyla boğan korkunç sonuçlarıyla birlikte insanları ilerleme uğruna yapay robotlarla değiştirmenin baştan çıkarıcı tehlikesi hakkında uyarır; ki Lang’in sinematik başyapıtında bu gerçekten baştan çıkarıcı bir tehlikedir. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ile yapılan karşılaştırmalar da değişmez bir şekilde varlığını sürdürür. Tüm bu uyarılara rağmen, makinelerin özgürlüğü olanağına dair büyülenişimiz 20. yüzyılda bilimin kazandığı zaferlerle yalnızca ivme kazanmış görünüyor. Gerçekten de süregiden ilerlemenin ayak izlerine olan sonu gelmez bağlılığımız, hem zihinsel hem de toplumsal yaşantımızın işleyiş ve işlevlerini kavrayışımız üzerinde derin izler bırakıyor. Düşüncenin bu yönünün Fritz Kahn “Man as Machine” (Makine olarak İnsan) illustrasyonlarını tasarladığında, ki bu da Lang’in monokromatik kamerasının arkasına geçtiği zamana denk düşer, gelişimin endüstriyel makineleşmesi karşısında insanların oynayacağı rol hakkında hiçbir şüpheye yer bırakmayacağı zaten açıktı.

Özellikle Nazizmin araçsal akılcılığından Hiroşima ve Nagasaki’nin üzerine kara bir yağmur gibi yağan eşi benzeri görülmemiş teknolojik vahşete dek bilim ve teknolojinin gücü bizi çok büyük korkularla yüzyüze getirdiğinden ötürü bu tür distopik düşünceler süregeldi. Huxley ve Orwell bir yana, böyle acımasızlıkların ardından, bu dönemde teknolojinin gücünden dolayı derinden endişe duyanlar, makinelerin ilerleyişinin insan olmanın ne anlama geldiğini yok ettiğine dair daha imalı uyarılar geliştirdiler. Analitik düşünmenin zaferi ve politik imgelemin bunalımının yükselişiyle şiddet ve depolitizasyon açılarından teknoloji sorununu öne çıkarmasıyla muhtemelen en çok ünlenen Marshall McLuhan’dı. Teknolojinin toplumsal okuması ve toplum üzerindeki etkileri üzerine ısrarcı olan Raymond Williams dışında pek kimse bu düşüncelere ikna olmuş gibi görünmüyordu. Bu durum, insan etkinliğinin katastrofik bir dünyadaki rolünü sorgulayan klasik metinlerinden biri olan Modern Trajedi’de2Raymond Williams, Modern Trajedi, çev. Barış Özkul, İstanbul, İletişim Yayınları, 2018. ima edilse de, Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim’de3Raymond Williams, Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim, çev. Ahmet Ulvi Türkbağ, Ankara, Dost Kitabevi, 2003. daha açık şekilde kendini gösterir. McLuhan’ın bariz tekno-determinizmine karşı çalışan Williams, insani süreçlerin oluşumundaki teknolojik etkidense toplumsal olanın önceliğini vurgular:

Determinizm, tamamen kontrol altında tutan veya tüm nedenleri öngören değil, toplumsal bir süreçtir. Oysa determinizmin gerçek yüzü, çeşitli toplumsal uygulamaların derinlemesine etkilendiği ancak zorunlu olarak kontrol edilmediği sınırlar belirleyip baskılar uygulamaktır.

Bu yaklaşım mekanik olanın teknolojikten önce toplumsal olarak tasarlandığı konusunda ısrarcı olan Fransız çalışma arkadaşları Gilles Deleuze ve Felix Guattari tarafından geliştirildikten sonra aralarına Bernard Stiegler, Donna Haraway ve Rosi Braidotti’nin de dahil edilebileceği pek çok çağdaş düşünür tarafından da takip edildi ya da en azından uyarlandı. Farklı bir şekilde ifade edersek, toplum sadece arzuladığı teknolojileri üretecekti (bu arzular nihayetinde bizzat baskı kaynağına dönüşmesine rağmen). Deleuze ve Guattari tarafından önerilen bu yaklaşım mekanikleşme çağında oldukça iyi yol katetmiş olabilir ancak arzularımız değişir ve makineleri çalıştıran enerjinin kaynağı değişirse ne olur? Başka bir deyişle, arzu kendi determinizmini arzularsa ne olur? Toplumsal olan, insan etkinliği tarafından istemli olarak terk edilerek bizi kendi yanılma payımızdan kurtarmayı yanıltıcı şekilde vaat eden akıllı makinelere verilirse ne olur? İnsan giderek daha savunmasız, kırılgan ve fiziki olarak güçsüz bir hale gelirken makine ondan yaratıcılık, epistemik ve dilsel bakımlardan daha zeki olması için programlandığında ne olur? Kendimizi, bizim tek kurtuluşumuz olduğunu vadeden teknolojik düşünme biçimlerine tamamen verdiğimizde ne olur? Ve böylece kendi teknolojik yok oluşumuzu kendimizin en büyük ifadesiymiş gibi arzuladığımızda ne olur?

Atopya Çağı

Bu tür sorular, bugün yaşadığımız durumu özetliyor. Bugün teknolojinin toplumsal olanı şekillendirmesiyle bir eşik aşıldı. Artık teknoloji, insanların arzulanan yetersizlikleriyle besleniyor. Sonunda insanlık kavramının ortaya çıkarılabileceği bir araç olarak sergileniyor. Ve yine de, dijital olarak geliştirilenin arzusuna bağımlı. Duygusal durumlarını dinleyecek herkese duyurma ihtiyacının, onları insani aşırılıklardan (ya da en azından geçmiş, şimdi ve gelecekteki aşırılıklardan) kurtaracağına dair bir umutla kaç kişi baştan çıkarılmıştır? Dünyanın hakimiyetine dair hırsı ve kaçınılmaz mekanik tahribatının hüküm sürmesine rağmen kendi teknolojik icatlarının efendisi olan insan, endüstriyel determinizmi besleyen insan emeğinin kaynağı olmaya devam ediyor. Dijital determinizm eskinin toplumsal mantığını, (bizzat türün sosyal doğasından bilinçliliğin sorgulanmasına kadar) mukayese edildiğinde insanın şimdiye kadar sahip olduğu bütün ontolojik iddiaları ilkel gösteren yeni bir sinirsel dirimcilik (Bill Gates’in ifadesiyle “Dijital Sinir Sistemi”) ile değiştirdi. Bu, Williams’ın bir zamanlar eleştirdiği Newtoncı neden-sonuç determinizmi değil, türün hayatını tüm yoğunluğuyla talep eden ve içerisinde toplumsal olanın gerekli ve kırılgan bir bileşen olduğu, her insani karşılaşmanın görünmez bir teknolojik hayalet aracılığıyla gerçekleştiği, yoğunluğun bizzat kendisinin görünmez bir kolonileştirici güç olduğu teknolojik bir bakış açısı.

Bu noktada işin geleceği inkâr edilemez. Ancak bu, ne tür bir geleceğin sahneleneceği sorusunu gündeme getiriyor. Bugün ütopyacı bakış açısının hammaddesi devrimcilerin değil, çoğunluğun yaşadığı gerçekliği sınırlarından uzaklaştırıp (özellikle Suudi Arabistan Neom projesi gibi) çöle hiper-teknolojik vahalar kurmayı hayal eden süper elitin elinde. Mark Zuckerberg gibi isimlerin yönlendirmesiyle Metaverse, gerçekten de sürekli artan otomasyon dünyasına erişilebilir bir alternatif haline geliyor. Bu, kitleler için David Mitchell’in Bulut Atlası’ndaki4David Mitchell, Bulut Atlası, çev. Bilge Nur Gündüz, İstanbul, Doğan Kitap, 2017. Yeni Seul’e benzeyen, her şeyin simülasyonlaştığı, kopya veya sahte olanın orijinal olandan daha önemli hale geldiği, gerçek çöllerin bir teknoloji-tasarım ordusu tarafından ekranlarla kaplandığı ve çürümenin her yerde hissedildiği ancak hiçbir yerde görülemediği bir dünya öngörüsü. Başka bir deyişle, dinlendirici ve kalabalıklardan uzak bir manzaranın sukünetindense, kimsenin mola veremediği, tamamen görüntülenen sanal bir gerçeklik.

Yapay zekaya hiçbir direnç gösterilmeyen bir merakla tamamen donatılmış, şimdiye kadar ki en gelişmiş teknoloji ile inşa edilmiş “doğal yaşam alanı” olarak elite sunulan Neom projesi gibi mekanlar aracılığıyla, herkesin yeni bir dijital kolonizasyon, kapsayıcılık ve ayrımcılık haritası içerisinde bulunduğu hiper-dijitalleşmiş tecritlere karşı, başka bir yerde “Atopya Çağı” olarak adlandırdığımız bir dönemin başlangıcı ile karşı karşıyayız. Atopya kavramı önceden, sınırları veya barınakları bulunmayan konaklanamaz yer olarak tanımlanıyordu. Şimdi ise hepimiz giderek konaklanamaz yerlerde yaşıyoruz: yabancılarla mesafemizi koruyoruz, her evi bir sığınağa, hapishaneye, karantina hücresine ve tımarhaneye çeviriyoruz. Bedenlerimiz gibi, evimiz de makineden ayrılamaz bir hale geldi. Ve hepsi, kimisi bizim davet ettiğimiz kimisi kendiliğinden gelen pek çok hayaletin musallat olduğu mekanlar.

Bu gerçekle yüzleşildiğinde, bu atopik mekanlardaki dijital şiddet diline karşı daha da tetikte olmak gerekiyor. Burada özellikle “bulut” canavarca benimsenen bir aldatmaca olarak beliriyor. Uçucu, geçici ve genellikle biriciklikleri sayesinde eşsiz bir güzellikte olan (gerçek) bulutların aksine bugün bulutlar, genellikle kendi tenha çöllerinde enerji tüketen görünmez metal makinelerle daha çok ilişkilendiriliyor, pek çoğumuzun düşünmek istemediği bir ayakizi ve ekolojik yıkımı beraberinde getiriyor. Bulutlar, bedenin yokluğuyla ama anılarımızın dijital hayaletleriyle dolu geniş veri depolarıdır ve bu, havayolları endüstrisinin ekolojik yaşam koşullarına yaptığı baskı kadar büyük bir baskı oluşturur. Bu durum, adının çarpıcı ekolojik etkilerini gizlediğini belirten Steven Gonzales Monserrate tarafından yakın zamanda belirlenmiştir.5Bkz. “The Cloud is Material: On the Environmental Impacts of Computation and Data Storage”.

Büyük teknoloji hakimiyeti, yalnızca kendi mitlerini sürekli olarak doğrulayarak sürdürülebilir, ki bunu her alanda tam spektrumlu bir hakimiyet olarak anlamalıyız. Hızın ilerleme için bir temel olduğu düşüncesinden, “ağ”ın özgürleştirici olduğunu destekleyen bir organizasyon şemasındaki devrim düşüncesine kadar, ilerleme mitlerine yenilenmiş bir teknolojik ivme ve ivmeli amaçlar biçildi.  Bağlantının dili, kolonileşme açısından toplum ve bireyin zenginleşmesinin hayali ile önem kazanırken aynı zamanda erişilebilirliğin dili olmasıyla da bizi ilgilendirir. Geleneksel düşünce biçimine göre dijital dünya tabiri caizse fiziksel olarak erişim sınırlarımızın dışında olan yerlere sınırsız erişim sağlıyor. Sanallık sayesinde dezavantajlı bölgelerden gelen insanlara dünyanın en iyi kütüphanelerine erişim sağlayabiliyor veya uzak topraklarda olanlara Sistine Şapeli’ni gezebilme imkanı verebiliyor böylelikle bir zamanlar yasak ve ulaşılmaz olan dünyanın kapılarını açıyoruz. Bu anlamda dünyanın gücünü tam anlamıyla avuçlarımıza bırakan yeni bir tür ilericiliğe imkan verdiği için zorunlu olarak özgürleştiricidir. Teknoloji şüphesiz ki ilericidir. Peki ama teknoloji güdümlü ilerleme düşüncesinin kendi şiddetini beraberinde getirdiğini ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğunu fark etmekten ne zaman vazgeçtik?

Bugün dijital teknolojilerin dünyayı birleştirme yönünde bir hedefi olduğu hırslı bir şekilde ifade edilirken, aslında daha önce görmediğimiz türden izolasyon adaları yaratıyor. Teknoloji yalnızca erişilebilirlik ve daha önce görmezden gelinen şeylere görünürlük kazandırmak hakkında değil, aynı zamanda yadsıma ve boşaltıp açığa çıkarmayla6Orijinal dilde burada “eviscerate” fiili kullanılmış. Bu kelime aslında Türkçe’ye “ortaya çıkarmak”, “özünü açığa çıkarmak” anlamında çevrilebilecekken fiilin medikal alanda kullanımının “ organın içini boşaltmak / temizlemek” anlamına gelmesi sebebiyle yazar bir dil oyununa başvuruyor ve takip eden cümlede mekanın içinin boşaltılmasına gönderme yapıyor. (Çev.) da ilgilidir. Günümüzde ise teknoloji, mekanının içini boşaltıyor. Söylenebileceklerle söylenemeyecekler, dahil edileceklerle dışarıda bırakılacaklar da dahil olmak üzere tüm politika teknoloji aracılığıyla iletildiğinden, teknoloji politik alanı yok ediyor. Tüm felsefi soruşturma tekniğin zaferi ve bu zaferin zamanının mantık çalışmalarını ivmelendirmesiyle iletildiğinden, ki bu durum derin düşünmenin sezgiselliğine karşıt bir konumdur, felsefenin de alanını yok ediyor. Ve, tüm sanatsal ifadeler teknolojinin kullanıldığı ifade biçimleri ile aktarıldığından ve bu aktarım orijinal olanın istisnai durumunu ve insanın sanatsal ifadesini yadsıdığından ötürü sanatın da alanını yok ediyor. Bu bağlamda erişilebilirlik, daha önceden yasaklanmış sistemlere erişim hakkı kazanmakla ilgili değil; daha ziyade vücudumuzun tamamını erişime açık hale getirmekle, bireyin mahremiyeti veya kişinin otonomisi gibi belirli öneme sahip kavramların tabusunu yıkmakla ilgilidir. Bugün küresel olarak dağılmaya, aklı nöral bir ağ bedeni ise bundan geniş bir sosyal ağın parçası olarak görmeye, başka bir deyişle bedenlerimizin biz olduğumuz ve kendimizi korumamız gerektiği düşüncesinin aksine, hiçbir sınırı tanımamaya teşvik ediliyoruz.

Ve tetikte olmalıyız çünkü dijital dünyanın özelliklerinden biri de tam olarak yeni silme biçimlerine izin vermesi. Hepimiz dijital boşluğa bir düşünce gönderebiliriz ama bildiğimiz gibi gönderimizin nereye düşeceği, hatta bir yere düşüp düşmeyeceği hakkında çok az kontrole sahibiz. Hepimiz hayatımızı dijital olarak izlenmeye açık bir şekilde yaşamaya teşvik edilsek de dijital hayatımızı kontrol eden etkinlikler ve güç mekanizmaları büyük ölçüde görünmez kalıyor. Fazla komplo teorisine girmeden, kaçımız Big-Tech’in gücünü eleştiren bir sosyal medya yorumu yaptık ve hiçbir kitleye ulaşmadığını gördük? Shadow banning7Türkçeye gölge yasağı olarak çevrilebilecek shadow banning, sosyal medya üzerinde bir kullanıcının kendi yaptığı yorumları veya paylaştığı gönderileri görüntüleyebiliyorken başka kullanıcıların bu kişinin paylaşımlarına ulaşamadığı duruma verilen isimdir. Burada kullanıcıların paylaşımlarının görünmemesinin sebebi gizlilik ayarları değil aksine, kullanıcının paylaşımlarına sistem tarafından sebebi gösterilmeyen ve resmen açıklanmayan bir erişim engeli konulmasıdır. (Çev.) gerçek bir fenomen olduğunu biliyoruz ama ne zaman ve nasıl uygulandığı bilgisi bize verilmez. Bu, dijital varlığımızın bile yok sayılabildiğini yeni bir tür ghosting’in8“Hayaletleştirme” olarak Türkçeleştirilebilecek ghosting, sosyal medya üzerinde sıklıkla “biri tarafından görmezden gelinme” anlamında kullanılan ve Türkçede de sıklıkla kendine orijinal haliyle yer bulan bir kelime olduğu için olduğu gibi bırakılmıştır. (Çev.) oldukça gerçek bir örneği değil mi?

Bu noktada Spinoza’nın ünlü önermesi olan, toplulukların baskıyı adeta özgürlükleriymiş gibi arzulamayı nasıl öğrendikleri soruşturması hatırlamaya değer. Direnişin dili de tamamen dijitalleşmiş durumda, ağların dilinde konuşuyor ve eski hiyerarşilerin yıkımından bahsediliyor. Meksika Zapatistalarının dijitalleşmiş erken dönem okumalarında başarıları hemen her zaman internetle ilişkilendiriliyordu ve sonraki dönemlerde Arap Baharı’nı işaret eden pek çok başka ayaklanmada da Twitter ve Facebook gibi platformlara verilen önem tekrarlandı, Black Lives Matter92012’de Amerika’da siyahi bir gencin öldürülmesinin ardından ortaya çıkan sosyal medyada #blacklivesmatter şeklinde etiketlenen ırkçılık karşıtı hareketlerin tamamına verilen bir isim. Bu olaydan sonra yaşanan ırkçı saldırılarda aynı etiket kullanılmaya devam edilmiştir. Türkçeye Siyahilerin Yaşamı Önemlidir olarak çevrilebilir. (Çev.) hareketi gibi. Dijital özgürleşme dilinde konuşurken aynı zamanda insanlar üzerinde derin bir savaş sürdüren bu yorum aldatmacaları, Jonathan Crary’nin yakın zamanda basılan Scorched Earth eserinde başarılı bir şekilde yazılarak, günümüzde giderek radikalleşen birçok şeye güçlü bir şekilde meydan okur. Crary, radikalizmin dijital anlamda radikalleşmiş bir bağlantı olmadığı hakkında ısrarcıdır. Bunun yanı sıra,

“IOT [Internet of Things],10Nesnelerin İnterneti. Birbirinden farklı pek çok teknolojik cihazın birbirine internet üzerinden bağlanarak kullanıcının tek bir cihaz üzerinden diğerlerini de kontrol edebilmesine verilen isim. (Çev.) çalışan ve yaşayan varlıklar olarak insanın teknolojik sistemlerin dışına itildiğinin ve pek çokları için borç, açlık, hastalık ve yoksulluk sürgününün ümitsiz bir duyurusudur. Filozof Gunther Anders, 1950’lerdeki metinlerinde modern teknolojik kültürün telosunun ‘biz olmayan bir dünya’nın inşası olduğunu belirtir.”

İnsanın bu şekilde yok oluşunun başka pek çok biçimde kendine yer bulduğunu görüyoruz. Gökyüzündeki otonom silahlarla bedenlerin silinebildiğini savaş sahnelerinde görüyoruz. Meksika gibi ülkelerde dijitalleşmenin başlamasıyla narkotik ticaretine bağlı insani kayıplardaki büyük artışın aynı zamana denk geldiğini görüyoruz. Hatta aynı zamanda bunu, bir mağazaya girdiğimizde her zaman orada olan satış görevlisinin yerine bir otomatik kasa geçirildiğinde de görüyoruz (küresel pandemi sonrasında belirgin şekilde ivme kazanan bir durum). Bunu genellikle insani temastan kaçınan çevrimiçi sistemlerde bir makineye bakıp alışveriş yaparken görüyoruz. Bunu birinin yüzündeki yaş çizgilerinin dijital botoksla silindiği bir gönderi yayınladığı her seferinde de görüyoruz. Bunu, bir transhümanist, insan olmanın biricikliğini sorguladığında da görüyoruz. Bunu bir geliştirici, istenmeyen kişilerin görselden silinmesini sağlayan fotoğraf manipülasyon uygulamalarına hayranlıkla bakmamızı istediğinde de görüyoruz, ki bu, Stalin’in en faydalı bulacağı özellik olabilir. Ve bunu yüz tanıma sistemlerinin gelişiminde de görüyoruz, ki bu sistemler artık o kadar ilerlediler ki yüzün kendisi, bireysel ifademizin tam merkezi, yaşam her yönüyle algoritmik verilerin karmaşık hayali manzarasının bir parçası iken, anlamsız ve alakasız kılınıyor.

Şiirsel Öznellik ve Yapay Zeka

Şimdi, bütün bu dijital silme biçimleri aklımızın bir köşesindeyken “kaprisli imha” olarak adlandırmayı seçtiğimiz çok özel bir şiddet türüne bakmak istiyoruz. İnsanlar olarak kendi yok oluşumuzu devamlı olarak arzuladığımızı fark ettikçe merakla karışık bir şaşkınlığın ötesinde bir şey düşünmemeli miyiz? Yaşamın toplu kıyımının (ki bu, her teknolojik yenilikle daha da mümkün hale geldi) yanı sıra bizi insan, fazlasıyla insan11Orijinal metinde “Human, all too human” ifadesi kullanılmış. Bu ifadeyi burada belirtmemizin sebebi, her ne kadar doğrudan bir atıf yapılmamış olsa da aynı isimde Friedrich Nietzsche tarafından yazılmış bir kitap bulunmasıdır. Kitabın içerisinde pek çok farklı aforizma olsa da özellikle bazı bölümlerde Nietzsche’nin sürüden ayrılan bir dahiye, bilgelik yolundan giden bir insana atıfta bulunan metinlerinin olması ve bazı aforizmalarda da bireyin özgünlüğünün vurgulanması sebebiyle bu metin ile belirli paralellikler yakalanabilir. (Çev.) yapan biricikliğin yok edilmesine de gönderme yapıyoruz. Elbette insan olmak pek çok farklı şekilde ifade edilebilir. Ancak kolektif olarak insan türüne özgü olan bir şey varsa, biz bunun sanatsal ve yaratıcı bir duyarlılıktan ayırt edilemeyecek şiirsel bir öznellik olduğuna inanıyoruz. Bu, insan olmanın anlamını tüm kusurlar, trajedileri ve hatalarıyla kucaklayan bir öznelliktir. Moda tasarımcısı Yohji Yamamoto’nun sözleriyle söyleyecek olursak, “Mükemmelliğin çirkin bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanların yaptığı şeylerin bir tarafında yara izi, hata, başarısızlık, düzensizlik bozukluk görmek istiyorum.” İşte, ilerleme ve dünya üzerindeki koşulları iyileştirme adı altında insanları kolonileştirebilen, görünmez hale getirebilen ve yok edebilen makineler harekete geçtiğinde tahrip olan tam olarak şiirsel öznelliğe dair bu bakış açısıdır.

Bugün tanık olduğumuz en korkutucu ve tehlikeli politik ve felsefi dönüşümlerden biri, bazılarının “Sanatçı Yapay Zeka” olarak adlandırmayı seçtiği gelişmiş taklit aracı robotların ortaya çıkmasıyla başladı. Açık konuşalım. Robotlar sanatçı olamaz. Onlar ancak, soyut düşünceyi ele geçirebilirler, ki bu, yaşamın özgünlüğünü yok etmek demektir. Feminizmin dikkate değer biçimde etkisizleştirme sürecini desteklemek amacıyla harekete geçirildiğini belirtmeye değer. Neden bu kadar çok yapay zeka (taklit makinesi) cinsiyetlendirilmiş bir şekilde sunuluyor? Bizi etkisiz hale getirmek için olabilir mi? Eğer Terminatör bize Goya’nın “Çocuklarını Yiyen Satürn”’ünü dijital bir netlikle kopyalayarak sunsaydı kesinlikle farklı bir tepki verirdik. Bu tür makinelerden Ai-Da adlı biriyle yapılan bir röportajda, sanatçı değil taklit makinesi olarak adlandıracağımız robot diyor ki: “Eğer sanat, kim olduğumuz veya nereye gittiğimizi beğenip beğenmediğimizi ifade etmek anlamına geliyorsa ben bir sanatçıyım. Sanatçı olmak, etrafındaki dünyayı görselleştirmek anlamına gelir.” Bu ifadedeki “biz”in kim olduğunu veya sanatın mimetik teoriye bağlı olarak ne kadar indirgemeci (ki bu makinenin başarısıdır) bir konseptte ele alındığını bir kenara bırakacak olursak, şaşırtıcı olan makinenin nasıl bu kadar güncel düşüncelerle programlanmış olduğudur. “Röportaj”ı yapan Guardian, “Yeni resim yeteneği, 2022 Venedik Bienali’ndeki solo sergisinin dünya prömiyerinden önce tanıtıldı ve 22 Nisan’da halka açılacak. Ai-Da Robot’un Venedik sergisi Alan Turing’den metaverse’e insan deneyimi ile yapay zeka teknolojisi arasındaki arayüzü keşfedecek ve yapay zeka teknolojisinin gündelik hayata yayılmaya devam ettiği bir gelecekte Dante’nin araf ve cehennem kavramları üzerine çizimler yapacak” diyerek sunumuna devam ediyor.

Bunu okurken, aklımız hemen Sandro Botticelli’nin İlahi Komedya’dan Canto XVIII’in yürek parçalayan tasvirine ve Yves Klein’in olağanüstü “Boşluğa Dalmak”ına gitti. Bu eşi benzerine az rastlanan sanatla yapılan görsel karşılaştırmada, hiper-mekanik düşüncenin yeni harikasının nasıl çöktüğünü gördük. Makine, insanların aksine, cehennemi yaşamanın ne demek olduğunu anlayamaz. Ve makine, insanların aksine, bilinmeyenden korkmanın ve bu yüzden tükenmenin ne anlama geldiğini bilemez. Makineler, trajedi hakkında hiçbir şey bilmezler. Istırap çekmek hakkında hiçbir şey bilmezler. Ölümü bilmezler. Onlar bizi cehenneme gönderebilir, ama sanatın adına layık olacak biçimde sanat yoluyla asla cevap veremezler. Dahası, onlar bizi hiçliğe gönderebilir ama Walter Benjamin’den intihal yapmayı ne kadar öğrenseler de boşluğun ontolojisini asla ifade edemezler.

Ancak burada, düşünmemiz gereken önemli başka bir faktör daha var. Bu, sonluluğun politik analitiği ile ilgili. Zaman, politik ve felsefi olarak bildiğimiz kadarıyla en önemli kavram olmayı sürdürüyor. Sanat içerisindeki zaman anlayışımız, teknik olarak zamanın işleyişinden tamamen farklı. Zaman, sanatın zamanı, trajik olandan ayrılmaz bir bağa sahip. Bunu daha iyi ifade etmek için, Frida Kahlo’nun çalışmalarının yanısıra başyapıtı olan “Kırık Kolon”’a ve Hobbes’un Leviathan’ının iç kapağındaki ilgi çekici karşılaştırmalar barındıran resme çekiliyoruz.

Ancak Kahlo burada, Derrida’nın düşündüğü gibi bir robot değil. Etten ve kemikten. Kırık ama direngen. Tarihin içinde, onun bir parçası olmuş ama aynı zamanda yaratıcı bakış açısıyla tarihin geçiciliğini aşmış ve bize hala yalnızca insan olmamızın zaten fazlasıyla yeterli olduğunu hatırlatıyor. Frida ve eserlerinin zamansız oluşu hakkındaki kritik nokta, onun hayatın sonluluğunu kavramış olmasıdır. Kendisinin bilinen bir sözüyle: “Umarım çıkış neşelidir ve umarım asla geri dönmem.” Bu arzu, makinenin ölümsüz arzusundan fazla uzak değil. Frida, sonluluğu kucaklayarak zamansızlıkla konuştuğumuzu gösteriyor. Makine ise ölümsüzlüğe özlem duyarak şu andaki insanı yok ettiğimizi gösteriyor.

Hannah Arendt, insanların eylemlerinin sorumluluğunu almak gibi bir endişeleri olmadığı durumlarda beliren yok edişin sıradanlığı hakkında zaten yazdı. Her problemde kendini teknolojik olarak yenileyebilecek, karşılaştığı her soruna yeni bir çözüm üretebileceğine inanmaya teşvik edilen bugünün dünyasında böyle bir yok ediş kapris olarak görünüyor. Bu, sıradanlığın ötesinde bir şey. Bu, yalnızca farkında olmamak değil. Bu; mutluluk adına, eğlence adına, imgelem adına, çocuksu bir hesaplaşma adına, gençlik coşkusu adına sonuçlarına, yerinden ettiklerine, geçmişe, neyi kolonileştirdiklerine, neyi sildiklerine, neyi inkâr ettiklerine bakılmaksızın makinelerin neler yapabileceğini görme isteği. Bu makinelerin mucitleri, sanatsal hayalgücünü öldürürsek, içinden kaçışı olmayan dijital bir kafese fırlatılmış olacağımız düşüncesine kör görünüyorlar. Doğrusu, bu durumla mücadele etmenin tek yolu da sanatın da kendilerine ait olduğunu iddia etmekten geçiyor. Artık bize sanatın teknoloji olduğunu söylüyorlar. Ya da teknolojinin, zamanımızın en büyük teknokrat yaratıcıları için, dünyanın ve geleceğin eşsiz sanatının gerçek yaratıcıları için, en büyük sanatsal girişim olduğunu. Ve bu nedenle, sanatın da Athena’nın dikkatli bakışlarındaki dijital fırtınadan özgürleşmesi ve dünyaya anlamlı ve kültürel değeri olan bir şey olarak görünebilmesi için dijital bir bakışı öğrenmesi gerekiyor. Böyle bir teknolojik buyruk sadece sanatın değil aynı zamanda bizim de ölümümüz haline geliyor.

Ölüm ve Gizli Bahçe

O halde, felsefenin ezeli sorusu olan ölüme ne demeli? Ölüm burada herhangi bir şekilde görünüyor mu? Dijitalleşme yeni bir tür ölümsüzlük vadediyor. Bize yeni alanlar açmayı vadediyor. Ve bizi geçmişin makinelerinden kurtarmayı vadediyor. Burada sunmaya çalıştığımız, yeryüzündeki bedenlerin silinmesinden mekanların dijital olarak insansızlaştırılmasına hatta sanatsal hayalgücünün “kaprisli imha”sına kadar şiddetin en sapkın türlerinin yazıldığı bir okuma. Peki bu durumdan nasıl kurtulabiliriz? “Desert Islands”’ta Deleuze’ün haklı olarak önerdiği gibi, bizi şu anda yokedenden daha iyi bir mite ihtiyacımız var. Bu, sanal izolasyonlarımızı kırıp gerçeğin çölüne geri dönmek anlamına geliyor.

Andy Warhol bir zamanlar 15 dakikalık şöhretten büyülenmişti. Şimdi bizim 15 saniyemiz var. Ancak Warhol’un orijinal eserlerinin zamandışı kalitesinin yanında, dijital etkilenim doğduğu an ölüyor. Ölümsüzlük kompleksleriyle tükenenler, bıraktıkları gölgelerle ilgileniyorlar. Dijitalleşme ise bu arzuyu katlanarak arttırdı. İşte tam da burada, teknolojinin vaadinde anlam arayanların ironisi ve aslında gerçek trajedisi yatıyor. Sadece hayat giderek daha atıl ve gereksiz hale gelmiyor dijital yaşamın gölgesizliğinde, aynı zamanda bizler daha büyük bir hayalet, Tanrı makinesi, Deus Ex Machina tarafından musallat olunuyoruz. Bütün bunlar bizi sonunda makinedeki hayaletlere dönüşüp dönüşmediğimizi sorgulamaya itti. Bu güç bir imge olsa da, imgelemin sınırlarını belirlemek her zaman problematik olmuştur. Teknolojinin hiçbir zaman ölüme dair bir teorisi olmamıştır. O, basit bir şekilde bizi o noktaya getirir. Ya da başka bir açıdan bakacak olursak, hakkında yazılacak bir hayalet varsa, o da şimdiye kadar bildiğimiz ve her yerde olan egemen gücün en güçlü ve en hakiki ifadesi olan dijital sistemin kendisidir.

Metni, büyülü yaratım ve keşif dünyası için güçlü bir metafor olan “Gizli Bahçe” fikri ile bitirmek istiyoruz. Eğer teknolojinin bir gizli bahçesi olabilseydi, orası zaten çoktan denetlenmiş ve haritalandırılmış olur, tamamen kontrol altında bir çevrede çalışır ve en önemlisi de kullanılabilmesi ve düzgün çalışabilmesi için veri gerektirirdi. Yine de bir bahçede her şeye sahip olamazsınız. Çevreniz kendi başına varolmak için yaratılmıştır. Tıpkı sizin de kendi başınıza varoluşunuz gibi.  İçinizde, gizemli olanın deneyimi yalnızca sizin keşfiniz içindir. Paul Valéry’nin de ifade ettiği gibi “zirvenin gizemli dokusu” ile karşılaşmaktır. Bugün, bu Gizli Bahçe’lere daha önce hiç olmadığı kadar çok ihtiyacımız var. Teknolojinin aracılığı olmadan kendimizi kaybedip bulabileceğimiz alanlara ihtiyacımız var. Teknolojinin bütün gürültüsünden uzak kalarak gecenin sessizliği içinde kendi içimize dalmaya ihtiyacımız var. Belki de bize 21.yüzyılda insan olmanın ne anlama geldiğini hatırlatabilecek derin düşünme bahçelerine ihtiyacımız var.

 

Notlar

(1) Gilbert Ryle, 1949’da kaleme aldığı The Concept of Mind isimli kitabında Descartes’ın beden ile zihin arasında yaptığı ayrımı anlatmak için “the dogma of the ghost in the machine” (makinedeki hayalet dogması) ifadesini kullanır.

(2) Raymond Williams, Modern Trajedi, çev. Barış Özkul, İstanbul, İletişim Yayınları, 2018.

(3) Raymond Williams, Televizyon, Teknoloji ve Kültürel Biçim, çev. Ahmet Ulvi Türkbağ, Ankara, Dost Kitabevi, 2003.

(4) David Mitchell, Bulut Atlası, çev. Bilge Nur Gündüz, İstanbul, Doğan Kitap, 2017.

(5) Bkz. “The Cloud is Material: On the Environmental Impacts of Computation and Data Storage”.

(6) Orijinal dilde burada “eviscerate” fiili kullanılmış. Bu kelime aslında Türkçeye “ortaya çıkarmak”, “özünü açığa çıkarmak” anlamında çevrilebilecekken fiilin medikal alanda kullanımının “ organın içini boşaltmak / temizlemek” anlamına gelmesi sebebiyle yazar bir dil oyununa başvuruyor ve takip eden cümlede mekanın içinin boşaltılmasına gönderme yapıyor. (Çev.)

(7) Türkçeye gölge yasağı olarak çevrilebilecek shadow banning, sosyal medya üzerinde bir kullanıcının kendi yaptığı yorumları veya paylaştığı gönderileri görüntüleyebiliyorken başka kullanıcıların bu kişinin paylaşımlarına ulaşamadığı duruma verilen isimdir. Burada kullanıcıların paylaşımlarının görünmemesinin sebebi gizlilik ayarları değil aksine, kullanıcının paylaşımlarına sistem tarafından sebebi gösterilmeyen ve resmen açıklanmayan bir erişim engeli konulmasıdır. (Çev.)

(8) “Hayaletleştirme” olarak Türkçeleştirilebilecek ghosting, sosyal medya üzerinde sıklıkla “biri tarafından görmezden gelinme” anlamında kullanılan ve Türkçede de sıklıkla kendine orijinal haliyle yer bulan bir kelime olduğu için olduğu gibi bırakılmıştır. (Çev.)

(9) 2012’de Amerika’da siyahi bir gencin öldürülmesinin ardından ortaya çıkan sosyal medyada #blacklivesmatter şeklinde etiketlenen ırkçılık karşıtı hareketlerin tamamına verilen bir isim. Bu olaydan sonra yaşanan ırkçı saldırılarda aynı etiket kullanılmaya devam edilmiştir. Türkçeye Siyahilerin Yaşamı Önemlidir olarak çevrilebilir. (Çev.)

(10) Şeylerin İnterneti. Birbirinden farklı pek çok teknolojik cihazın birbirine internet üzerinden bağlanarak kullanıcının tek bir cihaz üzerinden diğerlerini de kontrol edebilmesine verilen isim. (Çev.)

(11) Orijinal metinde “Human, all too human” ifadesi kullanılmış. Bu ifadeyi burada belirtmemizin sebebi, her ne kadar doğrudan bir atıf yapılmamış olsa da aynı isimde Friedrich Nietzsche tarafından yazılmış bir kitap bulunmasıdır. Kitabın içerisinde pek çok farklı aforizma olsa da özellikle bazı bölümlerde Nietzsche’nin sürüden ayrılan bir dahiye, bilgelik yolundan giden bir insana atıfta bulunan metinlerinin olması ve bazı aforizmalarda da bireyin özgünlüğünün vurgulanması sebebiyle bu metin ile belirli paralellikler yakalanabilir. (Çev.)

 

Orijinal Başlık: Have We Finally Become Ghosts in the Machine?
Yazar: Brad Evans, Chantal Meza
Türkçeye Çeviren: Cemre Su Kavalalı
Editör: Bekir Demir