Demo v1.0

16 Temmuz 2024, Salı

Beta v1.0

Piyasa nedir? Neoliberalizmin Meşum Tarihi

Neoliberal çağ, piyasanın hem toplumsal yapılanmanın hem de siyasi tahayyülün kaçınılmaz ve dokunulmaz ufku olarak adeta ikinci bir doğa olarak kurulduğunun göstergesi olmuştur.
Çeviren:
Eren Kadir
Kaynak:
The Philosopher

“Piyasa” denilen şey nedir?

2007 yılında ABD Merkez Bankası’nın eski başkanı Alan Greenspan’a, yaklaşan ABD Başkanlık seçimlerinde kime oy vereceği sorulmuştu. Greenspan, bir sonraki başkanın kim olacağının pek bir önemi olmadığı yanıtını verdi. İsviçre gazetesi Zürcher Tages-Anzeiger‘e verdiği beyanata göre Amerika zaten “Dünya piyasa güçleri tarafından yönetiliyordu”. Hepimiz günün toplumsal ve ekonomik olaylarına, korkuyla, endişeyle ya da coşkuyla tepki veren bir piyasanın kişileştirilmesine alıştık. Ancak Greenspan’in yanıtında piyasayı tanımlamak için politik dilin metaforik kullanımından da öte bir şey söz konusuydu: Bir zamanlar dünyanın en güçlü bankacısı olan bir adama göre, siyasi tercihlerin artık piyasa ilişkilerinin muazzam gücü tarafından kısıtlandığı aşikardı. Greenspan’in yorumu, piyasaya ilişkin ortak anlayışlarımızı yeniden düşünmemizi gerektirmekte. Madem artık “piyasa güçleri” tarafından yönetiliyoruz, öyleyse nedir bu piyasa? Piyasalar demokratik siyasi süreci geçersiz kılabiliyor ve ulusların kendilerini uydurması gereken öncelikleri belirleyebiliyorsa “piyasa” denilen şey nedir?

Piyasalar demokratik siyasi süreci geçersiz kılabiliyorsa ve ulusların uyması gereken öncelikleri belirleyebiliyorsa “piyasa” denilen şey nedir?

Onlarca yıl süren neoliberal yeniden yapılanmanın ardından siyasetin içinin boşaltılması ve siyasi kararların yerini piyasa tercihlerinin alması artık oldukça sıradan bir durum haline geldi. Kendiliğinden doğan düzene ilişkin yaygın mitlere karşın, çağdaş piyasa ilişkilerinde doğal olan hiçbir şey yok. Piyasalar; siyasi kararlar, yasalar, düzenlemeler ve içinde faaliyet gösterdikleri “ahlaki” iktisat tarafından şekillendirilir. Çağdaş piyasalar, bilhassa da dünya piyasası, neoliberal fikirlerin on yıllardır süren hakimiyeti altında yeniden inşa edilmiştir. Bu, piyasanın ya da tekil piyasaların yapısının neoliberal pazar ilişkileri anlayışına uyduğu anlamına gelmez; ancak neoliberal düşünürlerin piyasaların doğasını ve rolünü nasıl kavramsallaştırdıklarının incelenmeye değer olduğuna işaret eder.

Rekabetçi bir düzen yaratmak

Avusturyalı ekonomist ve filozof Friedrich Hayek, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından liberalizmi yeniden kurmak için Avrupalı ve Kuzey Amerikalı bir grup liberali bir araya getirdiğinde, görevlerini “rekabetçi bir düzen” yaratmak olarak tanımladı. Neoliberalizm, rekabetçi piyasayı toplumsal yaşamın temel kurumu olarak yerleştirmeye çalışan siyasi ve entelektüel bir projeydi. Devlet sosyal yardımlarının, fiyatların hükümet tarafından düzenlenmesi ve sanayiye sübvansiyonlar yerine, (bireyler veya işletmeler olsun fark etmez) tüm ekonomik aktörlerin hayatta kalabilmesi için birbirleriyle zorla rekabet ettirilmesi gerektiği, galip geldiklerinde ganimetleri ellerinde tutmaları, kaybettiklerinde ise maliyete katlanmaları gerektiğini savundular. Neoliberaller, ekonominin kendi haline bırakılması gerektiğini savunan laissez-faire doktrininin naif doğalcılığını ve kaderciliğini kırma ve devleti piyasa ilişkilerine elverişli bir ahlaki, siyasi ve hukuki düzen yaratmak için seferber etme ihtiyacını vurguladılar. Erken neoliberalizmin en ayırt edici bağlılıklarından biri olan piyasa doğalcılığına yönelik bu eleştiriye rağmen, neoliberal çağ, piyasanın hem toplumsal yapılanmanın hem de siyasi tahayyülün kaçınılmaz ve dokunulmaz ufku olarak adeta ikinci bir doğa olarak kurulduğunun göstergesi olmuştur.

Döneminin merkezi ideolojik kavramları üzerine yaptığı ustaca kazı çalışması Keywords ilk yayımladığında, Raymond Williams piyasa için bir başlık açmamıştır. Neoliberal karşı devriminin eşiğinde yazan Williams’a göre piyasa, ayrıntılı bir incelemeyi hak edecek kadar kültürel yaşamın merkezinde yer almıyordu. Ancak takip eden on yıllarda, aileden üniversiteye, “doğal” çevreden hükümetin kendisine kadar toplumsal yaşamın giderek daha kapsamlı alanları piyasa mantığına tabi tutulurken, fayda-maliyet, verimlilik ve yatırıma ilişkin piyasa dilleri önce siyasi dillerin içine işledi, sonra da yerini aldı.

Piyasanın bu görece yeni merkeziliğinin ardında, ekonominin tüm yaşamı kendi ekonomik kategorileri aracılığıyla gören bir ana disiplin olarak yükselişinden daha fazlası vardır. Neoliberal düşünürler piyasayı hiçbir zaman salt ekonomik bir teknoloji olarak görmediler. Onlar için piyasa, neo-klasik iktisadın öne sürdüğü gibi, sadece mal ve hizmetlerin etkin tahsisine yönelik bir mekanizma değildi. Piyasa basitçe, Oxford Ekonomi Sözlüğü‘nün tanımıyla “bir mal ya da varlığın alıcı ve satıcılarının buluştuğu bir yer ya da kurum” da değildi. Neoliberal düşünürler daha ziyade, piyasaların bireyleri kendine özgü piyasa toplumları halinde bir araya getiren merkezi sosyal kurumlar olduğunu ve insanların karşılıklı ilişkilerini nasıl anladıkları ve hayata geçirdikleri üzerinde önemli etkileri olduğunu kavramışlardı. Hedefleri, siyasi süreç aleyhine piyasaları teşvik etmekti: Neoliberal düşünürler için bireyleri birbirine bağlayan, eylemlerimizi koordine etmemizi sağlayan ve toplumun kaynaklarının nasıl dağıtılacağını ve kullanılacağını belirleyen şey siyaset değil piyasa olmalıydı.

Neoliberal düşünürler için piyasalar, özgür ve eşit bireyler arasında uyumlu, karşılıklı fayda sağlayan sosyal ilişkileri mümkün kılan mekanizmalardı.

Neoliberal bir toplumda piyasalar, genellikle siyasi süreçle ilişkilendirilen vasıfların çoğunu üstlenir. Neoliberal düşünürler açısından piyasalar, dostlar ve düşmanlar arasında zor kullanma ve şiddetli çatışmaların damgasını vurduğu iddia edilen siyasetin aksine, özgür ve eşit bireyler arasında uyumlu, karşılıklı fayda sağlayan sosyal ilişkileri mümkün kılan mekanizmalardır. Ancak Lisa Herzog’un Inventing the Market eserinde belirttiği gibi siyaset felsefecileri, modern devletle ilişkilendirilen siyasi kurumların aksine, piyasayı bir normatif değerlendirmeye tabi tutmakta geç kalmışlardır. Gerçekten de piyasalar, demokratik meşruiyet, bireysel ve kolektif özgürlük ya da toplumsal barışın koşulları gibi siyasi meseleler üzerinde çok az etkisi olan, çağdaş toplumsal yaşamın sorunsuz bir arka planı olarak ele alınmaktadır. Piyasa rekabeti tüm hayata nüfuz eden, toplumları ve öznellikleri şekillendiren bir olgu haline geldikçe, siyasi dillerin piyasa terimleriyle yeniden çerçevelenmesini incelemek zorunlu hale gelmektedir. Burada, piyasanın neoliberal savunusunun merkezinde yer alan üç anahtar terime odaklanacağız: demokrasi, özgürlük ve barış.

Oy olarak tüketim

Avusturya Okulu iktisatçısı Frank A. Fetter, 1905 gibi erken bir tarihte Principles of Economics eserinde “piyasanın her kuruşa bir oy hakkı verilen bir demokrasi” olduğunu ilan etmişti. Fetter’in “piyasanın demokratikliği” argümanı, her bir satın alma işleminin sonuçlarının bireysel tüketicinin çok ötesine geçerek bir bütün olarak endüstriyi yönlendirdiği iddiasına dayanıyordu. Fetter, bireysel tüketiciyi istihdam oranlarından Avrupa’nın din değiştirme ve sömürgeleştirme ölçeğine kadar her şeyden sorumlu tutuyordu. Tüketici “bir kitap satın almaya karar verir, daha fazla daktilo ve kağıt üretilir ve daha fazla matbaacı istihdam edilir” diye yazdı; “misyoner gruplarına üye  olur ve Hristiyan işçiler Afrika’ya daha fazla nüfuz eder.”

Fetter’in tüketimi bir oy verme biçimi olarak yorumlayan analojisi, takip eden yüzyılda neoliberal söylemin temellerinden biri haline geldi ve neoliberal hareketin farklı kesimlerini birleştirdi. Alman neoliberal Wilhelm Roepke, The Social Crisis of our Times başlıklı çalışmasında Ernest Renan’ın ulus tanımını yeniden anlamlandırarak piyasa ekonomisini “tüketici tarafından harcanan her parasal birimin bir oy pusulasını temsil ettiği bir ‘plébiscite de tous les jours’ (günlük halk oylaması) olarak tanımladı. Chicago Okulu ekonomisti Milton Friedman, Kapitalizm ve Özgürlük kitabında sıradan bir örnek vererek, piyasada “her insanın, çoğunluğun tercihine boyun eğmeden, istediği kravat rengi için oy kullanabileceğini ve onu alabileceğini” savunmuştur.

Elbette “her insan” istediği rüzgar santraline veya kömürle çalışan elektrik santraline sahip olamaz; kaynakların kullanımı ve bu kullanımın çevre üzerindeki etkisine ilişkin büyük ölçekli kararlar kişisel tercih meselesi değildir. Ve neoliberal düşünürlerin bile farkına vardığı üzere, piyasadaki “oyların” dağılımı son derece eşitsiz olup, serveti olanların olmayanlara göre çok daha fazla söz sahibi olduğu bir ortam yaratmaktadır. Bu modelde sanayiyi yönlendiren bireylerin tercihleri değil, yalnızca para ile desteklenen tercihlerdir; piyasa demokratik süreçlerin yerini aldığında, parası olmayanların toplumları üzerinde çok az etkisi olacaktır. Tüketici demokrasisi ütopyası siyasi demokrasinin meşruiyetini gidermek için kullanıldıkça dünya nüfusunun geniş kesimleri, hızla tükenmekte olan doğal kaynaklar da dahil olmak üzere kaynakların kullanımında söz sahibi olmaktan mahrum kalmıştır.

Kölelik Yolu

Yirminci yüzyıl boyunca sosyalizme, sosyal demokrasiye ve ekonomik planlamaya karşı yürütülen neoliberal mücadelenin büyük ölçüde özgürlük zemininde yürütüldüğü söylenebilir. Neoliberal hareketin en önde gelen iki figürünün kitaplarının başlıkları da bunu açıkça ortaya koymaktadır: Friedrich Hayek’in Hukuk, Yasama ve Özgürlük ve Özgürlüğün Anayasası, ve Milton Friedman’ın Kapitalizm ve Özgürlük ve (Rose Director Friedman ile birlikte)  Tercih Özgürlüğü. Neoliberal özgürlük savunusu, refah sisteminin paternalizminden ve bağımlılığından ve ekonomik planlamanın baş gösteren totalitarizminden kurtuluş sağlayan piyasa rekabeti efsanesine sıkı sıkıya bağlanmıştı.

Bireysel özgürlüğün bir ifadesi olarak ortaya çıkan neoliberal akımın sloganını Margaret Thatcher’ın şu meşhur sözünde bulması hiç de küçük bir ironi değildir: “Başka bir alternatif yok.” Özgürlüğün neoliberal savunuculuğuna, özgürlüğün piyasa düzenini tehdit etmemesi için katı sınırlar içinde tutulması gerektiğine dair bir kaygı da eşlik etmiştir daima. Dolayısıyla, neoliberal özgürlük nihayetinde piyasanın gayrişahsi gücüne boyun eğmekten ayırt edilemez hale gelir. Hayek, piyasanın bireylerin hiçbir merkezi planlamacının erişemeyeceği dağınık, örtük bilgiyi kullanmasına izin verdiği iddiasıyla ve –Adam Ferguson’dan alıntıladığı sözlerle– piyasanın “insan tasarımının değil insan eyleminin sonucu” olan “kendiliğinden doğan düzen” olduğu yönündeki İskoç Aydınlanması iddiasını yeniden canlandırmasıyla da ünlüdür.

Özgürlüğün neoliberal savunuculuğuna, özgürlüğün piyasa düzenini tehdit etmemesi için katı sınırlar içinde tutulması gerektiğine dair bir kaygı da eşlik etmiştir daima.

Ancak her iki durumda da, özgürlüğe olan övgülerine rağmen Hayek, bireyin piyasanın taleplerini reddetmekte asla özgür olmadığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bilgiye ilişkin açıklamasında, fiyat sinyallerinin aslında planlarımızı rasyonel bir şekilde formüle etmemizi sağlayacak bilgileri iletmediğini; derin cehalet koşullarında eylemlerimize rehberlik eden bilgi simgeleri olarak hareket ettiklerini açıkça ortaya koymuştur. Greenspan’in dünyanın piyasa güçleri tarafından yönetildiğini iddia etmesi gibi, Hayek de bizim fiyatlar tarafından yönetildiğimizi savunuyordu. Hayek’in kendiliğinden doğan düzene ilişkin açıklamasının karşılığı, piyasaya boyun eğmemiz ve onun bize dağıttığı paya itiraz etmeye kalkışmaktan sakınmamız gerektiğiydi. Kölelik Yolu adlı eserinde, “geçmişte, insanların piyasanın gayrişahsi güçlerine boyun eğmesi, bu olmaksızın gelişemeyecek olan bir medeniyetin büyümesini mümkün kılmıştır” diye yazmıştır. 19. yüzyıl laissez-faire‘inin doğallaştırıcı mitlerinin açık bir eleştirisi olarak ortaya çıkan liberalizm, kısa süre sonra piyasa düzenini yeniden doğallaştırmaya ve piyasanın sonuçlarının kader olarak ele alınması gerektiğinde ısrar etmeye başlamıştı.

Piyasa dışı yaşam biçimlerinin imhası

Demokrasi ve özgürlükle birlikte, barış da, liberal ve neoliberal düşünürlerin sıklıkla piyasaya atfettikleri bir diğer temel değerdir. 1977 yılında yazdığı Tutkular ve Çıkarlar kitabında, Albert Hirschman, piyasanın yatıştırıcı etkilerine dair özgün bir argüman tespit etmiştir. En gelişmiş halini Baron de Montesquieu’nun çalışmalarında bulduğu bu tez; ticareti, tutkuları yatıştırmak için çıkarları harekete geçirerek toplumu sakinleştirebilecek bir “tatlılık, yumuşaklık, sükûnet ve nezaket” (douceur) kaynağı olarak tanımlıyordu. Hirschman’a göre, bu tez ancak Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları’nın ve sanayi devriminin toplumsal alt üst oluşunun ardından, piyasanın ahlak ve “medeniyeti” teşvik etmek bir yana, ahlaki erdemlerin altını oyduğu ve yaygın bir kuralsızlık, atomizasyon ve sınıf çatışması ürettiği yönündeki kaygılarla sarsılmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde, hiçbir gözlemcinin hala bu umut verici yatıştırıcı piyasa vizyonuna katılamayacağı sonucuna varmıştır.

Ticaretin yatıştırıcı rolüne ilişkin beyanlara rağmen, baskıcı piyasa entegrasyonu büyük bir şiddete ve piyasa dışı hayat biçimlerinin yok edilmesine yol açmaktaydı.

Hirschman’ın farkında olmadığı şey, kapitalizmin bu şekilde gerekçelendirilmesinin bir çeşidinin 20. yüzyılda neoliberal düşüncenin ne denli merkezinde yer aldığıydı. İki dünya savaşının meşum koşullarında neoliberalizm, rekabetçi piyasa aracılığıyla koordine edilen bir toplumun, kitle siyasetinin şiddet ve siyasi çatışmalarının yerini gönüllü, karşılıklı fayda sağlayan, uyumlu sosyal ilişkilerin alacağı iddiası üzerine kurulmuştur. İşte bu nedenle Hayek piyasayı “catallaxy” olarak tanımladı -Yunanca katallatein fiilinden türettiği bu terim hem mübadele etmek hem de düşmandan dosta dönüşmek anlamına geliyordu. Yine de neoliberaller, yatıştırıcı piyasa ilişkilerinin piyasaya yönelik her türlü meydan okumanın şiddetle bastırılmasını gerektirdiği konusunda gayet netti. Ticaretin yatıştırıcı rolüne ilişkin olumlamalara rağmen, zora dayalı piyasa entegrasyonu büyük bir şiddete ve piyasa dışı yaşam biçimlerinin yok edilmesine yol açmaktaydı.

Baskı mekanizması olarak kapitalizm

Şimdiye kadar “piyasalar” ya da “piyasa” ile ilgilenmiş olsak da, günümüz piyasalarının çoğu kapitalist piyasalardır. Piyasa, kapitalizm altında, sadece mal ve hizmetlerin mübadele edildiği bir alan değildir; dünyadaki birçok insan için bir zorunluluk, hayatta kalma koşuludur. Kapitalist toplumlar piyasaları yalnızca kullanmakla kalmazlar; piyasalar tarafından düzenlenirler; bu da neyin üretileceği, kaynakların nasıl dağıtılacağı, kaç kişinin hangi koşullarda istihdam edileceği gibi kararların nihayetinde kârı maksimize etme ihtiyacı tarafından belirlendiği anlamına gelir. Piyasa için üretim kapitalizme özgü değildir, ancak kapitalizmde piyasa aktörleri, özgürlük ve bağımsızlıklarına dair neoliberal övgüleri yalanlarcasına, hayatta kalmak için piyasaya muhtaçtır.

Bu durum özellikle, insan ömrü ve insanın üretken kapasitesinin bir mal olarak satıldığı işgücü piyasaları için  geçerlidir. Karl Marx’ın belirttiği gibi, hayatta kalmak için emeğini satma ihtiyacı, ücretli işçiyi “çifte özgür” kılar; bir yandan feodalizmi simgeleyen bağımlılık ve sabitlikten kurtulurken, diğer yandan da emeğini piyasada satmaktan başka bir seçeneği kalmamasından kurtulur. Tarihçi Ellen Meiksins Wood’un da belirttiği gibi, kapitalist piyasa bir fırsattan çok bir baskı biçimidir. Marx’ın kendisi de işçilerin boyunduruk altına alınmasını güvence altına alan “ekonomik ilişkilerin sessiz baskısından” söz etmiştir. Bu baskı sadece tek tek işçileri etkilemekle kalmayıp, tüm piyasa katılımcılarını ve nihayetinde verimli üretim yapmak ve yatırım çekmek için rekabetçi bir mücadeleye girmek zorunda olan tüm ulusları -emek ve çevre koşulları zararına ve nihayetinde demokratik süreçlerin kapsamının ötesinde- etkilemektedir.

Yine, liberalizmin yarattığı bu türden bir baskının doğal hiçbir yanı yoktur; yasalarla düzenlenen ve cezalandırma gücüyle uygulanan tarihsel bir çitleme ve kamulaştırma sürecinin bir sonucudur. On yıllardır süren neoliberal yeniden yapılanmanın sonucu, eskiden ortak olan malları çitleyip özelleştirerek ve insanları barınmadan hastanelere kadar refah ve hayatta kalmanın piyasa dışı yollarından mahrum bırakarak bu tür bir piyasa bağımlılığını pekiştirmek olmuştur. Aynı zamanda, mevcut piyasa güçleri, işçilerin pazarlık gücünü destekleyen ya da kâra indirgenemeyecek amaçlar adına piyasaya müdahale eden kurumların (sendikalardan siyasi partilere kadar) zayıflatılmasıyla güçlendirilmiştir. Bu, Hayek’in rekabetçi bir piyasa toplumunda gerekli sübjektif uyum olarak gördüğü teslimiyeti aşılamak için gerekli olan şey olmuştur.

Demokratik katılımı, özgürlüğü ve barışı teşvik etmek bir yana, rekabetçi piyasanın toplumsal yaşamın düzenleyicisi olarak dayatılması, toplumun kendi kaderini tayin etme alanını daraltmış, hepimizi bireysel ve kolektif özgürlüğü sınırlayan bir soyut baskı biçimine maruz bırakmış ve yeni iç ve uluslararası çatışmalar yaratmıştır. Bir tür kader olarak piyasaya boyun eğmek, Greenspan’in ısrarla belirttiği gibi, “piyasa güçleri tarafından yönetilen” bir dünyanın gerçekliğidir.